Ficool

Chapter 9 - BAŞKAN

Kael'a isabet eden merminin ardından o parlak, masum gülümseme, yerini kanlı, şaşkın bir ifadeye bıraktı. Kael'in gözleri, o anda anlamsızlaşan tüm dünyayı görüyordu. Kurşun, boynunu sertçe delip geçerken, Kael'in hayatı da sanki bir rüya gibi akıp gidiyordu. Kael'in dudakları bir şey söylemek ister gibi aralandı, ama sadece acı dolu bir hırıltı çıktı. Sonra bedeninin tüm ağırlığı, sanki bir kukla gibi, yavaşça Kozuki'nin kollarına düştü.

Kozuki'nin elleri titriyordu. Kael'in kanlı, soğuyan bedenini kollarında tutarken zaman bir anlığına durdu. Etrafındaki uğultu sanki bir duvarın arkasından geliyormuş gibi boğuklaşıyor, kadının çığlığı bile uzaklardan yankılanan bir hayalet sesine dönüşüyordu. Kozuki'nin göğsü hızla inip kalkıyordu, nefesi boğazına düğümlenmiş gibiydi. Ne yapacağını bilmiyordu. Ne elini çekebiliyor, ne de çocuğun boşalan gözlerine bakmayı bırakabiliyordu.

Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri, etraftaki kalabalığı taradı ve sonunda silahı ateşleyen adamın üzerinde sabitlendi. O bakışlarda hayat yoktu. Ne öfke, ne acı… Sadece ölüm sessizliği vardı.

Adam, Kozuki'nin gözlerinin içine baktığı anda nefesi kesildi. Dizlerinin bağı çözüldü, geri geri kaçmaya başladı. Silahını sıkı tutmaya çalıştı ama parmakları uyuşmuştu; metal parça elinden kayıp yere düştü. Yutkunmaya çalıştı, ama boğazı kurumuştu. Korkuyla açılmış gözleri Kozuki'nin yaklaşan adımlarına kilitlenmişti.

Kozuki tek kelime etmeden Kael'i annesine vererek ayağa kalktı. Adımları ağır, sakin ve kaçınılmazdı. Aralarındaki mesafeyi kapatması Bir saniyeden azdı ama adam için bir ömür kadar uzun sürdü. Kozuki adamın çenesinden yakaladı, başını tek bir hamlede çevirip boynunu kırdı. Çat sesi havayı yardı. Adamın gözlerindeki korku donup kaldı, bedeni yavaşça yere düştü.

Kozuki'nin yüzünde hâlâ hiçbir ifade yoktu. Bu, sessiz bir infazdı.

O an Kisaragi koşarak başkalarına saldırmaya hazırlanan Kozuki'ye atıldı, kolundan yakaladı. Haruki de diğer taraftan sarıldı. "Yeter, Kozuki! Bitti!" diye bağırıyordu. Ama Kozuki, onları sanki birer kâğıt parçasıymış gibi savurdu. Haruki yere düşerken nefesi kesildi, toz içinde kaldı. Kisaragi tüm gücüyle denedi ama yeniden kalkamadı.

Miyamoto öne atıldı, Kozuki'nin arkasından ona sarıldı. Gücüyle değil, sesiyle onu durdurdu:

"Yeter artık! Kozuki!" dedi, sesi öfkeyle değil, çaresizlikle titriyordu. "Onu geri getiremeyiz. "Kozuki'nin omuzları titredi beyaz takımı tamamen kana bulanmıştı. Bir süre nefesini tuttu, sonra bütün ağırlığıyla dizlerinin üzerine çöktü. Miyamoto'nun kollarında nefes nefese kaldı, sonunda başını öne eğdi.

Etraf sessizdi. Tek duyulan, uzaklardan hâlâ yankılanan annenin çığlığıydı.

1 HAFTA SONRA

Gecenin derin sessizliği içinde barın loş ışığının altında oturuyorlardı. Miyamoto ve İrva ellerinde içkileriyle sessizce televizyona göz atıyordu.

