Ficool

Chapter 27 - Ruhun Eve Dönüşü

Güneş, John Pepys'in malikanesinin geniş pencerelerinden süzülürken, bahçedeki asırlık çınar ağaçlarının gölgeleri taş yola vuruyordu. Bu ev, Elina için sadece taştan ve tahtadan bir yapı değildi; her köşesinde bir çocuğun uykudan önceki fısıltısı, her merdiven basamağında ise yorgun ama huzurlu adımlarının izi vardı.

Ancak bu kez kapıya gelen kişi, eski yamalı elbisesiyle yorgun bir dadı değil; omuzlarında Victoria'nın altın işlemeli, ağır imparatorluk peleriniyle bir güç sembolüydü.

Kapı tokmağının sesi yankılandığında içeride bir sessizlik oldu. Kapı ağır ağır aralandı. Elina'nın karşısında, o kaybolduğundan beri gözlerinin altı çökmüş, çocuksu neşesi yerini erken gelen bir olgunluğa bırakmış olan Beatrice duruyordu.

Beatrice, karşısındaki görkemli kadına bakarken dudakları titredi.

"Majesteleri? Bu... bu ne büyük bir onur,"

diye feledi Beatrice, tam reverans yapmaya hazırlanırken Elina'nın gözleriyle karşılaştı. O bakışlarda yabancı bir kraliçenin mesafesi yoktu; o bakışlarda saklanan şey, Beatrice'in ağladığı gecelerde saçlarını okşayan elin sıcaklığıydı.

O sırada içeriden bir gürültü koptu.

"Kim gelmiş? İmparatoriçe mi?"

diye bağırarak merdivenlerden aşağı yuvarlanırcasına inen Roger ve küçük Henry, Beatrice'in arkasında donup kaldılar. Elina, Victoria'nın narin dizlerinin üzerine, o tozlu mermer zemine hiç düşünmeden çöktü. Pelerini etrafına altın bir gölet gibi yayıldı. Kollarını iki yana açtı.

"Henry... Roger... Beatrice..." dedi sesi titreyerek.

"Ben geldim."

Çocuklar şaşkınlık içindeydi. Karşılarındaki kadın kayıp dadılarına hiç benzemiyordu; sesi daha berrak, teni daha pürüzsüz, duruşu daha asildi. Ama Elina, Henry'nin gözlerinin içine bakarak o meşhur masalın, sadece dördünün bildiği o gizli sonunu fısıldadı:

"Ve şövalye ejderhayı yenmekten vazgeçti, çünkü ejderhanın nefesi ateş değil, sadece gökyüzüne yıldız üfleyen sihirli bir tozdu."

Henry'den bir hıçkırık koptu. "Elina!" diye bağırarak ileri atıldı ve kendini o ipek pelerinin, o yabancı ama tanıdık kokan kucağın içine bıraktı. Ardından diğerleri...

John Pepys, gürültüyü duyup holde belirdiğinde, hayatı boyunca unutamayacağı bir manzarayla karşılaştı: İmparatorluğun en güçlü kadını, çocuklarının gözyaşları arasında boğulmuş, bir dadı gibi onları bağrına basıyordu. John'un gözleri nemlendi; mantığı reddetse de kalbi bu mucizeyi tanımıştı.

Elina, hayatının en zor sınavı için malikaneden ayrılıp kentin en mütevazı mahallesine, annesinin kapısına yöneldi. Sarayın görkemi, Elina'nın "kayıp" ve "ölü" ilan edildiği günden beri yas tutan o küçük eve çok fazlaydı. Kapı açıldığında annesi Mary, karşısında duran bu asil kadına boş gözlerle baktı.

"Kızım öldü hanımefendi,"

dedi Mary, sesi ruhsuz bir rüzgar gibiydi.

"Eğer bir sadaka verecekseniz, gidin onun ruhu için dua edin."

Elina içeri süzüldü, kapıyı kapattı ve tacını bir kenara bırakıp annesinin nasırlı ellerini tuttu.

"Anne," dedi hıçkırarak.

"Benim. Elina. Biliyorum, bu yüz Victoria'nın. Biliyorum, sesim başka birinin tınısını taşıyor. Ama bak anne, kalbim hala senin o eski ninnilerinle çarpıyor. Hani ben küçükken dizine yatardım da 'benim küçük elmasım' derdin..."

Elina o gece annesine her şeyi anlattı.

Ölümü, acıyı, Victoria'nın bedeninde uyanışını ve Rayan'a olan aşkını... Mary, kızının (Victoria'nın) yüzünü ellerinin arasına aldı. Parmaklarıyla o yabancı teni sanki ruhunu ararmış gibi yokladı. Sonra gözlerinin içine derin derin baktı.

