Ficool

İLYARA: KAYIP HİS (TÜRKÇE)

Meibye
14
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 14 chs / week.
--
NOT RATINGS
630
Views
Synopsis
Bazı duygular asla hissedilmemelidir... İlyara, kendisine ait olmayan bir dünyada uyanır. Geceleri canavarların dolaştığı, tuhaf güçlerin korkuyla anıldığı karanlık bir diyar… Ama bu dünyadaki en korkunç şey belki de canavarlar değildir. Belki de odur. İlyara nereye giderse gitsin, duygular değişmeye başlar. Korku büyür. Öfke ateş gibi yayılır. Ve bazen… insanlar kontrolünü kaybeder. Çünkü İlyara istemeden insanların duygularını etkileyebilen bir güce sahiptir. İlyara bu gücü hiç istemedi. Hatta onu hâlâ tam olarak anlamıyor. Ama içinde uyuyan şey yavaş yavaş uyanıyor. Ve o şey… korktuğu canavarlardan çok daha tehlikeli olabilir. Güç, korku ve insan duygularının karanlık doğası üzerine bir dark fantasy hikâyesi. Yeni bölümler düzenli olarak yayınlanmaktadır. This story is written in Turkish. English version is also available.
VIEW MORE

Chapter 1 - 1.Bölüm: Göğün Yarılıdığı Gece

Güm.

Kulübenin duvarları sarsıldı; çürümüş tahtalar gıcırdayarak yerinden oynadı. Onu koruyan bariyerin yüzeyinde ince çatlaklar belirdi.

Mavi bir parıltı ağaçların arasından süzüldü. Gökyüzüne doğru yükselirken kulübe bir anlığına görünür hâle geldi. Işığın ardından kuşlar panikle havalandı.

İçeride genç bir kadın sancıyla kıvranıyordu.

Çarşafı avucuna doladı, sertçe sıktı. Ter saç diplerinden süzülüyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Çığlık atmamak için küçük tahta çubuğu dişlerinin arasına sıkıştırdı.

Parmakları kumaşa kilitlendiğinde, yanındaki şifacı çarşafı elinden nazikçe çekip elini tuttu.

"Az daha dayan," diye fısıldadı. "Az kaldı."

Uzun boylu adam odanın içinde volta atıyordu. Küfürleri kısa ve sertti; yumrukları açılıp kapanıyordu. Bir an durdu ve eşine baktı.

Yüzü ter içindeydi. Çarşafın beyazı parmaklarının arasında buruşmuştu. O an göğsünün içinde garip bir ağırlık hissetti. Az sonra baba olacaktı.

Ama şimdi yapabildiği tek şey beklemekti.

Çenesi gerildi. Ellerini yumruk yaptı. İçinden, kimseye duymadığı bir söz geçti: Ne olursa olsun onu koruyacaktı.

Güm.

 

Patlama kulübeyi sarstı. Tavandan ince bir toz tabakası döküldü; bariyerin yüzeyindeki çatlak biraz daha genişledi.

Adam durdu. Eşine döndü.

"Çok yaklaştılar."

Kadın gözlerini ondan ayırmadı. Telaş yoktu bakışında.

Karnı bir kez daha kasıldı. Bedeni gerildi. Tahta çubuk dişlerinin arasından kayıp yere düştü. Çığlığı kulübeyi doldurdu.

Şifacının sesi, tahtaların gıcırtısına karıştı.

Sonra başka bir ses yükseldi.

İnce. Titrek.

Bebek ağladı.

Adam olduğu yerde kaldı.

Ardından eşinin yanına gitti. Eğildi, alnına dudaklarını değdirdi. Parmakları onun elini buldu ve sıkıca kavradı.

Şifacı bebeği dikkatle kundakladı, annenin kollarına verdi.

Kadın başını eğdi. Bebeğin kokusunu içine çekti; o sıcak, yeni ve tanıdık olmayan kokuyu. Parmakları hâlâ titriyordu ama yanağına dokunduğunda titreme yavaşladı.

Kulübenin içindeki gürültü bir anlığına uzaklaştı.

Dışarıdaki patlamalar, tahtaların gıcırtısı, fısıltılar… hepsi geride kaldı.

Sadece onun nefesi vardı. Bir de bebeğin.

Kapı bir anda savrularak açıldı; soğuk hava içeri doldu.

