Meşalelerin titrek alevi, asırlık ağaçların gövdelerinde devasa gölgeler yaratarak ormanın derinliklerinde adeta bir hayalet dansı başlatıyordu.
Sör John Pepys, kulaklarında çınlayan o sarsıcı hakikatin ağırlığıyla kılıcını ağır ağır kınına bıraktı. Zihnindeki karmaşa, sadakatini bir kâğıt gibi yırtıp atmıştı.
Muhafızlarını aksi yöne göndererek, vicdanının sesini takip etti ve Elina ile Rayan'ın izine düştü.
Kulübenin önünde, acının ve çaresizliğin kucağında diz çökmüş Elina'yı gördüğünde; karşısındaki kişi artık sadece sürgün edilmiş bir prenses değil, çocuklarının hayatını borçlu olduğu o eşsiz merhametin timsaliydi.
Kendisi bir şövalye olmamasına rağmen neden prensesin peşinden onu takip ettmişti ki? Bu tuhaf olaylar arasından emin olduğu tek şey prenses Victorianın sadece iyleştirme gücüne sahip olduğuydu peki karşısındaki bu kişi kimdi?
Bu sorunun cevabını öğrenmenin tek yolunun onların tarafına geçmek olduğunu bilecek kadar zeki bir adamdı.
İmparator prensesin öldüğünü ilan ettikten sonra bir zombi gibi yeniden dirilmesin ardındaki ,gerçeği öğrenmenin getireceklerini düşününce dudaklarını istemsiz bir şekilde yukarı kıvırdı.
Bu dehşet verici durum, aslında eline geçen en büyük kozdu. Ölülerin dünyasından dönen bir prenses, ya tanrıların bir lütfuydu ya da düşmanlarını korkudan titretecek bir silahtı. Sırrı saklamak değil, onu doğru bir kılıf uydurarak servis etmek gerekiyordu; bedeli ne kadar kanlı olursa olsun.
John, zırhının metalik seslerini bastırmaya çalışarak ağır adımlarla yaklaştı ve Rayan'ın önünde, bir zamanlar imparatorun önünde çöktüğünden daha derin bir hürmetle diz çöktü. Sesi, geçmişin pişmanlığıyla titriyordu:
"Beni affedin leydim... Gözlerim; hırsın ve o bitmek bilmeyen görev bilincinin isiyle kör olmuştu, gerçeği göremedim. Arabella'nın ruhuna böylesine dokunmuş, onun vasiyetini bir mühür gibi kalbinde taşıyan birinin kötü bir niyet beslemesi mümkün değilmiş; geç de olsa anladım.
Evet, buradayım; ama artık ne bir rütbe ne de bir unvan için... Sadece sizin ve evlatlarımın geleceği için canımı ortaya koymaya geldim. Burası artık size yuva değil, bir tuzak. İmparatorun nefesini her an ensemizde hissediyorum; gözleri üzerinizde ve attığınız her adımı biliyor. Sizi, onun avucunun içi gibi bildiği bu topraklardan, henüz vakit varken çıkarmalıyım."
Elina, buğulu gözlerle John'un yüzündeki samimiyeti aradı. Sesi şimdi daha kararlıydı:
"Sizi haritaların unuttuğu, zamanın uğramadığı bir yere götüreceğim. Rahmetli eşimin ailesinden kalan, ormanın en kuytu sinesine gizlenmiş bir malikane var. Orası Rayan'ın yaralarını saracağı, kaderin yeniden yazılacağı sığınağımız olacak."
Elina'nın gözlerindeki o buğulu bakış, John'un diz çöküşüyle birlikte yerini keskin bir şüpheye ve buz gibi bir mesafeye bıraktı. Elini gayriihtiyari Rayan'ın omzuna koydu, onu korumak istercesine kendine doğru çekti. John'un her kelimesi havada asılı kalıyor, Elina'nın zihninde birer kurtarıcı değil, potansiyel birer hançer gibi yankılanıyordu.
Elina, bir süre sessiz kaldı. Ormanın uğultusu ve meşalelerin çıtırtısı bu sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Sonunda, sesi bir kılıç kadar soğuk ve titremekten uzak bir tonda yükseldi:
"Affetmek mi, Sör John? Sizce bir 'pardon' kelimesi, peşimize taktığınız o tazıların korkusunu silmeye yeter mi? Daha birkaç saat önce imparatorun sadık bir gölgesiydiniz. Şimdi ise karşımda diz çökmüş, kaderden ve vefadan bahsediyorsunuz."
Hafifçe öne eğildi, gözlerini John'un gözlerine dikti:
"Bana dürüst olun. Sizi buraya getiren şey merhamet mi, yoksa imparatorun öldüğünü sandığı bir kadının mezardan dönmesinin yarattığı o tehlikeli cazibe mi? Sizin gibi zeki adamlar, ölülerin dünyasından dönen bir prensesin ne kadar büyük bir 'koz' olduğunu bilirler. Bana yardım mı etmek istiyorsunuz, yoksa yeni efendinizin ben olmama mı karar verdiniz?"
John tam ağzını açacakken, Elina elini kaldırarak onu susturdu. Bakışlarını Rayan'a çevirdi; çocuk bitkin düşmüştü ve yüzü, yaklaşan soğuğun etkisiyle soluklaşmaya başlamıştı.
