Ficool

Chapter 6 - Bölüm 6

Naya, Mihrez'in yatak odasında volta atıyordu. Adımları düzensizdi; kimi zaman hızlanıyor, kimi zaman olduğu yerde durup derin bir nefes almaya çalışıyordu. Oda genişti ama ona dar geliyordu. Duvarlar, tavan, hatta hava bile Mihrez'i hatırlatıyordu.

Az önce aralarında yaşanan çekimi düşündükçe yüzü kızarıyor, kalbi sıkışıyordu. Gözlerini kapadığında o bakışlar yeniden canlanıyordu; çok yakından, fazla gerçekti. Kendinden utanıyordu. Onun bir cin olması, kadim bir eşi bulunması... Tüm bunlar, yaptığı şeyin ağırlığını acımasızca yüzüne vuruyordu. Buraya ait olmadığını her düşünüşünde, göğsünde ince bir sızı hissediyordu. Yatağın kenarına yaklaşmadı. Sanki dokunsa, her şey daha da gerçek olacakmış gibi korkuyordu. Ellerini sıkıca birbirine kenetledi.

Nasıl yaptım ben bunu?
Kendime nasıl bu kadar saygısız davrandım?
Buradan nasıl gidebilirim? Sorular zihninde yankılanıyor, cevap bulamadan birbirine çarpıyordu. Boğazı düğümlendi. Başını hafifçe kaldırıp tavana baktı, gözleri doluydu.

Allah'ım, bana yardım et...

Düşünceler içinde boğulurken kapı aniden çalındı. Naya irkildi. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Kapıya baktı, nefesini toparlamaya çalıştı ama başaramadı.

Kapı aralandı ve hizmetçi kız içeri girdi. Başını eğmişti; saygılı ama aynı zamanda tedirgin bir hali vardı.

Naya'yı süzerken gözlerinde bastırmaya çalıştığı bir merak parladı.

"Leydim," dedi yumuşak ama titrek bir sesle, eğilerek. "Mihrez sizi taht odasında bekliyor. Yolu bilmediğiniz için size eşlik etmemi istedi."

Naya şaşkınlıkla baktı. Söylenenleri birkaç saniye anlamlandıramadı.

Taht odası... Mihrez... Her şey bir anda çok hızlı ilerliyordu. Kalbi yeniden hızlandı.

"Neden?" diye geçirdi içinden ama sesi çıkmadı. Sadece hizmetçi kıza bakabildi; bakışlarında hem soru hem de kaçma isteği vardı.

Hizmetçi kız, Naya'yı odanın ortasına doğru yönlendirdi. Aynaların önünde durduklarında Naya başını çevirdi; yansımasına bakmak istemiyordu. Aynada gördüğü kadın, bu sabah uyanan kişi değildi.

Sandıklardan biri açıldı. Ağır bir kumaş sesi odayı doldurdu.

"Bu... cinler âlemine özgü bir dokumadır," dedi hizmetçi kız, elindeki elbiseyi dikkatle tutarak. "Sadece saraya layık olanlar giyer."

Bordo tonlarındaki elbise ışığı içine çekiyor gibiydi. Kumaş hem yumuşak hem de ağırdı; Naya'nın üzerine yerleştirildiğinde omuzlarına bir sorumluluk yüklenmiş gibi hissettirdi. Hizmetçi kız, korsenin iplerini bağlarken elleri hafifçe titriyordu.

Naya bunu fark etti.
"Korkuyor musun?" diye sormak istedi ama vazgeçti. Zaten cevabı gözlerdeydi. "Size bakmak... zor," dedi kız aniden, ağzından kaçırmış gibi. Hemen başını eğdi. "Yani— alışık olmadığımız bir şey bu."

Naya cevap vermedi. Elbisenin bedeniyle uyumlanışını hissediyor, nefes alışını ayarlamaya çalışıyordu. Korsenin sıkılığı, kalbinin atışını daha belirgin kılıyordu.

Saçları özenle tarandı. Bir kısmı arkadan toplanırken, kalan teller omuzlarına döküldü. Hizmetçi kız her dokunuşta daha da sessizleşiyor, sanki yanlış bir hareket yapmaktan korkuyordu.

Sonra siyah taç getirildi.