Eşikte bir adam belirdi. Nefesi parçalıydı, gri zırhı kana bulanmıştı. Kılıcının ucu tahta zemini çizerek ilerledi.

"Taren…" dedi baba, sesi boğuklaştı.

Savaşçı kılıcına yaslanarak diz çöktü. "Çok yaklaştılar," dedi soluk soluğa. "Artık onu götürmeliyiz."

Anne son kez bebeğine baktı. Başını eğip kokusunu içine çekti. Sonra şifacıya döndü.

"Zamanı geldi," dedi. Sesi sakindi.

Şifacı küçük bir kâğıt ve kalem uzattı. Anne bebeği yatağa bıraktı, birkaç kelime yazdı. Kâğıdı katladı, kundağın içine yerleştirdi.

Bebeği yeniden kucağına aldı. Alnına dudaklarını değdirdi.

Sonra Taren'e uzattı.

"Onu Ana Kök'e götür," dedi anne.

Taren başıyla onayladı. Ellerini kaldırdı, kundağı dikkatle kavradı.

Zırhından sızan kanın beyaz kumaşa değdiğini o an fark etti. Kaşları çatıldı. Serbest eliyle kundağın kenarına bulaşan kanı silmeye çalıştı.

Kırmızı leke yayılmadı ama kaybolmadı da. Beyazın üzerinde soluk bir iz kaldı.

Bir an için bebeğe baktı.

Tutuşunu biraz daha sıkılaştırdı.

Taren kapıya kadar yürüdü. Bir an eşiğin üzerinde durdu, ardından dışarı çıktı.

Kapı arkasından kapanırken kulübenin içinden bir ağlama sesi yükseldi.

---

 

Karanlık ormanın içine çökmüştü. Ağaçların gövdeleri birbirine karışıyor, yol neredeyse kayboluyordu.

Taren ilerledi. Durmadı. Dallar yüzüne çarptı, omuzlarına sürtündü. Ayağı birkaç kez dışarı taşmış köklere takıldı. Şifacının kapattığı yaralar yeniden sızlamaya başladı. Aldırmadı. Bebeği daha sıkı kavradı.

Ormanın derinlerine indikçe kökler sıklaştı; toprağın altından çıkıp önünü keser gibi yükseliyorlardı.

Tam o sırada hava değişti.

Sessizlik ağırlaştı.

Bir anda boğazı daraldı; sanki görünmeyen bir el içerden tutup sıkmıştı. Nefes almaya çalıştı ama hava göğsüne kadar geliyor, orada takılıp kalıyordu. Ciğerleri genişliyor, göğsü yükseliyor ama içine dolması gereken o serinlik bir türlü ulaşmıyordu.

Sesler yavaş yavaş uzaklaştı. Ormanın uğultusu boğuklaştı, ağaçların hatları silikleşti. Dünya bir adım geri çekilmiş gibiydi.

Dizlerinin üzerine çöktüğünü fark ettiğinde artık kontrol onda değildi. Ağzı açık kalmıştı; göğsü panikle inip kalkıyordu. Serbest eli zırhının kayışlarına gitti, parmakları telaşla çekiştirdi. Nefes alabilmek için bir yer açmaya çalışıyormuş gibi. Diğer koluyla bebeği daha sıkı sardı; bilinçsizce, koruma içgüdüsüyle.

Gözleri yanmaya, görüşü kararmaya başladı. Işık daralıyor, dünya dar bir çemberin içine sıkışıyordu.

Bir damla yaş yanaklarından süzülüp kundağa düştü.

Bebek irkildi. Küçük eli havada arandı ve Taren'in yüzüne dokundu.

Minik parmaklar yanağında kıpırdadı.

Taren'in bakışları bulanıklığın içinden aşağı kaydı. Bebek ona bakıyordu; dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım vardı.

Göğsünü ezen baskı gevşedi.

Taren yeniden nefes almaya çalıştı.

Bu kez hava içeri girdi.

Yavaşça.

Göğsü genişledi. Ardından keskin bir yanma yayıldı; birkaç soluk sonra o yanma serinliğe dönüştü.

Ormanın sesleri geri geldi. Rüzgârın uğultusu, dalların sürtünmesi… Hepsi yeniden yerini buldu.

Dizlerindeki titreme durdu. Kundağı kavrayan eli sağlamlaştı.

Taren bebeğe baktı.

