Mihrez o gün sarayda ilk kez gerçekten gülümsüyordu. Bu, bir zafer gülümsemesi değildi. Bu, eşine yeniden kavuşmuş bir adamın yüzünde beliren, tutmaya çalışsa da tutamadığı bir mutluluktu.
Naya'ya baktı. Onu canlı, ayakta, gözleri kendisine dönük görmek— bütün savaşlardan, bütün kanlardan daha ağır ve daha kıymetliydi.
"Bu gece," dedi sakin ama içi dolu bir sesle, "saray senin için nefes alacak."
Naya şaşkınlıkla başını kaldırdı. Mihrez elini uzattı. Parmakları, onun bileğine değil— doğrudan kalbine dokunur gibiydi.
"Senin için bir eğlence istiyorum," dedi. "Bir padişah buyruğu gibi değil... bir eşin armağanı gibi."
Sonra durdu. Bakışları yumuşadı ama sesindeki kararlılık kaybolmadı.
"Ve... sana özel diktirdiğim elbiseyi giymeni istiyorum."
Bir işaretle kapı açıldı. Hizmetkârlar geri çekildiğinde, elbise ortaya çıktı.
Naya bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ve durdu.
Sözcükler... onu terk etti.
Kumaş ışığı sadece yansıtmıyor, emiyordu. Kesimi cesur ama zarifti. Gücü saklamıyor—taşıyordu. Bir kraliçeye değil, bir padişahın eşi
olan kadına aitti.
Naya nefes aldığını fark etti.
"Ben..." dedi ama devamı gelmedi.
Mihrez onu izliyordu. Sessiz. Dikkatli. Sanki bu anı zihnine kazıyordu.
"Biliyorum," dedi alçak bir sesle. "Konuşmak zor."
Bir adım yaklaştı.
"Çünkü bu elbise seni süslemek için değil," diye ekledi. "Seni olduğun hâlinle dünyaya göstermek için."
Naya gözlerini elbiseden ona çevirdi. Bakışlarında şaşkınlık vardı. Ve onun altında... minnet. "Bunu giydiğinde," dedi Mihrez, "salon susacak." Sonra dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. "Çünkü herkes şunu anlayacak: Ben seni yalnızca sevmiyorum. Sana hayranım."
Naya elbiseye tekrar baktı. Bu kez korkuyla değil. Derin bir nefes aldı.
"Peki," dedi fısıltıyla. "Giyerim."
Mihrez başını eğdi.
Bu, bir padişah selamı değildi. Bu, eşine duyulan saygıydı.
Naya eğlence vakti geldiğinde elbisesine doğru yaklaştı. Elbise, ilk bakışta gecenin kendisinden kesilip dikilmiş gibiydi.
Zemini derin, doygun bir siyahtı; ışığı yutmuyor, aksine üzerinde tutup ağır ağır geri salıyordu. Kumaşı matla parlak arasında gidip gelen, dokusu yakından bakıldığında ince çiçek motifleriyle işlenmişti. Bu desenler bağırmıyor, fısıldıyordu—tıpkı Naya'nın gücü gibi. Üst kısmı neredeyse tamamen şeffaf, ince bir tülle kaplıydı. Bu tül, göğüs ve omuz hattında siyah dantel işlemelerle örülmüştü. Dantel, gelişigüzel değil; damar gibi, kök gibi yayılıyor; sanki elbisenin üzerinde yaşayan karanlık bir motifti. İnce çiçek ve yaprak detayları, tenin üzerinde dolaşırken sınırlarını bilerek duruyor, asla fazlasını göstermiyordu.
Tül, göğüs hattında ince bir V formu oluşturuyor; açıklık derin ama keskin değil, kontrollü ve zarifti. Dantel işlemeler bu açıklığın etrafını sararak teni çerçeveliyor, bakışı yönlendiriyor
ama asla serbest bırakmıyordu.
Kollar kısa ama kabarıktı. Omuzdan hafifçe yükseliyor, dirseğe varmadan sönüyordu. Tül burada da devam ediyor, dantel işlemeler kol boyunca ince ince dağılıyordu. Bu detay Naya'nın narinliğini vurgularken, aynı anda ona dokunulmaz bir mesafe katıyordu.
Bel kısmında elbise, Naya'nın bedenini tam merkezinden kavrıyor; bu noktada üst ve alt katmanlar ustaca birleşiyordu. Belin hemen altından itibaren etek ikiye ayrılıyor gibiydi: Ortada, vücuda yakın ana katman; yanlarda ve önde ise ince, uçuşan tül paneller...
Bu tül, Naya yürüdüğünde elinde tuttuğu parça hâline geliyordu. Parmaklarının arasında siyah bir gölge gibi toplanıyor,
bırakıldığında yeniden yere doğru süzülüyordu. Ne sert ne de dağınıktı—itaatkâr ama canlıydı.
