Annem yavaşça yanıma geldi. Gözleri önce zarfın üzerindeki mühürde takıldı, sonra yüzüme kaydı. O an yüzündeki ifadeyi ilk defa bu kadar net gördüm.
Korkuyordu.
Ama bu korku… benim için değildi sadece.
"Göster bana," dedi sessizce.
Kağıdı ona uzattım. Okudukça yüzü gerildi. Dudakları ince bir çizgi haline geldi. Son satıra geldiğinde parmakları hafifçe titredi.
"Bu…" diye fısıldadı, "bu bir Luna akademisi değil."
Kaşlarımı çattım.
"Ne farkı var?"
Gözlerini kağıttan ayırmadan konuştu:
"Luna akademileri… dişi kurtlar içindir. Daha… güvenli, daha kontrollü yerlerdir." Başını yavaşça kaldırdı, gözleri bu sefer doğrudan bana kilitlendi. "Ama bu… Alfa kampüsü."
O kelimeyi söylerken sesi biraz daha düştü.
Alfa.
İçimde bir şey yine o tanıdık şekilde kıpırdadı.
"Yani?" dedim, sabrım tükenmeye başlarken. "Orası ne demek?"
Annem derin bir nefes aldı.
"Orası… liderlerin yetiştirildiği yer. Güçlülerin. Kontrol edilemeyenlerin. Erkeklerin."
Son kelimeyi özellikle vurguladı.
Bir an sustum.
"Erkeklerin mi?"
"Evet."
O an… içimde bir şeyin keskin bir şekilde doğrulduğunu hissettim. Sanki görünmeyen bir tarafım başını kaldırmış, bu duruma itiraz ediyordu.
"Benim orada ne işim var?" dedim.
Annem cevap vermedi.
Bu… cevabın hoşuma gitmeyeceğini gösteriyordu.
"Anne."
Sessizlik.
"Benim orada ne işim var?" diye tekrar ettim, bu sefer daha sert.
Gözlerini kapattı. Bir saniyeliğine. Sonra açtı.
"Seni çağırıyorlarsa," dedi yavaşça, "bir sebebi vardır."
"Bu bir cevap değil."
"Bu… verebileceğim tek cevap."
İçimdeki öfke yükseldi ama bu sefer farklıydı. Çünkü onun bilip de söylemediği bir şey olduğunu artık çok net hissediyordum.
Ama daha fazla zorlamadım.
Çünkü bir şeyi anlamıştım.
Bu zarf… sadece bir davet değildi.
Bir seçim de değildi. Benim zorunluluğumdu.
Ve ben, çoktan içine çekilmeye başlamıştım.
Geceyi neredeyse hiç uyumadan geçirdim.
Tavana bakarken zihnim susmuyordu. Alfa kampüsü… kurt adamlar… babam… ve o tuhaf his. İçimde büyüyen, adını koyamadığım bir şey.
Bazen kalbim hızlanıyor, damarlarımda bir sıcaklık dolaşıyordu. Sanki vücudum bir şeye hazırlanıyordu.
Sabah olduğunda yorgun değildim.
Garip bir şekilde hazırdım.
Annem beni istasyona kadar bıraktı. Yol boyunca fazla konuşmadık. Ama sessizlik boş değildi. Söylenmeyen şeylerle doluydu.
Tren istasyonuna vardığımızda hava keskin bir soğukla doluydu. İnsanlar telaşla hareket ediyor, bavullar sürükleniyor, anonslar yankılanıyordu. Ama ben hiçbirine ait hissetmiyordum.
Sanki bu kalabalığın ortasında bile yalnızdım.
Annem bana döndü.
"Elimden geldiğince seni korumaya çalıştım," dedi. "Ama bundan sonrası…"
"Bana ait," dedim.
Başını salladı. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. O hiçbir zaman zayıf görünmezdi.
"Dikkatli ol, Diana."
Bir an duraksadım, sonra ona sarıldım.
Bu kısa bir sarılmaydı ama… ağırdı.
"Olurum, sen de ol." dedim.
Ama ikimiz de bunun ne kadar mümkün olduğunu bilmiyorduk.
Trene bindiğimde cam kenarına oturdum. Zarf çantamdaydı. Sanki beni izliyordu.
Tren hareket ettiğinde şehir yavaş yavaş geride kaldı. Binalar küçüldü, sokaklar kayboldu. Yerini boş arazilere, ormanlara bıraktı.
Ve ben, içimde bir şeyin daha da belirginleştiğini hissettim.
Ormana yaklaştıkça nefesim değişti. Daha derin, daha keskin.
Kokular…
Başımı hafifçe kaldırdım.
Evet.
Kokuları daha net alıyordum.
Toprak. Nem. Ağaç kabuğu.
Kalbim hızlandı.
"Bu normal değil," diye fısıldadım kendi kendime.
Ama bir yanım, evet, normal. Diyordu.
Saatler geçti. Güneş yavaşça kayboldu. Gökyüzü koyulaştı. Ama ben yorgun hissetmiyordum. Aksine daha canlıydım.
Sanki gece bana iyi geliyordu.
Tren sonunda durduğunda, önümde küçük ve ıssız bir istasyon vardı. Ne kalabalık vardı ne de şehir ışıkları.
Sadece sessizlik.
Aşağı indim.
Ve o an…
Havayı içime çektim.
Bir şey değişti. Keskin, yoğun ve güçlü bir koku.
Ve yalnız değildi.
Birden fazla.
Kalbim hızlandı, başımı kaldırdım.
İstasyonun biraz ilerisinde… karanlığın içinde yükselen devasa bir yapı vardı.
Taş duvarlar, yüksek kuleler ve etrafını saran orman.
Orası kampüstü.
Ve o an… içimdeki o şey tamamen uyandı.
Çünkü ben onları hissedebiliyordum.
İnsan olmayan farklı varlıklar, farklı güçler. Ve sanırım, onlar da beni hissediyordu.