Dudaklarının kenarı neredeyse fark edilmeyecek kadar kıpırdadı.

Başını kaldırdığında durdu.

Ormanın ortasında devasa bir ağaç yükseliyordu. Gövdesi o kadar genişti ki birkaç insan el ele verse çevresini saramazdı. Ama onu asıl ağır kılan büyüklüğü değil, üzerindeki izlerdi.

Kabukları parçalanmıştı. Derin oyuklar gövdesini delmiş, siyaha dönmüş yüzeyi yer yer kömür gibi çatlamıştı. Sanki yıllar boyunca aynı noktaya vurulmuş, her darbe yerini bırakmıştı.

Çatlakların arasından hafif bir is kokusu yükseliyordu.

Ormanın dört bir yanından gelen kökler toprağın altından sürünerek bu gövdeye ulaşıyor, burada birleşiyordu. İnce, kalın, kıvrımlı… hepsi aynı noktaya bağlanmıştı.

Taren etrafına baktı. Yol boyunca ayağına takılan kökler gözünün önüne geldi.

Artık emindi.

Bu Ana Kök'tü.

Taren yavaşça ağacın önünde diz çöktü. Bebeği gövdeye yaklaştırdı.

Hiçbir şey olmadı.

Bebek huzursuzca kıpırdandı. Küçük eli yaşlı ağacın sert, yanık kabuğuna değdi.

O anda rüzgâr kesildi. Az önce dalları titreten akış bir anda sustu. Solgun yapraklar hareketsiz kaldı. Orman nefesini tuttu.

Ağacın gövdesindeki çatlaklar hafifçe parladı. İnce bir ışık çizgisi gibi başladı; sonra çatlakların içinde ilerledi. Yanık yüzey içten içe aydınlandı.

Bebeğin elinin altında sert kabuk yumuşadı. Kömürleşmiş doku esnedi. Altından sıcak, altın bir ışıltı sızdı.

Işık büyüdü. Çatlaklardan taşarak gövdeyi sardı, ardından yavaşça bebeğe ulaştı. Parıltı göz kamaştırmıyordu; sıcak ve sakindi.

Taren'in yüzünde acı bir tebessüm belirdi.

"Yaşa…" diye fısıldadı.

Ağacın gövdesinden yükselen sıcak ışık bir an daha bebeği sardı.

Sonra içeri çekildi.

Kısa bir sessizlik oldu.

Kabuk ağır ağır kapandı. Çatlaklar karardı; kömür rengi yüzey yeniden sertleşti. Işık söndü. Ağaç yine yaralı ve karanlıktı.

Rüzgâr geri döndü. Dallar kıpırdadı. Az önce donmuş duran yapraklar yeniden hışırdadı.

Taren bir süre kıpırdamadı.

Sonra ellerine baktı. Avuçları boştu. Parmakları bir an kapanıp açıldı.

Zırhının iç cebinden küçük bir şişe çıkardı. Mavimsi sıvı ay ışığında donuk parladı.

Mantarını dişleriyle çekip çıkardı. Tükürdü.

Şişeyi tek yudumda içti.

Boş cam elinden kaydı ve yere değmeden kayboldu.

Taren'in yüzündeki ifade silindi.

Ayağa kalktı.

Karşısında yaşlı bir ağaç vardı.

Elini kabuğa sürdü. Sertti. Soğuktu.

Kaşları hafifçe çatıldı.

Uzaktan gelen savaş sesleri rüzgârla birlikte ulaştı.

Arkasını döndü.

Yürüdü.

---

Kara bulutlar gökyüzünü kaplamış, boğucu nem havaya çökmüştü. Yağmur başlamadan önce alabildiği kadar kuru odun toplamaya çalışıyordu.

Dalların arasından bir ağlama sesi yükseldi.

Kadın durdu. Dinledi.

Bir bebekti.

Ormanın içinde. Tek başına.

Sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Yaşlı bir ağacın dibinde kundağa sarılmış bir bebek buldu. Kumaşın üzerinde koyu kırmızı lekeler vardı.

Diz çöktü. Bebeğin bedenini yokladı. Yaralanmamıştı.

Onu kucağına alırken yerde buruşmuş bir kâğıt parçası fark etti. Kundağın arasından düşmüş olmalıydı; üzerinde aynı lekeden izler vardı.

Kâğıdı açtı.

Tek bir kelime yazılıydı.

İlyara.