Eteğin ön kısmı, adım attıkça içteki işlemeli katmanı ortaya çıkarıyor; sonra tekrar kapatıyordu. Bu, sürekli bir açılıp kapanma hissi yaratıyor, elbiseye tehlikeli bir ritim kazandırıyordu. Her adımda, sanki elbise Naya'nın hareketine cevap veriyordu. Elbisenin arka tarafı, önünden bile daha sessiz ama daha vurucu bir etkiye sahipti.
Sırt tamamen şeffaf, ince bir tülle kaplıydı; tenle kumaş arasındaki sınır neredeyse kayboluyordu. Bu tülün üzerine işlenen siyah dantel motifler, omuzlardan başlayarak sırt boyunca aşağı doğru yayılıyordu. Desenler simetrik değildi; canlıymış gibi, kök salarak ilerliyor, Naya'nın sırtında karanlık bir iz bırakıyordu.
Omuz çizgisi yumuşak ve açıktı. Tül, ensenin hemen altından başlayarak sırtın orta noktasına kadar kesintisiz devam ediyordu. Burada dantel biraz seyrekleşiyor, teni daha çok görünür kılıyor; ama hiçbir noktada ucuz ya da açık durmuyordu. Aksine, bu açıklık bilinçli bir mahremiyet taşıyordu.
Bel hattına gelindiğinde elbise tekrar toparlanıyor, sanki sırtını örterken bir anda karar değiştiriyordu. İnce bir geçişle tül sona eriyor, bel kısmı düz ve net bir siyahla vücudu sarıyordu. Bu kontrast, sırtın zarafetini daha da belirginleştiriyordu.
Etek arkada daha da etkileyiciydi.
Belden aşağı doğru dökülen ince tül katmanları, yere doğru uzarken hafifçe yayılıyor; yürüdükçe arkadan gelen bir gölge gibi hareket ediyordu. Etek ucu tamamen sert değildi—yumuşak, dalgalı ve neredeyse duman gibi... Yere değdiğinde sürtünmüyor, sessizce akıyordu.
Arka siluet şunu söylüyordu:
Bu elbise dönüp giden bir kadının ardından bakılmak için
tasarlanmıştı. Ve o bakışın bedelini herkes ödeyemezdi. Naya aynanın karşısında durdu. Saçları ensesinde, bilerek mükemmel yapılmamış dağınık bir topuz hâlindeydi. İnce tutamlar yüzünün iki yanından serbest bırakılmış, kulaklarının önünden aşağı doğru süzülüyordu. Bu dağınıklık bir ihmalkârlık değil; bilinçli bir zarafetti. Sert bir kraliçenin değil, karanlığı tanıyan bir kadının duruşu...
Boynunda, tenine neredeyse alışmış Mihrez'in çocukken, doğum gününde annesinden aldığı ve yıllar sonra Naya'ya emanet ettiği kolye...
Başında ise taç vardı.
Siyah metalden yapılmış, keskin ama zarif hatlara sahip bir taç... Üzerine yerleştirilmiş kan kırmızısı taşlar, loş ışıkta sanki kendi içlerinden parlıyordu. Taç ağır değildi; ama varlığı hissediliyordu. Sivri uçları bir tehdit gibi değil, bir uyarı gibi yükseliyordu. Bu bir süs değil, bir ilan gibiydi:
Bu baş eğilmez.
Naya aynada kendine baktığında ilk kez şunu fark etti—
Taç onu taşımıyordu. O tacı taşıyordu.
Omuzlarını çok hafifçe geri aldı. Ve o an, Mihrez'in sesini hatırladı.
"Kanatlarını zorla kapatma," demişti ona. "Onlar korkuyla değil, kabulle kapanır."
Naya gözlerini kapadı. Nefesine odaklandı. Kanatlarını düşünmedi—hissetti.
Sırtındaki ağırlık yavaşça çekildi; kemiklerinin, ruhunun içine doğru usulca katlandı. Ne bir acı vardı ne de bir baskı. Sanki kanatlar, artık dışarıda olmalarına gerek kalmadığını anlamıştı.
Böyle... diye geçirdi içinden. Mihrez böyle yapıyordu. Gözlerini açtığında aynadaki yansıması değişmişti.
Aynada duran kadın sadece güzel değildi. O kadın, ne olduğunu bilen bir kadındı.
Naya dudaklarının kenarında çok silik bir tebessümle fısıldadı— kendi kendine, ama Mihrez'e ait bir güvenle:
"Hazırım."
Salon kapıları açıldığında— Önce ses kesildi.
Ardından fısıltılar.
Naya içeri adım attığında, elbise ışığı yutuyor, tül katmanlar ardında gölge gibi dalgalanıyordu. Taç, başında bir süs gibi değil; doğal bir uzantı gibi duruyordu. Kan kırmızısı taşlar, salonun solgun ışığında ağır ağır parladı.
Bakışlar ona döndü.
Kimse yüksek sesle konuşmadı. Çünkü bazı varlıklar sesle değil,
sessizlikle karşılanırdı.
Mihrez olduğu yerde kaldı.
Cin padişahı olarak değil— Bir anlığına, sadece bir adam olarak. Onu ilk kez bu elbiseyle görüyordu.
