Polis sirenleri sessiz sokaklarda yankılanıyordu.
Merkez Bankası çevresi, gelen bir tehdit ihbarı üzerine güvenlik güçleriyle sarılmıştı.
İçeri girdiklerinde kaos bekliyorlardı ama… sadece bomboş bir salonla karşılaştılar.
Her şey olduğu gibi duruyordu. Tuhaf bir şekilde dokunulmamıştı.
Birkaç sokak ötede, terk edilmiş bir binanın çürümüş duvarına aceleyle sprey boyayla yazılmış bir cümle dikkat çekiyordu:
"Kozuki bir yerde değil. Her yerde."
Kozuki aniden bara ışınlandı.
İçeri sinmiş eski viski ve nemli tahta kokusu hâlâ duruyordu.
Haruki, yarım kalmış içkisini elinde tutuyordu ve neredeyse düşürüyordu.
"Ne oluyor lan?" dedi gözleri faltaşı gibi açılmış halde.
Kozuki, masanın üzerine sertçe 5 kiloluk bir altın külçe fırlattı.
"Ne zaman takılıyoruz tekrar?" diye sırıtıp sordu.
Ardından iki altın külçesini daha tezgâha bıraktı.
"Bu arada… burası artık benim."
Birkaç gün sonra…
Kozuki, şehrin üzerindeki geniş, yeşillik bir tepenin bankına uzanmış yatıyordu.
Denizden gelen serin rüzgâr gömleğini dalgalandırıyordu.
Aşağıdaki evler oyuncak gibi görünüyordu.
Gökyüzü açıktı. Sonsuz bir huzur hâkimdi.
Kozuki'nin yüzünde geçici bir sakinlik vardı.
Birden gözlerini açtı. Refleksle cebinden telefonunu çıkardı.
Aradığı kişi Miyamoto.
Az sonra, uzaktan bir araba göründü.
Araç durdu, kapı açıldı ve Miyamoto ellerini havaya kaldırarak neşeyle bağırdı:
"Heeey!"
Tam o sırada Kozuki, Miyamoto'nun içinden geçerek arkasında belirdi.
Miyamoto tüm vücudunda bir soğukluk hissetti.
"Hassiktir be, Çok iyi" diye bağırdı şaşkınlıkla.
Kozuki elini uzattı.
"Hoş geldin kardeşim."
Birlikte banka oturdular.
"Hayat nasıl gidiyor?" diye sordu Miyamoto.
Kozuki gözlerini manzaradan ayırmadan mırıldandı:
"Hayat mı?"
Miyamoto afalladı.
"Pardon ya… öyle gelişine çıktı."
"Bu gücü ilk ne zaman kullanmaya başladın? Yani… bu güç… adı ne be bunun?"
Kozuki başını çevirmeden cevapladı:
"Eden."
"Nasıl öğrendin kullanmayı?"
Kozuki'nin bakışları sertleşti.
Birden ayağa kalktı ve dirseğinin arkasıyla Miyamoto'nun kafasına vurdu.
Miyamoto bir çığlıkla bayılarak yere yığıldı.
Miyamoto gözlerini açtığında boğulacak gibi oldu.
Her yer karanlıktı. Nefes almak zordu.
Sırtı terlemişti.
Etrafı yumruklamaya başladı.
"Kozuki! Lanet olsun, çıkar beni buradan!"
Kozuki'nin sesi yankılandı:
"Kendini hissedebiliyor musun, Miyamoto? Nefesin bedeninin neresinde takılı kalıyor? O noktayı rahatlat."
"Lanet olsun! Nasıl inandım sana?! Çıkar beni!" diye bağırdı Miyamoto.
Kozuki'nin sesi bu kez öfkeliydi:
"Senin yüzünden… SENİN YÜZÜNDEN ÖLDÜLER. O gün o direksiyonu sen tutuyordun!"
Miyamoto o an gözyaşlarını tutamadı.
Yumruklarıyla duvarı döverken sesi kesildi.
Nefesi kesiliyordu.