Taç başına yerleştirildiği anda Naya'nın içi ürperdi. Soğuktu. Gerçekti. Kaçamayacağı kadar gerçek.

Boynuna takılan kırmızı kolyeyi hissettiğinde nefesi kesildi. Parmakları istemsizce kolyeye dokundu. Tanıyordu. Mihrez'in ona çocukken verdiği, sıradan bir hediye gibi görünen ama hiç çıkarmadığı kolye...

"Bu kolye..." dedi hizmetçi kız, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. "Mührün bir parçası sayılır." Naya gözlerini kapadı. Bir anlığına her şeyin ağırlığı omuzlarına çöktü.

Artık hazırdı.

Hizmetçi kız geri çekildi, başını eğdi. Bu kez bakışlarında yalnızca korku yoktu; saygı da vardı. "Taht odası sizi bekliyor, kraliçem," dedi.

Naya derin bir nefes aldı. Aynaya hâlâ bakmadı.


Kapı açıldığı anda Naya'nın kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu.

Eşiğin önünde duran varlık, hizmetçi kızdan ya da saraydaki diğer cinlerden çok farklıydı. Uzun, hareketsiz ve ürkütücüydü. Koyu renk zırhı loş ışığı yutuyor, üzerindeki kadim semboller gölgelerin içinde kayboluyordu. Yüzü tam seçilmiyordu ama gözleri...
O gözler Naya'yı görür görmez kilitlenmişti.

Naya istemsizce bir adım geri çekildi. Nefesi sıkıştı.
Bakışlarını hızla hizmetçi kıza çevirdi.

"Bu da ne?" diye fısıldadı. Sesi titriyordu. "Bu... bu kim?"

Hizmetçi kız hemen öne çıktı. Yüzünde saygılı ama ciddi bir ifade vardı. Gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu.

"Korkmayın, kraliçem," dedi yumuşak ama net bir sesle. "Ben buradan sonra size eşlik edemem." Naya'nın gözleri büyüdü.
"Ne demek eşlik edemezsin?"

Hizmetçi kız başını eğdi.
"Bundan sonrası taht salonunun yolu. Oraya yalnızca Padişah'ın görevlendirdiği koruma cinler eşlik eder."
Sonra başını kaldırdı, bakışları ilk kez ürkekti. "O, sizin korumanız."

Naya yeniden kapıdaki cine baktı.
Varlığıyla odayı dolduruyordu. Ne ileri geliyor ne de geri çekiliyordu. Sanki zaman onun etrafında yavaşlamıştı.

Hizmetçi kız son bir kez konuştu:
"Sizi güvenle taht salonuna götürecek. Kimse size zarar veremez. Kimse..."

Sözlerini bitiremeden geri çekildi.

Kapı sessizce kapandı.

Naya yalnız kaldı.

Koruma cin, başını çok hafif eğdi. Bu bir selamdan çok, bir bildiriydi. Ve yürümeye başladı.

Koridor, Naya'nın odasından çok daha karanlıktı.

Taş duvarlar yükseldikçe yükseliyor, meşalelerin titrek ışığı gölgeleri olduğundan uzun ve tehditkâr gösteriyordu. Ayak sesleri yankılanıyordu; Naya'nınkiler hafif ve düzensiz, koruma cininkiler ise ağır ve ölçülüydü. Her adımı önceden hesaplanmış gibiydi.

Naya, onun hemen arkasında yürüyordu.
Ne kadar uzak durmaya çalışsa da varlığını ensesinde hissediyordu.
Arada bir, istemsizce bakışlarını yerden kaldırıyor, cine bakmamaya yemin etmiş gibi tekrar önüne çeviriyordu.

Kalbi hızlı atıyordu.


Her köşe başı, her karanlık girinti yeni bir korku fısıldıyordu zihnine.

Burada bana bir şey olursa... kim durdurabilir?
Gerçekten korumak için mi, yoksa...

Koruma cini tek kelime etmiyordu. Ne bakıyor ne de başını çeviriyordu. Sanki Naya'nın varlığı bile onun için sadece bir görevdi. Bu sessizlik, konuşmaktan çok daha ürkütücüydü.