Naya yürürken etek, adımlarına uyum sağlıyor; her hareketinde siyah tül açılıp kapanıyor, sonra yeniden toplanıyordu. Elbise onun üzerinde taşınmıyor, ona eşlik ediyordu. Mihrez'in bakışları, bilinçsizce Naya'nın ensesine kaydı. Dağınık topuzdan kaçan ince tutamlar... Boynundaki kolye... Kendi geçmişinden kopup ona emanet ettiği o parça... Benim, diye geçti içinden. Ama kimsenin sahip olamayacağı kadar. Naya onun karşısında durduğunda salon hâlâ suskundu. Göz göze
geldiler.
O an, fısıltılar yeniden başladı. "Taç..." "Bakışı..." "Gerçekten—"
Ama Mihrez bir adım attığında, o fısıltılar boğazlarda kaldı.
Elini Naya'nın beline koydu. Bu bir sahiplenme değil, tanımaydı. Naya başını çok hafifçe kaldırdı. Gözlerinde ne meydan okuma vardı ne de tereddüt.
Sadece minnet. Ve güven. Mihrez hiçbir şey söylemedi.
Eğildi. Ve Naya'yı dudaklarından öptü.
Bu bir salon öpücüğü değildi. Uzun değildi. Ama geri alınamazdı.
Öpücük bittiğinde Mihrez alnını onun alnına dayadı; sesi duyulmadı, ama zihni—
"Seni böyle görmek..." "...dünyayı susturuyor."
Naya'nın kirpikleri titredi. Gözlerini kapatmadı. Onu izledi. Mihrez'in
bakışı artık salonda değildi.
Onun üzerindeydi.
"Sessiz kalmamı mı istiyorsun?" diye fısıldadı Naya, dudakları neredeyse onun çenesine
değecek kadar yakınken. "Yoksa susturulmayı mı?"
Mihrez'in nefesi ağırlaştı. Elini Naya'nın belinde biraz daha yukarı kaydırdı—fazla değil. Yeterince.
"Ben susturmam," dedi alçak bir sesle. "Ben... ele geçiririm."
Bu söz bir tehdit değildi. Bir vaat gibiydi.
Naya'nın dudakları aralandı. Sesini değil, cesaretini yükseltti.
"Beni salonda mı istiyorsun..." "...yoksa zihninde mi?"
Mihrez gülümsedi. Ama bu gülümseme kimse için değildi. Sadece onun içindi.
Zihin yolunu açtı.
"Şu an seni burada tutuyorum," dedi zihninde. "Ama birazdan..."
"...kanatlarını açtıracağım."
Naya'nın boğazından çok hafif bir nefes kaçtı. Elini Mihrez'in göğsüne koydu. Kalp atışını hissetti.
"Öğrettin," dedi fısıltıyla. "Nasıl kapatacağımı..." "Şimdi açmayı da sen yapacaksın."
Mihrez dudaklarını onun kulağına yaklaştırdı.
"Bu salon için fazla," dedi. "Ve ben seni paylaşmam."
Sonra geri çekildi.
Sadece bir adım.
Ama o adım, salona dönen Mihrez ile Naya'nın üzerinde kalan Mihrez arasındaki farktı. Bakışları ona son bir kez takıldı.
Birazdan, dedi zihninden. Ve bu kez... yavaş olmayacağım.
Naya gülümsedi.
Ve o gülümseme, salonun göremediği ama hissettiği tek şey oldu.
Mihrez, elini Naya'nın elinden çekmeden, onu tahtına doğru yönlendirdi.
Salon ışıkla doluydu ama neşeyle değil.
Bu, fırtınadan önceki parlaklıktı.
Konuklar yerlerini almış, bakışlar istemsizce Mihrez ile Naya arasında gidip geliyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu; yine de fısıltılar vardı. Meraklı, ölçen, haddini bilmez fısıltılar.
Ve sonra— biri sınırı geçti.
"Cin âlemi bu kadar kısa sürede toparlandıysa," dedi bir ses, "demek
ki savaş anlatıldığı kadar—"
Sözünü bitiremedi.
Çünkü Mihrez baktı.
Ne ayağa kalktı. Ne kaşını çattı. Ne de tek bir kelime etti.
Sadece gözlerini kaldırdı.
Bakışı, salonu bir uçtan öbür uca kesip geçti. O an hava ağırlaştı. Işıklar sanki soldu. Söz sahibinin dili damağına yapıştı. Nefesi boğazında kaldı. Dizlerinin titrediğini hissedebilecek kadar sessizlik çöktü.
Kimse kıpırdamadı.
Mihrez'in bakışı şunu söylüyordu:
Burada konuşan sensin. Ama yaşayıp yaşamayacağına ben karar veririm.
Adam başını eğdi. Geri çekildi. Özür dilemedi—çünkü buna cesaret edemedi. Salonun geri kalanı da dersi aldı.
Fısıltılar kesildi. Bakışlar yere indi. Herkes aynı şeyi düşündü:
Bu bir eğlence gecesi olabilirdi. Ama burası hâlâ Cin Padişahı'nın sarayıydı.
