Fırtınanın dindiği, ancak gökyüzünün hâlâ kurşun gibi ağır olduğu bir sabahtı.
Elina, John'un getirdiği koyu renkli, ağır bir pelerini omuzlarına geçirdi. Victoria'nın altın sarısı gözlerini ve güneş gibi kızıl saçlarını gizlemek için pelerinin kapüşonunu derinlemesine çekti.
"Sadece uzaktan bakacağım John," dedi Elina, sesi titreyerek.
"Sadece yaşadığını görmem lazım."
Sarayın devasa demir kapılarının önü, her zamanki gibi kalabalıktı. Elina, gölgelerin arasına sinerek kapının yanındaki mermer sütuna yaslandı. Ve tam o anda, kalbini yerinden sökecekmiş gibi hissettiren o figürü gördü.
Rena, on yedi yaşının tüm tazeliğiyle ama omuzlarında taşınamayacak kadar ağır bir kederle oradaydı. Gece kadar siyah saçları rüzgarda uçuşuyor, Elina'dan miras kalan o derin mavi gözleri, sarayın soğuk taşlarına her bakışında bir cevap arıyordu.
Saçının yanına, ablasının en sevdiği çiçek olan kırmızı bir gül iliştirmişti. Göğsüne ise sanki dünyadaki tek dayanağıymış gibi bir kitabı bastırıyordu; Elina'nın ona son doğum gününde aldığı, sayfaları parmak izleriyle aşınmış o kitabı...
Bir muhafız, Rena'yı sertçe iterek bağırdı:
"Git buradan çocuk! Sana söyledik, o gece o sokaktan kimse sağ çıkmadı. Ablan kayıp, yani öldü! Git ve yasını evinde tut!"
Rena yere kapaklandı ama kitabı bırakmadı.
Tozlanan kapağı eliyle silerken, gözlerinden süzülen yaşlar kitaba damladı. Ayağa kalktı, o küçük bedeninden beklenmeyecek bir cesaretle muhafızın gözlerinin içine baktı:
"O ölmedi!" dedi sesi titreyerek ama kararlılıkla.
"Eğer ölseydi hissederdim. Elina bana söz vermişti, eve döneceğine söz vermişti. Onu bulana kadar, ya da o beni bulana kadar hiçbir yere gitmiyorum!"
Sütunun arkasında saklanan Elina, hıçkırığını bastırmak için elini ağzına kapadı. Victoria'nın bedeni, Elina'nın ruhundaki bu devasa acıyla sarsılıyordu.
Bir adım atıp ona sarılmak
"Buradayım Rena, bak, başka bir bedende de olsa yanındayım!" diye haykırmak istiyordu.
Ama yapamazdı. Bir melek/ruh bekçisi olarak kuralları biliyordu. Eğer şu an bu kimlikle ortaya çıkarsa, imparator Rena'yı bir saniyede yok ederdi.
Tam o sırada Rena, sanki bir şey hissetmiş gibi başını Elina'nın saklandığı sütuna doğru çevirdi. Mavi gözleri, pelerinin karanlığı içindeki altın gözlerle kısa bir an kesişti.
Rena duraksadı, kalbi hızla çarptı. O yabancı kadının bakışlarında, sadece ablasında gördüğü o şefkati hissetmişti.
Rena bir adım öne çıktı:
"Abla?.." diye fısıldadı sessizce.
Elina panikle arkasını döndü ve kalabalığa karıştı. Arkasından Rena'nın "Bekle! Lütfen dur!" diye haykırışlarını duyabiliyordu.
Kuytu bir sokağa girdiğinde John onu bekliyordu. Elina'nın yüzü gözyaşları içindeydi.
"Ona bakamıyorum John," dedi nefes nefese.
"Ona bakmak, ölmüş olmaktan daha çok acıtıyor. Ama o kitabı hala tutuyor... Benim verdiğim o kitabı."
John, Elina'nın omzuna elini koydu. "Cesur bir kız. Tıpkı senin gibi. Ama dikkat et Elina, o muhafızlar Rena'nın bu inadından sıkılmaya başladı. Eğer onu oradan uzaklaştırmazsak, imparatorun dikkatini çekecek."