Koridor boyunca asılı duran tablolar Naya'nın dikkatini çekti. Bazıları tanımlayamadığı yaratıkları, bazıları ise savaş sahnelerini betimliyordu. Kan, ateş ve mühürler...
Bu âlem, onun ait olmadığı kadar eski ve acımasızdı.

Bir süre sonra koridor genişlemeye başladı.
Hava değişti.
Sanki nefes almak zorlaştı.

Koruma cini aniden durdu.

Naya da durmak zorunda kaldı. Kalbi bir anlığına boğazına sıçradı.
Başını kaldırdı. Karşısında devasa kapılar vardı.

Taht salonu.

Kapılar siyaha yakın koyu bir renkteydi, üzerlerinde ince ince işlenmiş semboller parlıyordu. Kapıların kendisi bile canlıymış gibi bir ağırlık yayıyordu etrafa. İçeriden boğuk sesler geliyordu; fısıltılar, ayak sesleri, bastırılmış merak...

Naya'nın avuç içleri terledi.
Bir adım daha atarsa, geri dönüşü olmayan bir eşiği geçeceğini hissediyordu.

Koruma cini bu kez ona döndü.
Göz göze geldiler.

Naya'nın içi buz kesti.

Cin, başını çok hafif eğdi. Ne tehditkâr ne de yumuşaktı. Sadece kesin. Kapılardan biri yavaşça aralandı.

Salonun içinden yayılan ışık, Naya'nın yüzüne vurdu. O an, içeride kaç çift gözün ona çevrileceğini düşündü.
Mihrez'i düşündü.
Kadim eşi düşündü.
Ve kendi insan kalbini...

Şimdi değil, dedi kendine. Şimdi düşmemeliyim.

Derin bir nefes aldı.

Koruma cini kapının önünde durdu, yol verdi.

Ve Naya, titreyen ama kararlı adımlarla taht salonuna doğru ilerledi.

Naya ilerlerken üzerindeki bakışları hissediyordu. Meraklı gözler, fısıltılar... Ama hepsi bir anda anlamsızlaştı.

Gözleri onunla kesişti.

Mihrez.

Zaman sanki yavaşladı. Siyah... siyahın tüm tonları üzerindeydi. Pelerini karanlık gibi omuzlarından dökülüyordu, yalnızca düğmeleri bordo renkti. Gücü duruşunda saklıydı; oturduğu yerden bile salonu yönetiyordu.

Naya, onu ilk kez bu kadar dikkatle incelediğini fark etti. Alev alev yanan gözleri bir an bile kaçmıyordu. Sivri kaşları, keskin burnu... Kaslarla kaplı bedeni, geniş omuzları, ince beli... Kendini toparlamaya çalıştı.


Naya, kendine gel.

Ama Mihrez de bakıyordu. Sadece bakmıyor; ölçüyor, tartıyor, sahipleniyordu. Gözleri Naya'nın yüzünde gezindi, sonra korsenin sınırlarında takılı kaldı. Terlediğini hissetti.

Naya'nın nefesi düzensizleşti. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Mihrez bunu fark etti. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade belirdi; zaferle sabır arasında bir yerde.

Bakışmaları uzadıkça salondaki herkes susmuştu. Kimse araya girmeye cesaret edemiyordu. Mihrez elini uzattığında Naya'nın kalbi göğsünü yaracak gibi attı. Elini tuttu. Mühür yandı.

Acı, bileğinden koluna doğru yayıldı. Dişlerini sıktı ama çığlık atmadı. Mihrez onu yanına çekti. Bu hareketle herkes mührü net biçimde gördü.

Artık inkâr edilemezdi.

Salon hâlâ fısıltılarla doluydu.

Naya, Mihrez'in yanında dururken üzerindeki bakışların ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Merak... kuşku... öfke... hayranlık... Hepsi aynı anda üstüne çöküyordu. İnsan olduğunu biliyorlardı. Bunu saklamıyordu. Ama mührü görmüşlerdi.

Ve bu, her şeyden daha sarsıcıydı.

Mihrez bir adım öne çıktı.

Salon, onun hareketiyle birlikte sessizliğe gömüldü. O an, sadece varlığıyla bile hüküm süren bir padişah olduğunu bir kez daha gösteriyordu. Omuzları dik, bakışları sertti. Pelerini ardında ağır ağır dalgalanırken sesi, salonun en kuytusuna kadar ulaştı.