"Ruhun burada yavrum," diye fısıldadı Mary.

"Gözlerindeki o ışık... o sadece benim küçük Elina'ma ait. Tanrı seni bana başka bir kılıfla geri vermiş olabilir ama seni bin yıl geçse de tanırım."

Tam o sırada kapı aralandı. Elina'nın küçük kız kardeşi Rena, elinde yıpranmış bir masal kitabıyla içeri girdi. Ablası ortadan hiçbir iz bırakmadan kaybolduktan sonra o kitap, Elina'nın geride bıraktığı son hatıra olarak kalmıştı. Karşısında saray kıyafetleri içinde, yabancı bir yüzle ağlayan kadını görünce duraksadı.

Elina, hıçkırıklarının arasından kardeşine döndü:

"Rena... 'Kuzey Yıldızı ve Küçük Serçe' masalını bitirmemiştik, hatırlıyor musun? Serçe sonunda yuvasına dönecekti..."

Rena'nın elindeki kitap yere düştü. Bu ses Victoria'ya aitti ama bu cümleler sadece ablasının kalbinden dökülebilirdi. Rena koşarak Elina'nın boynuna sarıldı; ablasının kokusu gitmişti ama sarılışındaki o güven veren sıcaklık hala aynıydı.

O sırada ağır adımlarla odaya giren babaları, gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Mary, yaşlı gözlerle kocasına bakıp fısıldadı:

"O geldi. Tanrı mucizesini gönderdi, Elina'mız geri döndü."

Adam önce tereddüt etti, Victoria'nın asil çehresine baktı. Ancak Elina, babasının dizlerine kapanıp tıpkı çocukluğundaki gibi başını onun dizine yaslayınca, babalık içgüdüsü tüm mantık kurallarını yıktı geçti. Nasır tutmuş elleriyle kızının (Victoria'nın) yüzünü kavradı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

O küçük odada, sarayın soğuk mermerlerinden çok daha değerli bir şey vardı: Koşulsuz sevgi. Dört kişi, birbirlerine kenetlenmiş halde, bedeni ne olursa olsun ruhun asla ölmediğini kanıtlarcasına ağlayarak sarıldılar.

Elina artık sadece bir kraliçe veya bir yabancı değildi; o, evine dönen kayıp elmastı.

Ertesi sabah, Pepys malikanesinin bahçesinde, tarihin en alışılmadık kahvaltı sofrası kurulmuştu. Masanın bir ucunda halktan olan Elina'nın ailesi , diğer ucunda Sör John ve çocuklar, ortada ise İmparator Rayan ve Elina oturuyordu. Rayan, Elina'nın elini masanın üzerinde gururla tutuyordu.

Elina, pelerinin gizli cebinden mühürlü, altın varaklı davetiyeleri çıkardı ve annesiyle John'a uzattı.

"John," dedi Elina, sesi minnet doluydu.

"Sen ve çocukların, ben genç ve toy bir dadıyken bana bir yuva verdiniz. Bu çocuklar benim evlatlarım sayılır. Bu yüzden bu düğün sarayın soğuk duvarları arasında değil, halkın arasında, sizin yanınızda olacak. Sizler, protokol gereği değil, ailem olduğunuz için başköşede olacaksınız."

Rayan araya girdi, sesi otoriter ama dostaneydi:

"Sör John, çocuklarınıza bir dadı değil, bir imparatoriçenin annelik ettiğini artık tüm dünya duyacak. Onların eğitimi, geleceği ve güvenliği artık benim ve Elina'nın, yani imparatorluğun şahsi güvencesi altındadır."

Küçük Henry, ağzındaki reçelli ekmekle bağırdı:

"Yani artık saraya gelip devasa koridorlarda saklambaç oynayabilir miyiz?"

Elina kahkahalarla Henry'ye sarıldı.

"Saray artık sizin oyun bahçeniz Henry. Ama unutma, en büyük saray bile insanın birbirinin kalbinde bulduğu o sıcak yuva kadar değerli değildir."

Güneş batarken, Elina ve Rayan bahçede baş başa yürüdüler. Uzaklarda, karanlık geçmişi temsil eden o yanan kilisenin dumanları dağılmış, yerini küllerin sessizliğine bırakmıştı.

Elina hem bir dadı, hem bir evlat, hem de bir imparatoriçe olarak imkansızı başarmış; parçalanmış hayatını aşk ve adaletle yeniden birleştirmişti.

Not; Elina artık ailesine kavuştu 🥺🎉gelecek bölüm düğün var😍

More Chapters