Sarayın asma bahçeleri, Kaelen ve Victoria topraklarının en nadide çiçekleriyle donatılmış, adeta yaşayan bir tabloyu andırıyordu. Ortadaki devasa fıskiyenin etrafında koşturan Leo, minyatür bir fırtına gibiydi. Tahta kılıcını savururken, rüzgarda dalgalanan annesi gibi alev kızılı saçları, babasının o meşhur, hedefinden şaşmayan kehribar gözleriyle birleşince ortaya durdurulamaz bir kararlılık çıkıyordu. Attığı her adımda babasının o keskin, hafifçe yukarı kalkan sağ kaşını taklit ediyor, sanki görünmez düşmanları alt ediyordu.
Hemen yanında, bir papatya kümesinin önünde diz çökmüş olan Alaric ise kardeşinin aksine bir sessizlik abidesiydi. Babasının gece karası saçları, yüzündeki dingin ifadeyi gölgeliyordu. Ancak başını kaldırdığında, annesinden miras kalan o parlak sarı gözleri, bahçenin tüm güneşini çalmış gibi parlıyordu.
Küçük ellerini çiçeğin üzerine uzattığında, parmak uçlarından sızan o soluk altın ışık, solmakta olan yaprakları saniyeler içinde canlandırıyordu. Bu, Elina'nın saf ışığının daha yumuşak ama daha derin bir tezahürüydü; Alaric, dokunduğu her şeye babasının asaletini ve annesinin yaşam enerjisini fısıldıyordu.
Elina ve Raya'nın dünyasını renklendiren o iki küçük kalp, birkaç hafta sonra çocukluğun en neşeli durağına, üç yaşın sihrine adım atıyor. Zaman hızla akarken, ikizlerin büyüme serüveni evdeki her köşeyi yeni hatıralarla doldurmaya devam ediyor.
Balkonda Rayan'ın göğsüne yaslanmış olan Elina, bu tabloyu izlerken hayatında ilk kez "tamamlanmış" hissediyordu. Ancak Aren'in ağır adımlarla balkona çıkışı ve yüzündeki o kül rengi ifade, her şeyi dondurdu.
"Efendim," dedi Aren, sesi bir mezar taşı kadar soğuktu.
"Sınır boyundaki bir ulak tarafından bırakıldı. Hiçbir iz yok, sadece bu..."
Rayan, siyah zarfı eline aldığında mühürdeki yılan ve taç sembolü adeta derisini yaktı. Lysander'ın ölmediğini, sadece pusuda beklediğini biliyordu; ama bu kadar yakına sızabilmesi bir savaş ilanıydı.
Elina mektubu okurken, satırlar zihnine birer zehirli ok gibi saplanıyordu. Lysander'ın yazısı zarif ama rahatsız edici derecede kışkırtıcıydı:
"Küçük Melek... Annene dair anlatılan o 'kutsal feda' masallarına gerçekten inandın mı? Gerçek şu ki; o bir kahraman değildi, bir kurbandı. İmparatorluk soyunun damarlarındaki o çiğ, saf karanlığı doyurmak için bir sunak taşında can verdi. Eğer o kutsal kan akıtılmasaydı, bugün senin 'mucize' dediğin o ikizler asla nefes alamazdı. Onlar ışığın çocukları değil Elina; onlar, annenin ölümüyle serbest kalan o kadim karanlığın yeni kaplarıdır. Alaric'in ellerindeki o parıltıya iyi bak... İçindeki siyahı görmen uzun sürmeyecek."
Mektubun son satırıyla birlikte, bahçede küçük bir olay yaşandı. Alaric, bir kelebeği iyileştirmeye çalışırken, parmak uçlarından sızan altın ışık bir anlığına mürekkep karası bir dumana dönüştü. Kelebek, saniyeler içinde küle dönüşerek Alaric'in avucuna düştü. Küçük çocuk şaşkınlıkla ellerine bakarken, Elina'nın yüreği yerinden çıkacak gibi oldu.
Rayan, mektubu avucunda buruşturup içindeki öfkeyi bir volkan gibi bastırarak Elina'nın omuzlarını kavradı:
"Ona inanma Elina," dedi, sesi artık bir kralın değil, ailesini korumaya yeminli bir canavarın sesiydi.
"Lysander zihinlerle oynar. Alaric ve Leo sadece bizimdir. Eğer bu sırrı toprak istiyorsa, Lysander'ı o toprağın en derinine bizzat ben gömeceğim."
Elina, titremesini durdurdu. Gözlerindeki o şifacı şefkati, yerini kristal bir sertliğe bıraktı. Bahçedeki çocuklarına bakarken, sırtındaki görünmez kanatların artık sadece uçmak için değil, bir kalkan gibi gerilmek için var olduğunu hissetti.