"Cinler âlemi," dedi.
Sesi ne bağırıyordu ne de yumuşaktı. Ama herkesin kanını titretecek kadar kesindi.

Naya, istemsizce nefesini tuttu.

"Bugün burada bir ilan için toplandınız."
Kısa bir duraksama verdi. Bakışlarını kalabalığın üzerinde gezdirdi.
"Ve bu ilan, tartışmaya açık değildir."

Fısıltılar tamamen kesildi.

Mihrez, elini Naya'ya doğru uzattı.

Naya, bir an tereddüt etti. Sonra elini onun avucuna bıraktı. Mihrez'in parmakları kendi parmaklarının etrafında kapandığında mühür yeniden hafifçe ısındı. Salon bunu fark etti. Bir uğultu dalga gibi yayıldı ama Mihrez tek bir bakışıyla susturdu.

"İnsan âleminden gelen Naya," dedi.
"Benim mühürlü eşimdir." Sözler, taş gibi yere düştü.

Bazıları başını eğdi.
Bazıları gözlerini kaçırdı.
Bazıları ise inanamayan bakışlarla Naya'ya baktı. "Bu âlem," diye devam etti Mihrez, "kurulduğu günden bu yana mühürlü eşini bulamamıştı."
Sesi biraz daha sertleşti.
"Ta ki bugüne kadar."

Naya'nın kalbi deli gibi atıyordu. Dizlerinin titrediğini hissediyordu ama duruşunu bozmadı. Mihrez'in yanında, onun gölgesinde değil—yanında durduğunu göstermek ister gibi başını dik tuttu. "Onu kraliçem olarak ilan ediyorum," dedi Mihrez.
"Adı bundan böyle bu sarayda saygıyla anılacak. Emirleri benimkilerle eşdeğerdir."

Salonda bir hareketlenme oldu. Kimi cinler diz çöktü, kimileri başını eğdi. Ama herkes aynı fikirde değildi. Bunu Naya da hissediyordu.

Mihrez bunu da görüyordu.

"Onu korkutmayı," diye ekledi, sesi tehditkâr bir soğukluğa bürünerek,
"ona saygısızlık etmeyi ya da varlığını sorgulamayı düşünen olursa..."

Bakışları sertleşti.

"...sonunun ne olacağını benden iyi bilirsiniz."

Bu bir uyarı değil, bir hükümdü.

Mihrez, son kez konuştu:
"Yeni kraliçeniz Naya'dır."

Bir anlık sessizlik oldu.

Bu sessizlik huzurdan değil, yaklaşan bir felaketten doğmuştu.

Naya kalabalığın içinden yükselen huzursuzluğu hissetti. Bakışlar aynı noktaya kaydı. Fısıltılar yarım kaldı. Ve sonra, ağır adımlarla biri öne çıktı.

Kadim eş...

Durdu.

Yüzü solgundu ama gözleri ateş gibi yanıyordu. Gururu paramparça edilmiş, öfkesi kontrolsüz bir hâle gelmişti. Her adımıyla salon biraz daha geriliyordu.

"Bir insan..." dedi boğuk bir sesle.
Sanki kelimeyi ağzında çiğniyordu.
"Bunca yılın ardından... bir insan mı?"

Bakışları Mihrez'e döndü.


"Beni böyle mi silecektin?" diye sordu. "Bir mühürle mi?"

Cevap gelmedi.

Bu sessizlik onu daha da kudurttu.

Kadim eş başını yavaşça Naya'ya çevirdi. İlk kez göz göze geldiler. Naya, o bakışta sadece nefreti değil; aşağılanmışlığı, kaybedilmiş bir hayatın öfkesini gördü.

"Demek sensin..." dedi kadın.
Sesi tehlikeli biçimde alçalmıştı.
"Her şey senin yüzünden."

Bir adım attı.

Salondaki herkes nefesini tuttu. Mihrez'in omuzları gerildi ama henüz müdahale etmedi. Sanki olacakları biliyor, yine de son ana kadar bekliyordu.

Kadim eşin eli titredi.
Kendini tutmaya çalışıyordu.

Ama başaramadı.

"Beni yok ettin!" diye haykırdı.
Ve elini kaldırdı.