Mihrez bakışlarını geri çektiğinde, salon yeniden nefes almaya başladı.
Ve o an, herkes şunu anladı:
Bu gece kimse eğlenmeden önce itaat etmeyi öğrenecekti.
Mihrez'in bakışıyla susturulan o an— salon yeniden nefes almaya başladığında, herkes bunu atlattığını sandı.
Ama Naya sandıramadı.
Adamın ağzından çıkan son kelime, söz boğazında kesilmeden
hemen önce havada asılı kalmıştı. "Savaş—"
Naya'nın bakışları istemsizce o yöne kaydı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu; ama zihni o tek kelimeye takılı kaldı.
Müzik yeniden yükseldi. Kadehler tokuşturuldu. Gülüşler geri döndü. Naya başını çok hafifçe eğdi. Sanki sadece elbisesinin eteğini
düzeltiyormuş gibi... ama aslında düşüncelerini topluyordu. Yanlış bir kelime değildi, diye geçirdi içinden. Yarım bırakılmış bir
cümleydi.
Mihrez'e baktı. O, her zamanki sakinliğiyle salondaydı; ama Naya artık şunu biliyordu:
Bir kelime susturulmuştu. Ama anlamı susturulmamıştı. Hiçbir şey söylemedi. Gecenin ritmini bozmadı. Gülümsedi.
Eğlenceye karıştı.
Mihrez başını eğdi. Bu kez mesafe daha kısaydı. Dudakları Naya'nın kulağına neredeyse değdi; nefesi, teninde iz bırakan bir vaat gibiydi.
"Şu an," diye fısıldadı, "herkes sana bakıyor."
Bir an durdu. Sesini biraz daha alçalttı; artık sözleri değil, niyeti
duyuluyordu.
"Ama birazdan..." "...bu elbisenin altında sakladığın her titreşimi yalnızca ben hissedeceğim." Naya'nın nefesi farkında olmadan hızlandı. Mihrez devam etti—yavaş, kesin:
"Kanatlarını kapalı tut." "Çünkü açıldıklarında..." "...bu salonu değil, beni yakacaksın."
Son kelime dudaklarından değil, zihninden aktı. Geri çekildiğinde yüzünde hiçbir şey yoktu. Ama Naya biliyordu.
Bu bir flört değildi. Bu, gecenin nereye varacağını bilen bir adamın sakinliğiydi.
Eğlence tüm hızıyla sürüyordu.
Müzik yükselmiş, kahkahalar cesaretlenmişti. Işıklar artık temkinli değil; davetkârdı. Salon hareketlenmişti ama Mihrez'in bakışları hiçbir şeye takılmıyordu.
Zihni— yalnızca Naya'daydı.
Zihin yolunu açtı. Sesi, müziğin ve kalabalığın arasından geçmedi. Doğrudan ona dokundu. Aşkım...
Naya, kadehini tutan parmaklarının bir an duraksadığını hissetti. Kalabalığın ortasında ama bir anda yalnızdı.
Eğlencemize... Mihrez'in sesi yavaşladı. Bilinçliydi. ...yatak odamızda devam edelim mi?
Bu bir emir değildi. Bir talep hiç değildi.
Bu, onunla paylaşılan bir düşünceydi.
Naya'nın dudakları çok hafif kıvrıldı. Bakışlarını kalabalığın arasından ona çevirdi. Mihrez ona bakmıyordu— ama onu hissediyordu.
Zihninde karşılık verdi. Sesi yumuşak ama kararlıydı.
Herkesin ortasından mı kaçıracaksın beni... ...yoksa ben mi seni oraya çağırıyorum?
Mihrez'in nefesi fark edilmez biçimde derinleşti. Gülümsedi.
Kapılar kapandığında, dedi zihninde, kim kimi çağırmış olacak... önemli olmayacak.
O an Naya anladı.
Eğlence bitmemişti. Ama gecenin asıl başlangıcı, çoktan yapılmıştı. Ve salon— onların birazdan nerede olacağını bilmese de yokluklarını
ilk hisseden yer olacaktı. Eğlence doruğundaydı.
Müzik yükselmiş, salonun ritmi hızlanmıştı. Kahkahalar artık daha serbestti; herkes kendi kadehine, kendi anına gömülmüştü. Tam da Mihrez'in istediği gibi...
Tam o sırada Mihrez, hiçbir işaret vermeden yerinden ayrıldı. Ne el uzattı, ne bakışla çağırdı. Sadece zihin yolunu açtı.
Şimdi, dedi sakin bir kesinlikle.
Naya başını eğdi. Bu bir onaydı. Birlikte değil— ayrı ayrı hareket ettiler.
Naya, birkaç adım sonra yönünü değiştirdi. Kalabalığın arasından süzülürken elbisesinin tülü ışığın içinde kayboldu. Mihrez ise başka bir yoldan, sütunların gölgesine karıştı.
Kimse onları birlikte görmedi.
Kapılar açıldı. Sonra sessizce kapandı.
Koridorlar serindi. Müzik artık uzaktı; kalın duvarların ardında kalmıştı.