Umutsuzluk içini sararken, Kozuki'nin sözleri kulaklarında yankılandı:
"Sen tutunamayacaksın, oradan düşeceksin."
Bu sözler, bir kapı araladı.
Miyamoto'nun zihni, o anda geçmişin farklı dönemlerini gösteren bir resim sergisine dönüştü.
Yağmur yağıyordu.
Gökyüzü gri bir örtüyle kaplanmıştı.
11 yaşındaki Miyamoto, ıslak bir ağaca tırmanıyordu.
Kediye uzandı ve onu aniden yakaladı.
Kediyi kucağında sıkıca sarmalamış, pamuk gibi tüyleri sırılsıklam olmuştu.
Kozuki'ye göstermek için yukarı doğru kaldırdığı sırada, dengesini kaybedip düştü.
7 yaşındaki Kozuki, panikle "Duman!" diye bağırarak ona doğru koştu.
Miyamoto'ya ve kediye bir şey olmadığını görünce, kahkahalar atarak "Düşecektin demiştim seni aptal!" diye bağırıp kaçmaya başladı.
Arkasından Miyamoto da "Seni yakalayınca var ya!" diye kovaladı.
Kozuki kapıdan içeri girdiği an, sahne değişti.
Şimdi 18 yaşındaki Miyamoto ve 14 yaşındaki Kozuki'yi görüyorduk.
Miyamoto'nun elinde tuşlu bir telefon vardı.
Karşısında burnunda piercing ve mullet saçı olan Kozuki'ye bağırıyordu.
İkisi durmadan atışıyordu.
Kozuki, kahkahalar içinde odasına koştu ve sertçe kapıyı kapattı.
Kapı kapandığı an, görüntü yeniden değişti.
Bir düğünden çıkıyorlardı.
Kucağında eşiyle birlikte, gelinlik ve damatlık içinde kahkahalarla koşturuyorlardı.
Arkalarından 1-2 yaşındaki Yamato'yu kovalayan, 25 yaşlarındaki Miyamoto'yu gördük.
Yamato'ya sahip çıkmaya çalışıyordu.
Onlar geçtikten sonra, sahne bir cenazeye geçti.
Yine karanlık ve yağmurlu bir gündü.
Miyamoto'yu cenazede göremiyorduk.
Sadece 3 yaşındaki Yamato, eşi ve Kozuki şemsiyenin altında birlikte duruyorlardı.
Mezarda yazan isimler annesi ve babasının isimleriydi.
Kozuki ailesiyle birlikte yavaşça oradan uzaklaştı.
Sahne Miyamoto'ya geçti.
Bir odada oturuyordu.
Etraf dağınıktı ve içki şişeleri etrafa saçılmıştı.
Elindeki yarım kalmış içkiyi bitirip, dengesini kaybetti ve arkaya doğru düştü.
Kapıya yaslandı ve yavaşça yere kayarak oturmaya başladı.
Elindeki içki şişesini fırlattı ve elini gözlerine götürerek ağlamaya başladı.
Kapının öbür tarafında Kozuki oturuyordu.
Sakalları çıkmıştı.
Eşi hafifçe eğilerek ona elini uzattı.
Kozuki, gülümseyerek eşinin elini tuttu ve ayağa kalktı.
Miyamoto sarhoş halde ayağa kalkmaya çalıştı ve tüm gücüyle kapıya doğru kendini attı.
Ve dışarı çıktı.
Ama arkasına baktığında… kapı hâlâ kapalıydı.
Gerçekte hiç açılmamış gibiydi.
"Has… siktir be," diye kahkaha attı.
Kozuki, kollarını kavuşturmuş şekilde gülümseyerek başını salladı.
"Yeterince yalnız kalırsan… öğrenirsin."
Gece olunca, yine aynı tepedeydiler.
Miyamoto, bir yudum alıp şişeye baktı.
"Gerçekten tam bir pisliğe dönüşmüşsün, Kozuki. Bu güç sende ne zamandır var?"
"Hayatımda hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim. Korkunç ama… mükemmel."
Dirseğiyle Kozuki'yi dürttü.