Tokat patladı.

Ses, taş duvarlara çarpıp geri döndü. Naya'nın başı yana savruldu. Yanağında yanan acıdan çok, kalbinde kopan sarsıntı vardı. Bir adım geriye sendeledi ama düşmedi.

Salon buz kesti.

Kadim eşin nefesi düzensizdi. Ne yaptığını o an anlamış gibiydi ama artık çok geçti.

Ve işte tam o anda—

Tokadın sesi salonda yankılanırken Mihrez harekete geçti.

Bu bir öfke patlaması değildi.
Bu, çoktan verilmiş bir kararın sessizliğiydi.

Kadim eş ikinci bir adım atamadan Mihrez onu bileğinden yakaladı. Tutuluşu sertti ama savruk değildi. Tek bir hamleyle kadını kendine doğru çekti ve hiç zorlanmadan duvara savurdu. Taş duvar, çarpmanın şiddetiyle inledi.

Kadın yere yığıldığında nefesi kesilmişti.

Salon donmuştu.

Naya olduğu yerde kaldı. Yanağı hâlâ yanıyordu ama acıyı bastıran şey, az önce tanık olduğu güçtü. Mihrez'in yüzünde öfke yoktu. Kesinlik vardı.

"Yeter," dedi.

Sesi yükselmedi.
Ama o tek kelime, salonun tamamını susturdu.

Kadim eş başını kaldırmaya çalıştı. Gözleri doluydu ama bakışı hâlâ zehirliydi.
 "Bir insan için..." diye hırladı. "Beni böyle mi silecektin?"

Mihrez bir adım attı.
Kadının önünde durdu.

"Bir insan için silinmedin," dedi. "Kendi yerini kendin kaybettin."

Bakışlarını Naya'dan ayırmadan devam etti:
"Kraliçeme el kaldırdın."

Bu kelime—kraliçem—salonda yankılandı.

"Artık eşim değilsin," dedi Mihrez.
"Unvanın düşürülmüştür. Bu saraydan sürgün ediliyorsun. Bir daha buraya adım atmayacaksın."

Kadim eş bir şey söylemek istedi ama sesi boğazında kaldı. Mihrez başını bile çevirmeden emretti:


"Alın onu."

Asker-cinler kadını yerden kaldırdı. Direndi, bağırdı, Naya'ya lanetler savurdu ama sesi kapılar kapanırken taş duvarların içinde kayboldu.

Kapılar kapandı.

Salon sessizdi.

Mihrez yavaşça Naya'ya döndü. Bakışları sertti ama ilk kez içinde başka bir şey vardı—kontrol altında tutulan bir endişe.

Elini uzattı.

Naya tereddüt etmedi. Elini onun avucuna bıraktı.

Ve herkes anladı:
Bu kraliçe sadece ilan edilmemişti.
Korunmuştu.

Mihrez hiçbir şey söylemedi.
Ama bakışlarını salonun üzerinde gezdirdi. İlk diz çökenler geri çekildi.
Ardından diğerleri.

Kimse kalmak istemiyordu.

Mihrez sinirli bir hareketle elini saçlarının arasından geçirdi. Göğsü hâlâ hızlı hızlı inip kalkıyordu. Kadim eşinin yaptıkları zihninde dönüp duruyordu; öfke, hayal kırıklığına karışmıştı.

Naya bir süre onu izledi. İlk kez bu kadar sert, bu kadar kontrolsüz görüyordu onu. "Sürgün..." dedi sessizce. "Bunu neden yaptın, Mihrez?"

Mihrez cevap vermeden önce bir adım attı. Ardından bir adım daha. Aralarındaki mesafe kapandığında Naya istemsizce nefesini tuttu.

"Sana dokundu," dedi Mihrez. Sesi alçaktı ama tehditkârdı. "Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?"

Naya başını iki yana salladı.
"Ben senin savaşın değilim," dedi kararlı ama çatlayan bir sesle. "Bu dünya bana ait değil. Ben—"

"Sözünü bitirme," diye kesti Mihrez. Elleri Naya'nın omuzlarına yerleşti; tutuşu sertti ama sanki onu sabit tutmaya çalışıyordu.


"Buraya ait değilsen bile," dedi dişlerinin arasından, "mühür seni buraya bağladı."