Naya adımlarını yavaşlattı. O an Mihrez, gölgelerin içinden belirdi. Hiçbir şey söylemediler. Gerek yoktu.
Mihrez elini uzattı. Naya tuttu.
Ve salonun tam ortasında biraz önce herkesin izlediği iki kişi, şimdi
sarayın içinde kimsenin fark etmediği bir boşluğa karışıyordu. Eğlence devam ediyordu. Ama artık eksikti.
Ve bunu ilk fark eden— sarayın kendisi olacaktı
Kapı kapanır kapanmaz, salonun sesi geride kaldı.
Naya içeri adımını atar atmaz Mihrez onu durdurdu. Sırtı kapıya değdi; kaçış değil, bilinçli bir teslimiyetti bu. Mihrez'in elleri yüzünü kavradı ve dudakları onun dudaklarını buldu.
Bu öpücük acele değildi. Ama sabır da taşımıyordu.
Naya tereddüt etmedi. Karşılık verdi. Sanki bütün gece bunun için
beklemiş gibi...
Mihrez'in nefesi kulağının yanında ağırlaştı. Elbisenin kumaşı,
ellerinin altında bir an direndi— sonra bıraktı.
"Merak etme," dedi alçak bir sesle, dudakları hâlâ ondayken. "Sabah... yine senin olacak." Naya gülümsedi.
Bu, sözden çok ona duyulan güvenin gülümsemesiydi.
Gece ilerledikçe zaman anlamını yitirdi. Dışarıda müzik vardı belki, saray nefes alıyordu belki... ama onların dünyasında yalnızca birbirlerine ait anlar vardı.
Mihrez ne söylediyse, ne vaat ettiyse— hepsi fısıltılar, nefesler ve paylaşılan sessizlikler hâlinde gerçeğe dönüştü.
Ve gece, iki bedenin değil, iki ruhun birbirine tutunduğu bir karanlıkta yavaşça kapandı. Naya banyoya doğru yürüdüğünde, adımlarının hâlâ ona ait olmadığını fark etti. Sanki gece bitmişti ama bedeni hâlâ oradaydı.
Aynanın karşısında durdu. Başını kaldırdı.
Boynunda, köprücük kemiklerinin hemen altında, teninin tonundan bir parça daha koyu izler vardı. Düzensiz... aceleyle değil, bilerek bırakılmış gibi. Parmaklarını oraya götürdü.
Dokunmadı. Sadece hissetti.
Bakışı biraz daha aşağı kaydı.
Teninde, bacaklarının üzerinde... sayılmayacak kadar çok, ama inkâr edilemeyecek kadar belirgin izler.
Bu acı değil, diye düşündü. Bu... hatırlatma.
Mihrez'in sesi hâlâ zihninin bir köşesindeydi. Dokunuşu hâlâ
tenindeydi.
Naya aynadan uzaklaştığında, bedenindeki izleri örtmek istemediğini fark etti. Bu bir saklama ihtiyacı değildi. Daha çok... kabullenmeydi.
O gece onda bir şey değişmişti. Sadece teninde değil— daha derinde.
Göğsünde o tuhaf sıcaklık yeniden belirdi. Tanıdık değildi. Ama korkutucu da değildi.
Bir gün... Mihrez'in bakışının yalnızca ona değil, onlardan doğacak bir şeye de ait olduğu bir zaman.
Bu düşünceyle irkildi. Başını iki yana salladı.
Hayır, dedi içinden. Erken.
Ama dudaklarının kenarı farkında olmadan yumuşadı. Çünkü bu bir plan değildi. Bu bir karar da değildi.
Bu, bir kadının ilk kez istemeye başladığını fark etmesiydi.
Mihrez yatak başlığına yaslanmıştı. Omuzları gevşekti ama bakışları uyanıktı. Banyonun kapısı aralıktı; içeriden gelen su sesi kesildiğinde, dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. Naya içeri adımını atar atmaz—
Mihrez sırıttı.
Bu, bir zafer gülümsemesi değildi. Bir oyun gülümsemesiydi.
"Aşkım," dedi, sesi alçak ama kendinden emin. "Bedenine bıraktığım mühürlerimi sevdin mi?" Naya bir an durdu. Bakışları onun gözlerine kilitlendi. Sonra—hiç acele etmeden—yaklaştı. "Onlar mühür değil," dedi sakin bir cesaretle. "Hatırlatma." Mihrez'in bakışı karardı. Başını biraz yana eğdi.
"Öyle mi?" dedi. "Demek işe yaramış."
Naya yatağın kenarında durdu. Mihrez oturduğu yerden uzandı; parmakları ona değmedi ama mesafeyi daralttı.
"Gel," dedi yalnızca.
Bu bir çağrıydı. Ve Naya, çağrının nereye varacağını biliyordu.
Adım attı. Mihrez doğruldu.
Aralarındaki hava ağırlaştı— sözler yetmedi, bakışlar derinleşti.
Mihrez'in sesi bu kez bir fısıltıydı:
"Bu izler..." "Geceye aitti."