Kozuki sessizce bardağına baktı.
Bir şey söylemedi.
Gözleri donuktu.
Miyamoto hafifçe eğildi.
Bir anı parladı: yedi kişi bir piknikteydi.
Yurika, Yamato, Kozuki, Miyamoto ve tanımsız üç silüet.
"Kardeşim… bunun için çok üzgünüm. Orada olup onları kurtarmayı çok isterdim."
Kozuki aniden döndü.
Bakışları kesildi.
Miyamoto'ya sertçe:
"Kapa çeneni," dedi.
Bardağını yere fırlattı.
"Hadi Haruki'yi görelim."
Bara ışınlandılar.
Bar da 80'ler havasında.
Müzik cızırdıyor.
Haruki, barın köşesinde oturuyordu.
Uzun, omuzlarına dökülen sarı saçlarını toplamış, enerjik bir ifadeyle başını kaldırdı.
"Miyamoto da mı şimdi?"
Miyamoto elini uzattı.
"Hadi be, yaşlanmışsın Haruki."
Haruki omuz silkti sinirle Kozuki'ye bakarak:
"Ne bok döndüğünü bilmiyoruz. Şunu kullanma artık."
Kozuki aniden ortadan kayboldu, sonra tekrar belirdi.
Elinde altın bir Buda heykeli vardı.
Gülümseyerek:
"Hiçbir şey olmayacak. Bu Tanrı'nın bize lütfu. Al, bu da sus payın." dedi.
Tam o anda bizimkilere doğru kısa kahverengi saçlı, keskin bakışlı Asyalı bir kadın yürüdü.
Kozuki ve Miyamoto'nun omuzlarına birer kol attı.
İkiliyi tanırmışçasına heyecanla gülerek:
"Miyamoto, Kozuki… ben de istiyorum!"
İkili, kadının kollarını omuzlarından itti.
Kozuki Haruki'ye döndü:
"Haruki… bir daha böyle tipleri içeri alma. Özellikle bu çatlakları."
Kadın sinirlenerek:
"Sen kime çatlak diyorsun be?!"
Kadın bir sinirle Haruki'ye bakarak:
"Kaç verdilerse iki katını veriyorum. Kov şunları."
Kozuki ifadesizce baktı.
Ardından sorular başladı.
"Kimsin?" — Kozuki
"Başkalarının da kullanabileceğini nereden biliyorsun?" — Haruki
"Kaç yaşındasın" — Miyamoto
Kadın güldü:
"Sakin olun. Ben Irva. Eskiden askerdim. Sıkıldım, bıraktım. Maaş da bok gibiydi zaten. Şimdi çocuklara dondurma veriyorum, maaşı az. Ama seviyorum."
Bir anlığına yüzü düştü.
"Aslında sıkıldığım için bırakmadım.
Üçü birden: "Hiç sır tutamıyorsun."
İrva devam eder: "Görmemem gereken şeyler gördüm. Yaşamamam gereken şeyler yaşadım."
Irva uzaklara bakıp:
"Yüksek rütbedeydim. Ama bu yozlaşmış devlete hak ettiğini vermek istiyorum."
O an, Kozuki'nin gözleri büyüdü.
Patlamayı hatırladı.
Aniden Irva'nın içinden geçti.
"Sen de artık bunu kullanabilirsin. Sadece kendini hisset."
Haruki sinirli bir bakış attı.
Kozuki gülümsedi:
"Şu illeti öğren de… adımızı tarihe yazdıralım."
Miyamoto sesini yükseltterek:
"Daha doğru düzgün kim olduğunu bile bilmiyoruz!" dedi.
Irva ciddi ve kaşları çatık bir şekilde:
"Duymak istemeyeceğiniz şeyler gördüm. Yıllarımı verdiğim işi bıraktım. Çünkü artık hiçbir şeye inanmıyorum." dedi.
Kozuki gülümseyerek Miyamoto'ya döndü:
"Bildiğim kadarıyla… senin de artık bir hayatın yok. Ne kaybederiz?"