Naya gözlerini ondan kaçırdı.
"Bu bir kader değil," dedi fısıltıyla. "Bu bir zorunluluk."

Mihrez'in yüzü gerildi. Bir anlık sessizlik oldu.
"Hayır," dedi sonunda, kesin bir tonla. "Bu kader. Ve

sen bunu kabul etsen de etmesen de... benimle burada yaşayacaksın."

Elini tuttu. Naya karşı koymadı bu kez daha yumuşak ama kaçınılmaz bir tutuştu.

Birlikte taht odasından çıktılar.

Yatak odasına girdiklerinde Mihrez üzerindekileri çıkarmaya başladı.

Naya bir an onu izledi. Sonra kendine kızarak sesini yükseltti:
"Ne yapıyorsun sen? Çık dışarı. Burada giyinemezsin."

Mihrez kısa bir nefes verdi, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
"Burası benim odam," dedi. "Sen de—"

"Henüz eşin değilim," diye kesti Naya. Bakışlarını kaçırdı.

Mihrez adım adım yaklaştı. Naya geri çekildi; yatağın kenarına gelene kadar durmadı. Tam yaklaşacakken Mihrez durdu.

Bir an yüzünü eğdi.
Yorgundu. Bu, inkâr edilemezdi. "Bugün yeter," dedi kısık bir sesle. "Sabah devam ederiz."

"Neyin var?" diye sordu Naya istemeden.

"Seni ilan etmem... kadim eşimi sürgün etmem... konseyi ayağa kaldırdı," dedi.
"Bu gece savaş konuşuluyor. Dinlenmem gerekiyor."

Kadim eş.
Kelime, Naya'nın içinde istemsizce yankılandı.

Bu kadar basit söylenmesi canını acıttı.
Bir zamanlar onunla paylaştığı bir hayat, bir bağ, bir geçmiş... Mihrez bunu tek bir nefesle dile getirmişti.

Onu benim yüzümden sürgün etti, diye düşündü.
Ve bu düşünce, beklemediği bir hisle çarpıştı. Kıskançlık.

Naya irkildi.
Bu duyguyu kendine yakıştıramadı.
Öfke demek istedi, rahatsızlık demek istedi... ama değildi.

Onun hayatında bir başkasının bu kadar gerçek olması,
kalbinde açıklayamadığı bir sızı bırakmıştı. Bakışlarını kaçırdı.
Bu hissi bastırdı.
Adını koymadı.

Çünkü adını koyarsa,
orada kalacağını biliyordu.

Üstsüz halde yatağa uzandı.

Naya olduğu yerde kaldı.
Kalbi "git" diyordu. Aklı ise "şimdi değil". Mihrez gözlerini kapatmadan önce mırıldandı:
"Orada durma."

Bir emir değildi.
Bir davet de sayılmazdı.

Naya sessizce geceliğini giydi. Yatağın kenarına uzandı; aralarında mesafe bırakarak.

Mihrez kolunu uzattı ama çekmedi.
Sadece varlığını hissettirdi.

Naya gözlerini tavana dikti.
Bu bir kabulleniş değildi.
Sadece... bu geceyi atlatmaktı.

Sabah geç uyandılar.

Naya kıpırdayamadı; neredeyse tüm bedeni Mihrez'in üzerindeydi. Nefesi düzenliydi ama kendisininki değildi.


Ben ne yaptım... diye geçirdi içinden. Buradan nasıl kalkacağım şimdi?

Yavaşça doğrulmaya çalıştı.

Ama Mihrez belinden yakalayıp onu kendine çekti.


"Beni izlediğine göre," dedi uykulu ama kendinden emin bir sesle, "beğenmiş olmalısın." "Saçmalama," dedi Naya aceleyle, yüzünü çevirerek. Utancı, teninden daha sıcaktı. Mihrez bu hâlini seviyordu.
Ama bunu söylemedi.

Tam o anda saray sarsıldı.

Bir patlama.

Naya irkilerek Mihrez'e sarıldı. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.
 Mihrez'in yüzünde ise o tanıdık, karanlık ifade belirdi.

"Beni bekle," dedi. "Sakın dışarı çıkma."

Ve gözden kayboldu.