Haruki ve Kisaragi seszsizce konuşuyorlardı. Haruki Masaya dirseklerini dayayarak kısık bir sesle, "O hâlâ kendinde değil," dedi.

Kisaragi derin bir nefes aldı, sandalyesinde geri yaslandı. "Fark etmemek imkânsız, Dün gece onu dışarı çıkarken gördüm. Sokakta öylece duruyordu. Bir saat boyunca hiç hareket etmedi."

"Bu böyle devam edemez," dedi Haruki. Sesinde gerginlik vardı. "Kafasının içinde hâlâ o an yaşıyor. Bizi bile fark etmiyor. Eğer böyle devam ederse… bir gün bize de dönecek."

Kisaragi kaşlarını çattı. "Onu zincire mi vuracağız? O bizim liderimiz. O olmasa bu masada oturuyor bile olmayacaktık."

"Liderliğin bir anlamı kalmaz," diye karşılık verdi Haruki. "Eğer her şeyin sonunda geriye sadece intikam kaldıysa… O zaman biz de bir çeteden farkımız kalmaz."

Kisaragi bir süre sustu. Parmaklarını masaya ritmik şekilde vurarak düşündü. "Belki de buna ihtiyacımız vardır," dedi sonunda. "Birilerinin bu şehre korku salmasına. Belki de Kozuki'nin bu hâli… bizi ayakta tutar."

Haruki başını iki yana salladı. "Bizi ayakta tutmaz. Bizi bitirir."

Kozuki ortalıkta yoktu. Ekrandaki sunucu, artık bir halk kahramanı olarak anılan Kozuki'den bahsediyordu. "İnsanların yeni öncüsü… O bir ilah gibi görülüyor. Onun eylemleri halkı harekete geçirdi. Devlet binaları yıkıldı, halk sokaklara döküldü."

Miyamoto, şaşkınlığını gizleyemedi. "Harbi bu kadar etkili olduk mu ya?" dedi.

Irva başını hafifçe salladı. "Bu daha başlangıç. İnsanlar nasıl yaptıklarını bilmese de artık gücü kullanabiliyorlar."

Kozuki sessizce köşeden belirdi. Yavaş adımlarla yaklaştBu kadar kişi nasıl öğrenmiş olabilir?"

Haruki ve Kisaragi Kozukinin konuşmasının verdiği şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

Irva bakışlarını kaçırdı, ama konuşmaya devam etti. "Bu gücü kullanmanın başka bir yolu daha olabilir mi ki?"

O an Haruki öne atıldı. "Onu bunu bırakın da, devlete daha sert bir darbe indirmenin zamanı gelmedi mi?"

Kisaragi, elindeki kalemle oynamaya başladı. "Başkana ulaşmak… En büyük darbe o olur," dedi ve gözlerini Kozuki'ye dikti.

Kozuki hafifçe gülümsedi, bakışları karanlıktı. "Size büyük bir sürprizim var. Bekleyin."

O anlık bir sessizlik çöktü. Kozuki ışınlandı.

Miyamoto başını eğdi. "Bir insan bu kadar kısa sürede nasıl değişebilir?"

Kisaragi umursamazca gülümsedi. "Neden bahsediyorsun ya?"

"Olanlardan sonra çok fazla değişti. Eşi ve kızının ölümü onu paramparça etti," dedi Miyamoto.

Irva derin bir nefes aldı, sesi çatallanıyordu. "Yalnızca ailesi olduğunu düşünmüyorum. Annem son zamanlarında artık yüzüne bakamadığım bir kadına dönüşmüştü. Bana bu gücü kullanmam gerektiğini söylüyordu, ama ben istemedim. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Sonra… bana saldırmaya başladı."

Miyamoto, irkilerek ona döndü. "E o zaman niye bize öğrenmek istediğini söyledin ki?"

Irva başını eğdi. "Belki… bu bir soruydu."

