Kozuki dizlerinin üzerine çökmüştü.
Ellerini yere bastı. Parmakları titriyordu. Başını kaldırmadı. Alnını sertçe zemine vurdu. Bir kez. Sonra bir kez daha. Her çarpış, içinden kopup gelen bir suçluluk gibi yankılanıyordu. Ses çıkmıyordu ama o yankıyı duyuyordu. Kafasının içinde, durmadan.
Arkasında insanlar vardı. Bağıranlar. Ağlayanlar. Bir yerlere koşanlar. Birilerini arayanlar. Patlamanın bıraktığı kaos hâlâ canlıydı. Ama bu, onun için yalnızca uzaktan gelen bir uğultuydu. Sanki kalın bir camın arkasındaydı. Dünya oradaydı ama ona değmiyordu.
Onun içinde tek bir ses vardı.
"Neden ben?!
Neden hâlâ buradayım?!"
Çığlığı boğazından kopup çıktı. Gökyüzünü yırtar gibi. O an, zaman sanki durdu. Ses yayıldı, yankılandı ve sonra… her şey sustu.
İKİ HAFTA SONRA
Ev.
Kapı kapalıydı. Pencere pervazlarında toz birikmişti ama içerisi hâlâ tertipliydi. Her şey, patlamadan önceki hâline fazlasıyla benziyordu. Fazlasıyla.
Bu tanıdıklık boğucuydu.
Yatak odasına girdi. Çarşaflar düzdü. Yorgan kenarından katlanmıştı. Yurika'nın, sabahları onu uyandırdıktan sonra yatağı aceleyle topladığı hâliyle duruyordu. O sabah gibi. Hiç yaşanmamış gibi.
Banyoya geçti.
Fayanslar tertemizdi. Aynalı dolabın kapağı aralıktı. İçinde iki diş fırçası duruyordu.
Biri küçüktü. Rengi solmuş pembe. Sapında diş izleri vardı. Nereden bakılırsa bakılsın Yamato'nun olduğu belliydi.
Diğeri daha uzundu. Sapında ince bir çatlak vardı. Bambudan yapılmıştı. Doğal ürünleri seven Yurika'nın tercihiydi.
Üçüncü fırça yoktu.
Kozuki dolabın kapağını yavaşça kapattı. Aynada kendisiyle göz göze geldi.
Gözlerinin altı çökmüştü. Ten rengi griye çalıyordu. Saçları taranmamış, ağır ve kirliydi.
Bu yüz, bir zamanlar çocuğunu omzuna alıp gülen bir adama ait olamazdı.
Kapı aniden tıklandı.
Kozuki irkildi.
Ardından yaşlı bir ses duyuldu. Yüksek, biraz çatallı, aceleciydi.
"Kozuki oğlum… Evladım, iyi misin?"
Sesin sahibinin kim olduğu belliydi. Alt kattaki komşusu. Yıllardır oradaydı.
Sesi, yaşını gizleyemeyecek kadar yorgundu.
Kozuki cevap vermedi.
Kapının arkasında bir süre sessizlik oldu.
Sonra yaşlı kadın tekrar konuştu ama bu sefer sesi daha alçaktı.
"Ah yavrum…"
Bir şeyler sürtündü. Kadının eğildiği belliydi. Kapının önüne bir tabak bırakırken belini tuttuğunu neredeyse görebiliyordu.
"Bağırıyorum ama… Duymuyorsan… Açsındır diye yemek bıraktım," dedi.
Sonra ekledi, sanki kendine söyler gibi:
"Allah yardımcın olsun…"
Ayak sesleri uzaklaştı.
Kozuki olduğu yerde kaldı. Bir süre kapıya baktı ama hareket etmedi.
Sonra ağır adımlarla mutfağa geçti.
Mutfağın camı tamamen açıktı. Sabah güneşi içeriye bütün gücüyle vuruyordu.
Işık masanın üzerine düşüyor, zeminde keskin bir parlaklık bırakıyordu.