Sonra Naya'ya baktı. Gülümsemesi yumuşadı.
"Ama sen..." "...sabahıma kaldın."
Naya gülümsedi. Ve o gülümseme, kelimelerden çok daha fazlasını söyledi.
Mihrez giyinirken Naya'ya bakmıyordu. En azından öyle sanıyordu. Ama bir an durdu.
Naya pencerenin önündeydi. Sabah oluyordu bunu hissediyordu geceliğin kumaşı tenine hafifçe değiyordu. Normalde çoktan sarayın ritmine karışmış olurdu. Konuşur, sorar, yürürdü. Şimdi... Duruyordu.
Elini karnının üzerine koyduğunu fark etti. Bilinçsizce. Korur gibi. Mihrez'in kaşı çok hafifçe çatıldı. Bu bir şüphe değildi. Bir sezgiydi.
"Üşüdün mü?" diye sordu. Sesi sakindi.
Naya irkildi. Elini hemen indirdi.
"Hayır," dedi hızlıca. Sonra ekledi: "Sadece... dalmışım."
Mihrez başını salladı. Ama içindeki o küçük kıpırtı geçmedi.
Dün gece... hayır, diye düşündü. Bir geceden fazlası.
Hiçbir şey söylemedi. Ama Naya'ya doğru bir adım attı. Yanından geçerken eli, beline değil— bir anlığına karnına yakın bir yere değdi.
Naya nefesini tuttu. Mihrez fark etmedi. Ya da etti... ama adını koymadı.
Naya yalnız kaldığında, aynı hareketi tekrar yaptı. Bu kez kimse görmüyordu.
Elini karnına koydu. Hafifçe.
Saçmalama, dedi kendine. Henüz değil.
Ama o düşünce... ilk kez bu kadar net geçmişti zihninden. Henüz istemiyorum, demedi. Sadece... henüz erken dedi. Ve bu fark, onu ürkütmek yerine garip bir sakinlik verdi. Naya kaç gecedir uyuyamıyordu.
Gözleri kapalıydı ama zihni uyanıktı. Düşünceler, gecenin sessizliğinde birbirine dolanıyordu. Aynı yere varıp duruyordu hep.
Bir bebeğimiz olursa... nasıl olurdu?
Mihrez bir cindi. O ise bir periydi.
Bu düşünce, korkudan çok merak taşıyordu ama yine de yordu onu. Ne kadar düşünürse düşünsün, cevabı yoktu. Yatağın içinde döndü. Sonunda, istemsiz bir iç çekiş dudaklarından kaçtı.
Mihrez bunu hemen hissetti.
Gözlerini açtı, doğruldu. Bir an bile tereddüt etmeden ona döndü.
"Neyin var, aşkım?" dedi yumuşak bir sesle.
Naya bir süre konuşamadı. Göğsündeki ağırlık kelimelere dökülmek ister gibiydi. Sonunda gözlerini açtı ve ona baktı.
"Mihrez..." dedi fısıltıyla. "Ben... bebek istiyorum." Sesi titremedi ama gözleri doldu. "İstiyorum ama..." bir an durdu. "Bizim türlerimiz farklı. Sen bir cinsin... ben bir periyim. Nasıl olur, bilmiyorum."
Mihrez'in yüzündeki ifade bir anda değişti. Şaşkınlık değil— mutluluk. "Elimden kayıp gitme diye korktuğum bir şeyi söylüyorsun bana,"
dedi usulca.
Elini kaldırdı, parmaklarını Naya'nın saçlarının arasından geçirdi. Alnına değil—dudaklarına küçük, sakin bir öpücük kondurdu.
"Günlerdir sende bir değişim hissediyordum," diye devam etti. "Ve düşündüğün şeyin bu olduğunu bilsen... beni ne kadar mutlu ettiğini
anlayamazdın."
Naya'nın nefesi hafifledi.
"Hazır hissettiğin zaman," dedi Mihrez, "yaparız."
Bu bir söz değil, bir güvenceydi.
Naya'yı kollarının arasına aldı. Onu kendine çekti. Omzunu yavaşça okşadı; sanki kalbini sakinleştirir gibi.
"Bebeğimizin türü ne olur bilmiyorum," dedi sonra dürüstçe. "Ama öğrenirim."
Gülümsedi.
"Cadılarla konuşmam gerekecek. Kadim olanlarla." Başını eğdi, Naya'nın saçlarına bir öpücük bıraktı.
"Yarın ilk iş gideriz. Olur mu, aşkım?"
Naya cevap vermedi. Gülümsedi sadece.
Başını kaldırdı, Mihrez'in göğsüne küçük bir öpücük kondurdu.
Ve ilk kez, düşündüğü şey onu korkutmadı. Çünkü artık yalnız değildi.
Naya, sarayın sabaha uyandığını daha gözlerini açmadan hissetti. Taş duvarların içinden süzülen o tanıdık titreşim, yeni bir günün başladığını fısıldıyordu. Yanında Mihrez hâlâ uyuyordu. Naya, yüzünde istemsiz bir gülümsemeyle onu izledi; uykudayken bile taşıdığı o kudret, garip bir huzur yayıyordu.