Bir süre sonra Mihrez sarayın kapısındaydı.
Beklediği olmuştu. Konsey savaş ilan etmişti.

Elçi bağırarak konuştu:
"Padişahım! Kızı bize teslim edin! Lanetli seçilmiş uğursuzluk getirir! Karar —"

Mihrez başını hafifçe yana eğdi.
"Karar mı?" dedi sakince. "Bu kelimeyi dikkatli kullan."

Elçi bir an duraksadı ama geri adım atmadı.
"Kadim düzen tehdit altında," dedi. "Savaş kaçınılmaz. Konsey—"

"Konsey," diye tekrarladı Mihrez.
Bir adım attı.
"Bana savaş ihtimalinden mi söz ediyorsun?"

Elçi yutkundu.
"Biz sadece—"

"Hayır," diye kesti Mihrez. Sesi hâlâ sakindi.
"Beni uyarmıyorsun. Beni deniyorsun."

Bir anlık sessizlik oldu.

"O konseyi kim kurdu, hatırlıyor musunuz?" diye devam etti.
"Kim onlara konuşma hakkı verdi? Kim onları bu sarayın içine aldı?"

Elçi cevap veremedi.

Mihrez yaklaştı.
"Yanlış kapıya geldiniz," dedi alçak bir sesle.
"Ve yanlış kişiyi tehdit ettiniz." Gerçek suretine büründü.
Karanlık yayıldı.

Elçi ve askerler bir an vardı, bir an yoktu.

"Temizleyin burayı."

Odasına döndüğünde Naya'yı yerde ağlarken buldu.

Onu görünce ayağa fırladı, boynuna sarıldı.
"Neredeydin?" dedi titreyerek. "Kimdi onlar?"

Mihrez saçlarını okşadı.
"Korkma," dedi. "Önemsiz kişilerdi." Naya başını göğsünden çekti.
Üzerindeki kokuyu fark etti. "Git yıkan," dedi sessizce. "Çok kötü kokuyorsun."

Mihrez bu kez gerçekten güldü.
"Peki."

Duştan çıktığında odanın havası değişmişti. Bakışları kesişti.

Mühür, Naya'nın teninde sessizce yanıyordu. "Hissediyorsun, değil mi?" dedi Mihrez. "Bağımızı..."

Naya cevap vermedi.

Ama kalbi...
ilk kez susmuyordu.

"Benim ol, Naya..." dedi Mihrez. Sesi alçak, sabırsızdı. "Sabrım kalmadı."

Naya'nın kalbi göğsünde çarpıyordu. Geri çekilmek ister gibi oldu ama bakışlarını ondan alamadı. İçinde bir ses kaçmasını fısıldıyordu; başka bir ses ise çoktan susturulmuştu.

"Mihrez..." dedi kısık bir sesle. "Düşünmeme izin ver, ne olur. Korkularım hâlâ geçmedi."

Mihrez cevap vermedi. Ona yaklaştı. Kollarını yavaşça Naya'nın etrafına sardı. Nefesi boynunda dolaşırken sesi kulağına fısıltı gibi aktı:

"Seni istiyorum, Naya. Sen de beni istiyorsun. Bedenin bana çoktan cevap veriyor. Şu an, tam burada... benimle ol."

Sözleri, cinlerin vesveseleri gibi zihninin içinde yankılandı. Naya gözlerini kapattı. Mantığı susmuştu; kalbi ve bedeni konuşuyordu artık. Direnmenin anlamı kalmamıştı.

Gözlerini açtığında Mihrez'in bakışlarıyla karşılaştı.

O an dudakları buluştu.

Zaman anlamını yitirdi. Gece, onları sessizce içine aldı.

Sabahın ilk ışıkları sızarken Naya'nın bedeni yorgunluktan kıpırdayamaz hâle gelmişti. Ama yorgunluk sadece bedensel değildi; içinde de ağır bir teslimiyet vardı.

Mihrez, uyurken onu izlediğini fark etti. Yüzündeki huzur, kalbine tuhaf bir sıcaklık yaydı. Saçlarını okşadı. Onu seviyordu. Kabullenmişti... hatta sevmeye başlamıştı.