Tam o anda Kozuki geri döndü. Elinde kafası yarılmış, baygın bir adam vardı. Başkan. Sarı saçları alnına yapışmış, titrek vücuduyla bir enkaza dönüşmüştü. Bir doksan boylarındaydı, geniş omuzları ve bıyıklı suratıyla eskiden güçlü bir figür izlenimi veriyordu; şimdi ise bir hayaletti.

Irva'nın ağzından bir küfür döküldü. "Has siktir be… ne yaptın sen?!"

Kozuki hafifçe gülümsedi. Gözlerinde bir kıvılcım belirdi. "Sürpriz."

Haruki hızla flash belleği hatırladı. Elini cebine attı. "Has siktir, uyandırın şunu çabuk!"

Başkanın yüzüne su atıldı. Irva, sanki oyun oynar gibi tokatlar savurdu. Başkan irkildi, sonunda gözlerini açtı.

Haruki belleği gösterdi. "Bunun şifresi nedir?"

Başkan sırıttı. "Hiçbir şey bilmiyorum."

Kisaragi sinirle adamın arkasına geçti. Ensesinden yakalayıp başını barın mermer tezgahına yapıştırdı. Kan sesiyle birlikte Haruki geriye sıçradı. "Pisletti lan… lanet olsun."

Miyamoto, sessizce bu sahneyi izliyordu. Gözleri Haruki'deydi.

Başkan sendeleyerek doğruldu. Gülümsemeye çalıştı. "Siz hiçbir şey bilmeyen küçük karıncalarsınız."

Haruki belleği bilgisayara taktı. "İsmini oku."

Başkan başını eğdi. Sinirle fısıldadı: "Orospu çocuğu."

Sonra yükseldi sesi. "Neredeyiz söyleyin! Buradan çıkınca sizi…"

Kisaragi onu susturdu. Sert bir tokat. "Masanda oturup halkın hakkını yerken bize ne yapabileceğini sanıyorsun?!"

Irva, Kisaragi'nin kararlılığından etkilenmişti. Yüzünde bir utanç ifadesi belirdi.

Başkan korkuyordu. Gözleri titriyordu. Kozuki'ye baktı, yalvardı gibi.

Kisaragi döndü, Kozuki'ye onay bekler gibi baktı. Kozuki başını hafifçe salladı.

Başkanın dudakları titriyordu. "Siz… siz ne bok yapabilirsiniz bana?!"

Kisaragi gülümsedi. "Tüm siyasetçiler aynısınız."

Sırtını döndü, yavaşça konuştu. "Sana bir teklifimiz var. Kabul etmezsen seni kendi ölümünle baş başa bırakırız. Ama eğer Eden'i kabul edersen… hiçbir siyasetçi karşına çıkamaz."

Kafasını çevirdi. Elinde parlayan bir muşta vardı. "Senden tek istediğimiz… flash belleğin şifresini söylemen."

Başkan irkildi. Ağzından döküldü: "1… 2… 3… 4…"

Kisaragi kahkahayla güldü. "Koca ülkenin başkanısın ve şifre bu mu? Çok iğrençsin bak sen."

Kozuki, yavaşça adama yaklaştı. Yakasından tuttu. "Şimdi… gitmek istediğin yeri düşün. Ama sakın kaçmaya çalışma. Seni buluruz."

Başkan korkarak ışınlandı. Gözlerini açtığında ıssız, taşlarla çevrili bir çölde yalnızdı. Ve delirmiş gibi gülmeye başladı. Kahkahası yankılandı.

Kozuki sessizce izliyordu. "Orospu çocuğunun biriyle zaman kaybedemeyiz…"

Miyamoto, sessizliği bozdu. "Önce bu adamı nasıl buraya getirdin, onu söyle."

Bir sahne geçişiyle, Kozuki'nin saraya ışınlandığını görürüz. Koridorlardaki muhafızların içinden geçer. Hiçbirine zarar vermez ama tüm bedenlerine o korkunç gücü işler. Sonra başkanın kapısına varır.

Başkan ağlamaktadır. "Lütfen, bana bir şey yapma. Ölmek istemiyorum."