Eğilip yanağına hafif bir öpücük kondurmak istediği anda, Mihrez'in
eli beline dolandı. Bir an içinde Naya'yı kendine çekti. "Mihreeez..." diye şaşkın bir çığlık attı Naya, ardından gülerek, "Hep bunu yapıyorsun," dedi.
Mihrez, gülüşünü dudaklarından öperek susturdu. Uzun, ağır bir an... Zaman sanki sarayın duvarları arasında asılı kaldı. Sonra Mihrez alnını onun alnına yasladı, sesi alçaldı:
"Bir an önce yola çıkalım. Yoksa kendimi durduramayacağım."
Naya gülümseyerek başını salladı. İçinde, yaklaşan günün ağırlığını hissediyordu. Cadılar Konseyi... Bu sabah sadece bir gün değil, başka bir eşik başlıyordu.
Naya, Mihrez'in sözlerinin ardından bir süre daha onun kollarında kaldı. Sarayın sabah uğultusu artık iyice belirginleşmişti; uzak koridorlardan ayak sesleri, perdelerin arasından süzülen solgun ışık... Gün, geri dönülmez biçimde başlamıştı.
Mihrez ağır bir nefes vererek onu bıraktı. "Hazırlanalım," dedi, sesi hâlâ geceden kalma bir tını taşıyordu.
Naya yataktan kalktığında ayakları serin taş zemine değdi. Uzun perdeleri araladı; saray avlusu uyanıyordu. Hizmetkârlar sessiz bir düzen içinde ilerliyor, sabah cinlerinin titreşimi havada hissediliyordu. Bu manzara, içindeki hafif heyecanı bastırmadı; aksine daha da belirginleştirdi.
Gardırobun önünde durdu. Gösterişli elbiseleri bir kenara itti. Bugün için ihtiyacı olan şey ihtişamdan çok dengeydi. Yumuşak kumaşlı, yere kadar uzanan, belden hafifçe akan bir elbise seçti. Rengi koyu ama sade; saraya yakışır, Konsey yoluna da saygılı. Omuzları serbest bırakan kesimiyle rahat, ama duruşuyla vakur.
Elbiseyi giydiğinde kendini aynada izledi. Ne bir kraliçe gibi ağır, ne de bir misafir kadar sıradan... Tam olması gerektiği gibiydi.
Saçlarını gevşekçe topladı; birkaç tutam bilerek yüzünün etrafında kaldı.
Mihrez kapıdan onu izliyordu. Gözlerinde o tanıdık sessiz dikkat vardı. "Hazırsın," dedi sadece.
Naya başını salladı. İçinde, yaklaşan yolun ağırlığını hissediyordu. Cadılar Konseyi'ne giden bu sabah, sıradan bir ziyaret değildi. Yatağın sıcaklığından sarayın soğuk koridorlarına uzanan bu geçiş... hepsi bir eşiğin parçasıydı.
Yan yana yürüyerek odadan çıktılar. Gün artık tamamen uyanmıştı.
Naya, Mihrez'in ardından geçide adımını attığında sarayın nefesi değişti. Yukarıda her şey ışık ve mermerdi; burada ise hava ağırdı. Nemliydi. Ciğerlerine dolan serinlik, temiz değildi. Taşların arasına sinmiş eski su, küf ve metal kokusu... Bir de adını koyamadığı, boğazında kalan o keskin koku. Yanık gibi. Kan gibi. Ya da çok eskiden söylenmiş sözlerin çürümüş izi gibi.
Elbisesinin etekleri taşlara sürtünürken Mihrez'in adımlarını izledi. O tereddüt etmiyordu. Sanki bu yolu ezbere biliyormuş gibi.
Naya ise her sembolde durmak istedi. Duvarlara kazınmış işaretler... Sarayın diline
benzemiyordu. Daha köşeliydi. Daha sabırsız. Bazıları yarım kalmış, bazıları üst üste kazınmıştı. Sanki biri başlamış, diğeri gelip silmek istemiş ama tam silememişti.
"Burası..." demek istedi, sesi boğazında kaldı. Mihrez hafifçe başını ona çevirdi. Konuşmadan da anladığını belli eden o bakışla.
Geçit daraldıkça koku arttı. Bir noktada Naya fark etti: Bu koku yeni değildi. Yaşayan bir yerin değil, çok şey görmüş bir yerin kokusuydu. Burada sırlar saklanmamıştı; burada sırlar unutulmuştu.
Yuvarlak salona yaklaştıklarında taşların rengi koyulaştı. Nem damla damla duvarlardan süzülüyordu. Ayaklarının altındaki zemin
pürüzlüydü; sanki bilerek düzeltilmemişti. Mihrez durduğunda Naya da durdu. Kalbi hızlandı ama korkudan çok... yabancılıktandı.
Salonun ortasında üç siluet belirdi. Kadınlardı. Cadılar.
Mihrez'in yanında durdu. Elini fark etmeden biraz daha sıkı tuttu.