O anlarda Naya, ona henüz bir çocuk istemediğini, hazır olmadığını fısıldamıştı. Mihrez bu sözleri zihninin derinliklerine hapsetmişti. Zamanı gelince olacağını bilerek.

Naya gözlerini açtığında Mihrez'in gözleriyle karşılaştı.

"Uykucu güzelim, sonunda uyandın." dedi gülümseyerek. Dudaklarına kısa bir öpücük kondurdu. "Bir tur daha ister misin?"

Naya'nın gözleri büyüdü. "Mihreeez!"

Mihrez kahkaha attı. "Biliyorum, seni gece biraz zorladım. Şaka yapıyorum, aşkım. Ben şimdi toplantıya gidiyorum. İstediğin zaman kalkarsın."

Mihrez kahkaha attı.

"Biliyorum, seni gece biraz zorladım. Şaka yapıyorum, aşkım. Ben şimdi toplantıya gidiyorum.

İstediğin zaman kalkarsın."

Kapı kapandığında odada yalnız kaldı.

Naya gülümsedi, gözlerini huzurla kapadı... ama uyku gelmedi.

Gecenin görüntüleri zihninde bir bir canlandı.

İlk kez bir cine dokunmuştu.

İlk kez bedenini, korkuyla arzunun birbirine karıştığı o anlarda bir başkasına teslim etmişti.

Acemiliğini hissetmişti.

Nerede duracağını, ne isteyip ne istemediğini bilememişti.

Ama Mihrez...

Her anı kontrol altına almıştı. Onu yönlendirmiş, acele ettirmemişti. Sertti ama dağınık değildi. Sahipleniciydi ama kaybolmasına izin vermemişti.

Bu düşünce içini ürpertti.

"Ben ne yaptım..." diye geçirdi içinden. "Gerçekten istedim mi... yoksa sürüklendim mi?"

Kalbi sıkıştı. Mihrez'in kollarındaki güven hissiyle, az önceki korkusu birbirine karıştı. Hangisi gerçekti, ayırt edemiyordu.

Tam yeniden uykuya dalmaya çalışırken—

Odanın havası aniden ağırlaştı.

Ama... odanın havası bir anda değişti.

Sanki duvarlar nefes almayı bırakmıştı. İçine açıklayamadığı bir huzursuzluk çöktü. Kalbi hızlandı. Yataktan fırladı, kapıya koştu—kilitliydi.

Balkona yöneldi. Kapalıydı.

Arkasında bir kıpırtı hissetti.

Ayna dalgalandı.

Naya yavaşça döndü.

Kadim eş, aynanın içinden ona bakıyordu. Dudaklarında sakin, tehditkâr bir gülümseme vardı. "Burada biteceğini mi sandın?"

Naya geri çekildi.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.

Aynadan gözlerini ayırmamaya çalışıyordu ama bedeninin verdiği tepkiyi durduramıyordu.


İçgüdüleri kaç diyordu.

Tam arkasını dönecekken—

Oda yer değiştirdi.

Ayaklarının altındaki zemin kaymadı.
Hava dalgalanmadı.
Sadece Naya artık olması gereken yerde değildi.

Bir an sonra sırtı aynaya değdi. Soğuk.

Cam değil —
eski, canlı bir soğuk. Nefesi kesildi.

Kadim eş kahkaha atmadı.
Kahkaha bu an için fazla insaniydi.

Sadece dudakları yukarı kıvrıldı.

— "Cinlerden kaçabileceğini mi sandın?"

Naya kendini geri itmeyi denedi.
Ama aynaya bastıran şey bir el değildi.
Bir iradeydi. Başını çevirdiği anda—

çekildi. Sertçe.

Başı aynanın yüzeyine çarptığı anda cam dalgalandı.
Cam sert değildi artık; yaşayan bir şey gibiydi.

Gülüş geldi o zaman.

Kısa.
Kuru.
Acımasız.

— "İnsan gibi direniyorsun," dedi kadim eş.
— "Ama kanın beni çoktan tanıdı." Naya'nın görüşü karardı.
Aynanın içi dalgalandı.
Sanki suya düşüyormuş gibi— Ama düşmedi.

İçeri alındı.

Kadim eş son kez eğildi, sesi fısıltıya dönüştü:

— "Hoş geldin."

Ve ayna, Naya'yı yuttu.

More Chapters