Güneş, başkentin yedi tepesinin ardından batarken, sarayın devasa mermer sütunları meşalelerin altın ışığıyla yıkanıyordu. Artık o eski, ruhu daraltan soğuk hava yerini, bahçelerden esen ve sarayın her köşesine yayılan taze yasemin kokularına bırakmıştı
Katedralin devasa kapıları açıldığında, içerideki manzara hem bir birleşmeyi hem de iki farklı kültürün muazzam uyumunu simgeliyordu. Yerlerde Kaelen Krallığı'ndan getirilen nadide kırmızı gül yaprakları seriliydi. Halkın korosu, kadim bir ezgiyi mırıldanırken, davetliler nefeslerini tutmuş bu masalsı ana tanıklık ediyordu.
Törenin odağındaki iki figür, birer tablodan fırlamış gibiydi:
Rayan, krallığının asırlık geleneğine sadık kalarak, derin şarap rengi, ağır kadife bir ceket giymişti. Ceketin omuz kısımları, gücü simgeleyen altın sırmalı ejderha motifleriyle işlenmişti. Bu kırmızı, sadece bir renk değil; Kaelen'in ateşi, cesareti ve Elina'ya olan sarsılmaz tutkusunu temsil ediyordu.
Elina ise tam zıttı bir zarafet içindeydi. Üzerindeki gelinlik, sadece kumaştan değil, adeta ışıktan örülmüş gibiydi. Bembeyaz ipeğin üzerine binlerce minik pırlanta ve inci işlenmişti. Her adımında, bu mücevherler mum ışığında parlayarak onu yaşayan bir takımyıldızına dönüştürüyordu.
Yüksek mihrabın önünde, ak sakallı rahip kollarını iki yana açarak onları karşıladı. Elina ve Rayan, kutsal kadehin üzerinde ellerini birleştirdiler.
Rahip: "Karanlığın bittiği ve baharın başladığı bu günde, iki ruhun bir oluşuna tanıklık ediyoruz," diye seslendi.
Rayan, Elina'nın titreyen elini güvenle kavrayarak gözlerinin içine baktı.
Kaelen dilindeki o ağır yeminleri birer birer sıralarken sesi hiç titremedi. Elina ise, krallığının geleceği ve kalbinin sahibi olan bu adama, hayatı boyunca sadık kalacağına dair söz verirken sesi bir kuş cıvıltısı kadar berrak ama bir fırtına kadar kararlıydı.
Törenin en görkemli anında, soyluların ve elçilerin oluşturduğu kalabalığın arasında, üzerinde en iyi bayramlık giysileri olan yaşlı bir adam duruyordu.
Elina'nın babası, hayatını başkalarını iyileştirmeye adamış o emektar doktor, kızının bembeyaz mücevherlerle bezenmiş gelinliği içinde rahibe doğru yürüyüşünü izlerken nefesinin kesildiğini hissetti.
Bir zamanlar dizindeki yaraları pansuman ettiği, ateşlendiğinde başında sabahladığı o küçük kız, şimdi bir imparatorluğun kaderini omuzlarında taşıyordu.
Nasırlaşmış, şifa dağıtan elleriyle gözyaşlarını sildi. Onun için Elina bir prenses ya da müstakbel bir kraliçe değildi; o sadece, büyümesini hem gururla hem de kalbinde ince bir sızıyla izlediği biricik kızıydı.
Gözyaşları, halktan bir babanın saray görkemine duyduğu yabancılıktan değil, kızının artık tamamen "başka bir dünyaya" ait olduğunu anlamasından kaynaklanıyordu.
Tam bu sırada, Elina'nın kız kardeşi Reya, o kendine has vakur duruşuyla öne çıktı. Kaelen Krallığı'nın o sert ama büyüleyici geleneklerini törene taşıdı. Elindeki gümüş kasenin içinden aldığı bir tutam kor ateşi, mermer zemindeki tütsülüğe bıraktı ve Kaelen dilinin derin yankılarıyla duasını mırıldanmaya başladı:
"Sanguis et ignis, cor unum fiat. In umbra et in lumine, protegat eos fati manus."
(Kan ve ateş, tek bir kalp olsun. Gölgede ve ışıkta, kaderin eli onları korusun.)
