Karanlık… Sessizliğin içinde, yalnızca bir çocuğun çığlığı yankılanıyordu.
"Yardım edin! Yardım edin!"
Kanlar içinde, duvara iplerle bağlanmış bir çocuk çaresizce haykırıyordu. Yüzü görünmüyordu; yaşını bile tahmin etmek zordu. Küçücük bedeni acının ağırlığı altında titriyordu. Her feryadı, karanlıkta kaybolup giderken, sanki yalnızca bir rüyanın kabus parçasıydı.
Derken, bir ses duyuldu:
"Akira… hadi kalk artık! Bak, kalkmazsan senin yemeğini de ben yerim!"
8 yaşındaki Akira Valen gözlerini yavaşça açtı. Gözlerini açtığında karşılaştığı manzara, kabusun gerçek olmadığını gösteriyordu: sıcak ışıkla dolu, müstakil ahşap bir evin içi. Bahçeye açılan büyük cam, sabah ışığını odasına taşıyordu.
Kapı açıldı ve içeri Mira girdi, yüzünde hafifçe gülümseyen ama gözlerinde uyanıklık parlayan ablası:
"Yoksa yine kabus mu gördün sen?"
Akira silkinerek cevap verdi:
"Eh… sanırım… hatırlamıyorum ama sanki bir çocuk gördüm."
Mira başını salladı, Akira'nın sol kolunu nazikçe tuttu:
"Hmm, şu ışıkları kapatmadan yatma diye kaç kere daha diyeceğim sana…"
"Ah! Acıdı… Abla, ne yapıyorsun ya?"
"Yok bir şey. Hadi gel, sofraya. Büyükanne ve büyükbaba seni bekliyor," dedi Mira ve Akira'yı sofraya yönlendirdi.
Akira, uykulu gözlerle kahvaltı masasına oturdu. Büyükanne sıcak bir sesle:
"Hoş geldin, Akiracığım," dedi.
Büyükbaba ise kaşlarını çatarak sordu:
"Neden bu kadar geç kaldın?"
Mira alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi:
"Bak, sen gelene kadar sofrada hiçbir şey kalmadı."
Akira, hafif mızmız bir şekilde karşılık verdi:
"Hoş buldum, nene. Hala uykum var, yeni kalktım. Ayrıca, eğer hiçbir şey kalmadıysa sen yedin değil mi?"
Mira:
"Bak sen ağzın iyi laf yapıyor ha… Ben senin ablanım, ona göre!"
Kahvaltı sırasında evin içi neşeyle doldu. Büyükbaba ve büyükanne sohbeti başlattı, Mira ve Akira aralarına karıştı. Sıcacık bir aile tablosuydu; gülüşler, şakalaşmalar ve küçük dokunuşlar, Akira'nın kalbindeki kabus izlerini biraz olsun hafifletti.
Kahvaltının ardından Akira bahçenin çitlerini açtı ve evden çıktı. Başkent Eldravon'a giden yol 25-30 dakika sürüyordu. Yürürken arkadaşıyla karşılaştı ve birlikte okula doğru yürümeye başladılar. Yol boyunca sohbet ettiler:
"Aa, okula gelmişiz, saat kaç acaba?" diye sordu Akira.
"Olamaz!! 15 dakika geç kalmışız," dedi arkadaşı.
"Neee!! Yine geç kaldım, koşalım!"
Sınıfa vardıklarında, Akira arkadaşının arkasına saklandı. Öğretmen onları fark etti:
"Akiraaaa!! Sen yine mi geç kaldın! Bu sefer ablana seni şikayet edeceğim. Her defasında geç kalmayı nasıl başarıyorsun?"
"Özür dilerim, hocam… Sanırım geç kalmak benim yeteneğim," dedi Akira, içtenlikle.
Sınıfta kısa bir gülüş kopsa da öğretmen durumu toparladı ve ders başladı. Konu, Velmorya krallığı ve insan enerjisi idi. Akira'nın enerjisizliği sınıfta dikkat çekiyordu ve birkaç kişi gülmeye başladı. Morali bozulmuştu, ama içten içe bir kararlılık filizleniyordu:
"Sonuçta ben KRAL olacağım!"
Ders sonrası, Akira arkadaşının yanında eve doğru yürüyordu. İç sesi endişeliydi:
"Ben neden sizin gibi enerji kullanamıyorum?"
Arkadaşı cesaret verici bir şekilde yanıtladı:
"Moralini bozma. Bazı insanlar çocukken kullanamaz ama büyüyünce kullanabilir."
Akira kararlıydı:
"Ben kral olacağım… Savaşların olmadığı bir dünya oluşturacağım!"