Kozuki, gözlerinde yılların yorgunluğuyla eğilir. "Beni buraya getiren sizlersiniz… ama artık yolumu ben seçiyorum."

Ve başkanın kafasını masaya vurur. Adam bayılır. Kozuki, onunla birlikte ışınlanır.

Barın sessizliği.

Haruki hayranlıkla fısıldar: "Has siktir… çok havalıymış."

Haruki, masanın kenarına oturdu. Bir an düşündü, sonra cebinden Flashbellek'i çıkarıp masanın ortasına koydu. "Artık açsak mı?" dedi.

Barın içi sessizleşti. Kimse hareket etmedi. Miyamoto bile televizyondan gözünü ayırdı. Sessizlik rahatsız edici bir noktaya varınca Haruki sinirle etrafına bakındı.

"Ne var be? Niye böyle bakıyorsunuz?" dedi.

Kisaragi dudak kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle ona döndü."Peki ya hiç açmazsak?" dedi sakince.

Masadakilerin meraklı bakışlarını süzdü, sonra yavaşça devam etti: "Hırsızlıktan öğrendiğim tek bir şey varsa, herkesin malına dokunulmaması gerektiğidir. Belki bazı sırlar, açılmasa daha iyi olur."

Haruki kaşlarını kaldırdı. "Bu kadar uğraştıktan sonra mı? Hadi ama!" dedi ve heyecanlı bir şekilde Flashbellek'i alıp bilgisayara taktı.

Kisaragi omuz silkti, gülümseyerek. "Tamam, ama sorumluluk sizde," dedi.

Ekran bir anda açıldı. Önlerinde binlerce onlarca belirdi. Haruki'nin kaşları kalktı, Miyamoto yaklaşarak baktı. Her klasörün içinde fotoğraflar vardı. Beyaz saçlı bir adam, yanında eşi, küçük kızı ve kucağında bir erkek bebek. Dondurulmuş birer anı gibiydiler.

Kisaragi kahkaha attı. "Şu kadar şifre kırdık, bu kadar uğraştık… ve karşımıza çıkan şey dümdüz bi adam mıymış? En fazla ne yapabilir ki?" dedi.

İrva, Kisaragi'nin ensesine bir şaplak indirdi. "Nazar değecek, deme öyle!" dedi gülerek.

Haruki başını iki yana sallayıp gülmeye başladı. "Bütün bu hengâme, bütün bu tehlike… ve karşımıza bir aile albümü çıktı."

Kozuki masanın diğer ucunda sessizce oturuyordu. Gözlerini ekrandan ayırmadan, kısık bir sesle konuştu: "Sadece… bir açıklaması olmalı."

Miyamoto omzuyla hafifçe Kozuki'ye vurdu, yumuşak bir gülümsemeyle, "Bence tatlıymış," dedi.

Ekrandaki fotoğraflar hâlâ yanıyordu; bir aileye ait, yıllar öncesinden kalma mutlu anlar. Ve o masada oturan herkesin yüzünde farklı bir ifade vardı, kimi için basit bir sır, kimi içinse yeni bir kapının eşiği.

Bu olayların ardından bir gün geçmiştir.

Barda, her zamanki loş ışıkların altında Kozuki ve ekibi yeniden bir aradaydı. Artık herkes barda kalıyordu. Masanın etrafında oturmuş, ellerinde içkileriyle, gündelik bir sıcaklık içinde sohbet ediyorlardı. Ancak bu kez, içten içe yeni bir merak dalgası doğmuştu. Miyamoto, hafifçe öne eğilerek Kisaragi'ye döndü.

"Kisaragi bu arada sen kullanmayı nereden öğrendin"

Bu soru, diğerlerinin de aklına hiç gelmemişti ve aniden merakla soruyu dinelmeye odaklandılar. Tüm gözler, artık Kisaragi'ye dönmüştü.

Kisaragi hafifçe gülümsedi. Barın arkasına geçti, oradaki altın Buda heykelini aldı ve kozukiye fırlattı.