Reya'nın sesi katedralin soğuk taşlarında yankılanırken, Kaelen dilinin o mistik ve koruyucu tınısı herkesi büyüledi. Bu dua, Rayan'ın savaşçı soyu ile Elina'nın şifacı kökleri arasında görünmez bir köprü kuruyordu. Reya, duasını bitirip ablasına baktığında, babası gibi gözyaşlarını tutamadı.
Elina kızkardeşinin gözyaşlarını silmek için elini gözyüzüne tutup kutsal ışık yaratı. Işık değdiği herhangi bir yüzeyde sıcak bir kucaklaşma hissi bırakıyordu ve küçük yaralanmaları tedavi ediyordu.
Düğünde bulunan herkes şaşkınlık ve heyecanla renanın söylediği Kaelen duasını yüksek sesle tekrarlamaya başladı.
Törenin resmiyeti sona erdiğinde, halkın coşkusu dışarıdaki sokakları doldururken, Elina bir anlığına babasına dönüp gülümsedi. O an, sarayın tüm ihtişamı ve Reya'nın kadim duaları, bir babanın kızına olan sessiz sevgisinin yanında gölgede kaldı.
Kutlamaların gürültüsü, halkın neşeli çığlıkları ve yasemin kokuları geride kalırken; ikisi de artık sadece birbirlerinin gözlerindeki yansımaya odaklanmıştı.
Gece, gökyüzündeki yıldızların şahitliğinde sessizliğe bürünmüştü. Rayan, Elina'yı (Victoria'yı) kucağına alıp odaya taşıdığında, aralarındaki çekim artık sadece bir ruhun bedene olan bağı değil, iki insanın birbirine duyduğu yakıcı bir arzuya dönüşmüştü.
Rayan, Elina'yı yavaşça ipek çarşafların üzerine bıraktı. Odanın sadece birkaç mumla aydınlanan loş ışığı, Elina'nın altın sarısı gözlerinde ve Victoria'nın pürüzsüz teninde dans ediyordu.
Rayan, dizlerinin üzerine çöküp Elina'nın ellerini tuttu; parmak uçlarıyla avuç içlerini okşarken gözlerini bir an bile ondan ayırmıyordu.
"Sana her baktığımda," dedi Rayan, sesi arzudan dolayı iyice boğuklaşmıştı.
"Sadece bir imparatoriçe değil, ruhumun diğer yarısını görüyorum. 17 yıllık o karanlık kuledeki her saniyem, bu anın hayaliyle geçti."
Elina, Rayan'ın boynuna kollarını dolayarak onu kendine doğru çekti.
"Artık hayal değiliz Rayan. Biz gerçeğiz. Ve bu gece... sadece biz varız."
Rayan, Elina'nın pelerinini ve ağır gelinlik elbiselerini büyük bir narinlikle ama sabırsızlıkla teninden ayırdı. Dudakları, Elina'nın omuzlarından boynuna doğru bir ateş hattı çizerek ilerledi. Her bir öpücük, Elina'nın bedeninde küçük elektrik akımları yaratıyor, Victoria'nın damarlarındaki o ilahi güç bile bu insani tutkunun yanında sönük kalıyordu.
Elleri birbirine kenetlendiğinde, nefesleri tek bir ritme dönüştü. Rayan'ın sıcak teni Elina'nınkine değdiğinde, aralarındaki tüm engeller; farklı bedenler, eski hayatlar ve acı dolu geçmişler birer birer buharlaştı. Sadece birbirlerinin sıcaklığını, kalp atışlarını ve paylaştıkları o yoğun tutkuyu hissediyorlardı.
O gece, sadece bir evlilik birliği değil, iki yaralı ruhun birbirini tamamen iyileştirdiği bir ayine dönüştü. Her dokunuş bir vaat, her nefes bir bağlılık yeminiydi.
Elina, Rayan'ın kollarında kendini hiç olmadığı kadar güvende ve "tam" hissetti. Karanlık imparatorluk geçmişte kalmış, yerini bu odadaki sıcaklığa ve yeni bir hayatın başlangıcına bırakmıştı.
Sabaha karşı, güneş ilk ışıklarını odaya sızdırırken, Elina başını Rayan'ın göğsüne koydu.
Rayan, Elina'nın saçlarını okşayarak alnına bir öpücük bıraktı. Artık her ikisi de biliyordu ki; hangi bedende, hangi isimle olurlarsa olsunlar, onlar sonsuza dek bu aşkla mühürlenmişlerdi.