"Size güvenmiyorum John Pepys. Bir şövalye yeminini bu kadar kolay bozabiliyorsa, bir sonrakini bozması sadece rüzgarın yön değiştirmesine bakar. Ama..."
Duraksadı, boğazındaki düğümü yuttu.
"Rayan'ın daha fazla koşacak gücü kalmadı. Bu orman bizi yutmadan önce bir çatıya ihtiyacımız var. Eğer bizi o bahsettiğiniz malikaneye götürürseniz, bu size inanmamı sağlamaz; sadece size yaşamanız için bir sebep verir.
Şunu iyi bilin ki: Eğer bu bir tuzaksa ve bizi imparatorun cellatlarına teslim edecekseniz, ölmeden önce göreceğiniz son şey, iyileştirme gücüm değil, sizi bu dünyadan silecek olan o karanlık uyanışım olur."
John, başını eğerek bu tehdidi kabul etti.
Artık iplerin kendi elinde olmadığını biliyordu.
"Tehdidiniz, bir onur sözünden daha kıymetli leydim. Güvensizliğiniz en büyük kalkanınız olsun. Şimdi, lütfen... Zaman bizim aleyhimize işliyor."
Rayan, Elina'nın elini bırakmadan, zorlukla doğrulmaya çalıştı. Rengi solmuştu ama bakışları bir hükümdarınkinden daha heybetliydi.
Rayan, kesik kesik nefes alarak konuştu:
"Benim kim olduğumu biliyorsun, değil mi Sör John? İmparatorun 'leke' dediği, saray duvarlarını yıkan veliaht prensim. Karım... Victoria, senin o kutsal görev bildiğin emirler yüzünden her gün biraz daha soldu. Şimdi karşıma geçmiş, 'evlatlarım' diyerek onun merhametine sığınıyorsun. Bizim için bir gelecek vaat ediyorsun ama biz zaten geleceğimizi senin efendinin ayakları altında bıraktık."
Elina, Rayan'ın titreyen omuzlarına destek oldu. John'a bakarken gözlerinde artık sadece hüzün değil, eşini koruyan bir kadının yıkılmaz iradesi vardı:
"Sör John, Rayan benim sadece eşim değil, bu dünyada tutunduğum tek gerçek. İmparator onu öldürmeni emretmişti, beni ise bir kafese geri götürmeni... Şimdi bizi kendi ailemizin mülküne götürmeyi teklif ediyorsun.Rayan'ın canı benim canımdır.
Eğer yolda ona bir şey olursa, ya da bizi o malikanede bir tuzağa çekerseniz, sadece bir prensesi değil, ölülerin arasından dönmüş bir gazabı uyandırırsınız."
John, bu sahne karşısında sarsıldı.
Karşısındaki adam, imparatorun anlattığı o "sözde veliaht prens" değildi; bir kadının her şeyi terk etmesine değecek kadar onurlu duruyordu. John, kılıcını tamamen yere bıraktı ve ellerini toprağa dayadı:
"Rayan... Victoria'nın neden seni seçtiğini şimdi anlıyorum. İmparatorun sarayında binlerce şövalye var ama hiçbiri bir kadına senin baktığın gibi bakmıyor.
Ben sadece bir maliye bakanıydım, emirlerin kölesiydim. Eğer sizi o malikaneye ulaştıramazsam, bu ormanda ilk ölen ben olacağım. "
Saatler süren, sessizliğin ve korkunun eşlik ettiği yolculuğun sonunda; sarmaşıkların birer koruyucu gibi sarmaladığı, dev çınar ağaçlarının gölgesinde kaybolmuş, taştan bir zarafet yükseldi. Bu malikane, John'un anılarıyla örülü, dünyanın gürültüsünden koparılmış hüzünlü bir vaha gibiydi.
Elina, Rayan'ı yumuşak bir yatağa yatırdıktan sonra, sanki bıraksa uçup gidecek bir mucizeye dokunur gibi gencin eline sarıldı.
Aren, yorgunluktan ağırlaşmış kırmızı saçlarını geriye iterek siyah gözlerini Elina'ya dikti. Sesi, yılların yükünü taşırcasına boğuktu:
"Onu kurtardın Victoria," dedi.
"On yedi yıl sonra ilk kez, göğsünün gerçekten huzurla inip kalktığını gördüm."
Elina, Rayan'ın o hüzünlü, asaletini uykusunda bile kaybetmeyen çehresine bakarken hıçkırıklarına engel olamadı.
Genç prensin elini kalbine bastırarak fısıldadı:
"Özür dilerim Rayan... Seni bu karanlık dehlizlerde yapayalnız bıraktığım için beni affet. Ama bak, artık buradayım. John'un sadakati, Aren'in gücü yanımızda... Sana yemin olsun ki; seni her ne pahasına olursa olsun koruyacağım. Bir daha hiçbir el senin ışığını söndüremeyecek."
Gece yarısı, malikanenin taş duvarlarını döven fırtına kükrerken, bu sessiz sığınak sadece bir saklanma yeri olmaktan çıktı.
Artık burası, imparatorluğun görkemli sütunlarını yıkacak olan o büyük fırtınanın, intikamın ve adaletin planlandığı bir kaleye dönüşüyordu.