Okul çıkışı, Akira ve arkadaşı birlikte eve dönerken bir grup sarhoş adam tarafından durduruldular.
"Hey hey hey! Küçük çocuk, sen ne dedin az önce? Kral olacağım mı? Hah!"
Akira çekingen ama cesur bir şekilde, "Evet, ben kral olacağım!" dedi.
Adamlar gülerek, "Madem kral olacaksın, o zaman bizi yenmen gerek!" diye tehdit ettiler.
Arkadaşına saldırmaya başladılar. Akira korkudan hareket edemedi, sadece titreyerek izledi. Arkadaşı kanlar içinde yerdeydi. Akira'nın gözlerinden yaşlar boşandı.
"Hayır… dur! Ona bir şey yapmayın, lütfen…" Akira bağırdı. Ama sesini duyan olmadı.
Arkadaşını hastaneye taşırken, her adımında kalbi parçalanıyordu. Arkadaşının annesi kapıyı açtığında Akira tüm çaresizliğiyle ağladı.
"Özür dilerim… hiçbir şey yapamadım…"
Arkadaşının annesi önce bağırdı, sonra çocuğunu hastaneye götürdü. Akira, yağmurun altında evin kapısında bekledi. Mira geldi, Akira'yı kucakladı ve sakinleştirdi.
Akşam yemeğinde, Mira dışarı çıkmak için hazırlanıyordu. Akira gözlerinde yaşlarla, "Abla, nereye gidiyorsun?" diye sordu.
"Birkaç güç göremeyeceğiniz acil bir yere tatile gidiyorum… Yaklaşık bir hafta sonra döneceğim," dedi Mira, gözleri dolu.
"Bu kolyeyi sana emanet ediyorum. Sakın kaybetme ve açma," dedi Mira.
Akira onu izleyerek başını salladı: "Tamam… seni özleyeceğim."
Ertesi sabah, Akira okul için evden çıktı. Yolda, başkentte bir evin yandığını gördü. Merakını engelleyemedi ve yangının olduğu yere yöneldi. Kapıda askerler bekliyordu fakat onlar farketmeden içeri girebilmişti.
Akira, yangının ortasında donakalmış, gözlerini şaşkınlık ve korku arasında açıp kapıyordu. Dumanın arasından sızan alevlerin gölgesinde bir ceset fark etti. Başlangıçta tanıyamadı, sadece bir bedenin hareketsiz şekilde yerde yattığını gördü. Kalbi hızla çarpmaya başladı, nefesi düzensizdi.
Yaklaştıkça, o tanıdık kolyenin parıltısı gözüne çarptı. Ellerini titreyerek cesedin üzerine uzattı ve kolyeyi tanıdığında gözleri doldu.
"O… bu… bu sen misin?" diye fısıldadı, sesi titriyordu. Kalbi sanki göğsünden çıkacakmış gibi hızlı atıyordu. Cesedin yüzüne dokundu, parmakları ablasının saçlarına değdi. Gerçeklik aniden üzerine çöktü: Mira'ydı.
Akira dizlerinin üzerine çöktü, gözyaşları yanaklarından süzüldü, elleri titreyerek ablasının ellerini tuttu. "Abla… lütfen… lütfen bana bunu yapamazsın… Uyan… Ayağa kalk… lütfen…" diye yalvardı. Sesinde çaresizlik ve korku vardı, titreyen nefesiyle birlikte kelimeler neredeyse boğuk çıkıyordu.
Yavaş yavaş, aklındaki tüm güzel anlar gözlerinin önünden geçti: birlikte gülüştükleri sabah kahvaltıları, bahçede oynadıkları oyunlar, ablasının ona öğütleri ve koruması… Hepsi birden gözlerinde canlandı, ardından sanki tüm umutlarıyla birlikte paramparça oldu.
Akira bir süre sadece sessizce, ablasının cansız bedenine sarılı şekilde orada kaldı. İçinde tarifsiz bir boşluk, derin bir acı ve kaybolmuşluk hissi vardı. Dünyası sanki sessizleşmişti; kalbinin attığı her ritim, acıyı biraz daha keskinleştiriyordu.
"Abla… ben… ben buradayım… seni bırakmayacağım… ama lütfen bana bir işaret ver… uyan… nolur…"
Askerler onu ayırmaya çalıştığında, Akira direnmeye çalıştı, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatarak bağırdı: "Bırakın! Bırakın! Ona dokunmayın, onu benden almayın!" Ama güçsüzdü, çaresizdi. Mira'nın cansız bedeni tabuta konulurken Akira, sanki dünyadaki tüm renkler solmuş, sadece siyah bir boşluk kalmış gibi hissetti.