Kozuki, heykeli yakaladı ve gözleri bir anda büyüdü.

"Hassiktir... O sen miydin?!" dedi şaşkınlıkla.

Haruki, hala olayın ne olduğunu kavrayamamıştı. Şaşkın bir şekilde etrafına bakındı.

"Biri bana anlatabilir mi? Ne oluyor ya?!"

O an, sahne ağır çekime geçer gibi sessizleşti. Zihinler geçmişe, o karanlık ama gösterişli güne döndü.

FLASHBACK

Bordo kadifelerin örtü gibi yayıldığı, lüksün ve züppeliğin hüküm sürdüğü bir müzayede salonu... Gümüş tepsiler, kristal şamdanlar ve pahalı parfümlerin havaya karıştığı, zenginliğin rutubet gibi sarktığı bir ortam...

Sıra, paha biçilemeyen altın Buda heykeline gelmişti. Kalabalık heyecanla fısıldaşıyor, teklif sesleri birbirini kovalıyordu. Tam o an, Kisaragi harekete geçmişti. Heykeli almak üzereyken, aniden biri... Kozuki... ortama sızmış, bir gölge gibi belirmişti. Kozuki'nin vücudu, Kisaragi'nin içinden geçerken, Kisaraginin çalmak üzere olduğu heykeli kozuki çalmış ve gitmişti. Barda Irva bir anda heyecanla ayağa kalktı. Şaşkınlıkla bakıyordu.

"Bir saniye… Sen zengin misin?!"

Kisaragi omuz silkerek hafifçe gülümsedi.

"Aslında onu çalıyordum. Ne olur ne olmaz diye altında takip çipi vardı."

Bu söz ortamı kahkahaya boğdu. Bir anda herkes neşelenmişti. Irva, hafifçe Kisaragi'ye doğru yaklaştı. Gözlerinde eğlenceli bir parıltı vardı.

"Demek ki o koca Kisaragi... istediği her şeye sahip olabilen bir hırsızmış."

Kisaragi de Irva'ya bir adım attı. Bakışları, flörtöz ve meydan okuyan bir sıcaklıktaydı.

"Aslında... şu an istediğim her şeye sahibim."

O sırada Kozuki'nin gözleri televizyona kaydı. Ne gördüğü belli değildi ama yüz ifadesi değişmişti. Ciddiyetle ayağa kalktı. Tepeyi işaret etti.

"Hey... herkes tepeye gelsin.

Haruki stresli bir şekilde "Hey ben ne yapıcam derken kisaragi Harukiyi de alır ve tepeye çıkarlar. Ancak bu, sıradan bir tepe değildi. Önceden çimenlerle bezeli, huzur kokan, şehre yukarıdan bakan o tepe… artık karanlığın kalbinde bir yara gibiydi.

Gökyüzü siyaha çalan kurşun grisi bulutlarla kaplıydı. Ay, solgun bir mezar taşı gibi gölgeler arasında kaybolmuştu. Tepeden aşağı bakan ekip, manzarayla karşı karşıya kaldı. Şehir... artık tanınmaz haldeydi.

Eskiden pırıl pırıl ışıkların süslediği sokaklar, şimdi küllere bürünmüştü. Evlerin bir kısmı yıkılmış, bazıları alev alev yanıyordu. Elektrik direkleri devrilmiş, arabalar ters dönmüş, camlar kırılmıştı. Şehir, nefesini tutmuş bir ceset gibi yatıyordu.

Ve bu harabenin ortasında, Kozuki… ellerini iki yana açmış, göğe meydan okurcasına kahkaha atıyordu.

"Görüyor musunuz?! Bu bizim eserimiz."

Gözlerinde bir çılgınlık vardı. Ama aynı zamanda, bir hakikat de taşıyordu. Bu artık onların dünyasıydı.

Geriye yalnızca sessizlik kalmıştı.

Tarih: 05 Ağustos 2025 – Quantus %25

More Chapters