Kozuki pencereye yaklaştı. Perdeleri tuttu.
Yavaşça çekti. Odayı karartan gölge, içindeki hisle daha uyumluydu.
Sağ tarafında Şuşu vardı.
Mama kabının yanında uzanıyordu.
Gözleri boştu. Derin ve yavaş nefesler alıyordu.
Kozuki'yi izliyordu ama bakışında beklenti yoktu.
Kozuki tezgâhın altındaki dolabı açtı.
Mama poşetinin dibinde sadece bir avuç kadar kalmıştı.
Sessizce aldı, kabın içine döktü. Bir kısmı kabın dışına taştı.
Şuşu kıpırdamadı.
Yemeye çalışmadı bile.
Kozuki hiçbir şey söylemeden arkasını döndü.
Yatak odasına geçti.
Yatağa uzanmadı.
Yatağın yanına çöktü. Yan şekilde yere yattı.
Gözlerini kapattığı anda patlama zihnine geri döndü.
Işık, ses, basınç… Hepsi bir anda.
Bütün bedeni titredi.
Aniden ayağa fırladı. Ellerini boynuna götürdü.
Parmaklarıyla derisini kaşımaya başladı.
Nefesi hızlandı. Göğsü inip kalkıyordu.
Sesleri titrek nefesiyle odanın içine yayılıyordu.
Başını kaldırdı. Tavana baktı.
Orada bir şey arar gibiydi ama ne olduğunu bilmiyordu.
Sonra yavaşça ayağa kalktı.
Çekmeceyi açtı.
Bir defter ve bir kalem aldı.
Diğer eliyle ne olduğu anlaşılmayan ağır bir şeyi kavradı.
Mutfak masasına yürüdü.
Eskimiş defteri masanın üstüne koydu.
Bu bir günlüktü.
İlk sayfasını açtı. Sonra son sayfasını.
İkisini de kopardı.
Kalemi eline aldı. Üzerine sakince yazdı:
"Teşekkür ederim."
Kâğıdı aldı. Kapıyı açtı.
Dışarıdaki yemeğin üstüne bıraktı.
Tekrar içeri girdi.
Masaya oturdu.
Defterin sayfalarını yavaşça çevirmeye başladı.
Birinci Gün
Arabanın bozuk olduğunu üç gün önceden biliyordum. Yine de tamir etmedim. Yorgundum.
Peki otobüste neden ben yoktum? Neden hayatta kalan hep pişman olan oluyor?
Sayfa çevrildi. Parmaklarının ucunda mürekkep izi kalmıştı.
Üçüncü Gün
Yamato'nun kahkahasını unutmaktan korkuyorum. Sesler önce silinir. Sonra görüntüler. Sonra insanın içindeki yaşam.
Beşinci Gün
Bugün ilk defa aynaya baktım. Gözümde insan kalmamış. Ben. Kozuki Arden. Bu cümle artık sadece boş bir kabuk.
Bir sayfanın köşesinde derin çizikler vardı. Kalem bastırılmıştı.
Yedinci Gün
Bir camdan atlamak nasıl bir şeydir? Sabahları uyanmak bir ceza gibi.
Dokuzuncu Gün
Taşların aslında ne kadar değerli, ne kadar güçlü olduğunu anlamaya başlıyorum… Tanrım neden…
Cümle yarım bırakılmıştı.
On İkinci Gün
İntihar edenleri hep korkak sanırdım. Ama belki de onlar, cesaretin son hâlidir.
On Dördüncü Gün
Bugün kalbim bir an durdu sandım. Belki de ölmesi gereken bendim. Ama hâlâ yaşıyorum.
Kozuki kalemi bir kez daha mürekkebe batırdı.
On Beşinci Gün
Elveda.
Kalemi bıraktı.
Tabancayı ağzına soktu. Gözlerini kırpmadan defterdeki o kelimeye baktı. Yanaklarından tek bir damla yaş süzüldü.
Elveda.
Tetiği çekti.