Cadıların ilk bakışları konuşmadan önce geldi.
Naya içeri adımını attığı an, salonun havası değişti. Kimse hareket etmedi. Kimse selam vermedi. Üçü de aynı anda ona baktı—ama gözleri bir insana bakar gibi değildi. Daha çok bir olasılığı tartar gibiydiler.
Cadıların gözleri tek tek üzerinde gezdi. Saçlarında durdular. Boynunda. Karnında, fark edemediği bir an fazla uzun.
Cadıların en yaşlısı bastonunu yere vurdu.
"Farklı türler bir araya geldiğinde," dedi, "ilk doğan şey çocuk olmaz."
Naya'nın gözlerinin içine baktı. "Önce olasılık doğar."
Ve ekledi: "Şimdi siz onunla ne yapacağınızı soruyorsunuz."
Yuvarlak salonun havası değişti. Ateş çanakları aynıydı ama alevler artık dik durmuyordu; kıvrılıyor, geri çekiliyordu.
Cadılar birbirlerine bakmadı. Başlarını da kaldırmadılar. Fısıltılar başladı.
Aynı anda değil. Birbirini tamamlayan, üst üste binen sesler...
"İki kanın karışması..." "...eski bağları uyandırır..." "...cin soyunda yankı bırakır..." "...peri bedeni bunu taşımaya hazır olmayabilir..."
Naya sözcükleri tek tek seçemiyordu. Ama ton yeterliydi.
"Bir tarafı hep eksik kalır." "Bir tarafı hep fazla." "Denge... bedel
Fısıltılar derinleştikçe salonun duvarları daha da daralmış gibi geldi. Naya istemsizce Mihrez'e yaklaştı ama elini tutmadı. Sanki dokunursa bu ihtimal gerçek olacakmış gibi. Son bir fısıltı, diğerlerinden daha netti:
"Böyle doğanlar... iki dünyaya da tam ait olmaz."
Sessizlik.
Mihrez'in bakışı cadılara kaydı. Gözlerinde öfke yoktu. Savunma da yoktu.
Sadece karar vardı.
Tek bir adım attı. Sesini yükseltmedi.
"Yeter."
Bu tek kelime, salonu susturdu. Alevler yeniden doğruldu. Fısıltılar kesildi.
"Henüz olmayan bir şeyin bedelini," dedi Mihrez, "şimdiden biçemezsiniz."
Cadılar sustu. İtiraz etmediler. Naya o an Mihrez'e bakmadı.
ister."
Çünkü içinde yükselen şey sevgi değildi. Merak hiç değildi.
Naya'nın içi soğudu.
Korku bağırmadı. Ağlatmadı. Sadece yerleşti.
Ellerini farkında olmadan karnının üzerinde birleştirdi. Sonra hemen indirdi. Kimsenin görmesini istemedi.
Geçitten geri dönerlerken, taşlar artık daha da nemliydi. Koku daha keskindi. Sarayın üstündeki dünya... çok uzak görünüyordu.
Naya arkasına bakmadı.
Geçitten çıktıklarında Mihrez durmadı. Adımlarını yavaşlatmadı. Ama eli, Naya'nın elini biraz daha sıkı tuttu.
Naya konuşmadı. Sormadı. Sorarsa cevabı duymaktan korktuğunu biliyordu.
Mihrez ise konuşmuyordu çünkü karar çoktan verilmişti. Cadıların fısıltıları hâlâ kulaklarındaydı. İki dünyaya da ait
olmayanlar. Denge isteyenler. Bedel.
Sarayın üst katlarına vardıklarında Mihrez Naya'yı odasına bıraktı. Alnından öptü. Her zamanki gibi. Ama bu kez öpücükte bir acele vardı.
"Biraz işim var," dedi sadece. "Dinlen." Naya başını salladı. Onu durdurmadı.
Mihrez kapıyı kapattığında, yüzündeki yumuşaklık da kapının dışında kaldı.
Koridor boştu. Sessizdi. Ama o yalnız değildi.
İçinde, cin sezgisi çoktan uyanmıştı.
Cadılar yazgıyı bilmezdi belki. Ama Mihrez şunu biliyordu:
— Eğer bu çocuk doğacaksa, — Eğer iki dünyanın arasında kalacaksa, — Kimse onu savunmazsa bile...
O savunacaktı.
Henüz Naya'ya söylemediği bir şey vardı. Belki hiç söylemeyeceği.
Bazı kararlar paylaşılmazdı. Bazıları sevdiğini korumak için yalnız alınırdı.
Mihrez yönünü değiştirdi. Sarayın daha da altına inen, adı olmayan bir yola.
Cinler âleminde bazı bağlar vardı ki yalnızca bir kez kurulurdu. Mihrez kimseye söylemeden indi. Ne Naya'ya, ne muhafızlara. Bu
yol eşli gidilecek bir yol değildi zaten.
Sarayın en alt katının da altında, haritalarda olmayan bir kapı vardı.
Taş değildi. Metal de değildi. Sanki bir şeyin kabuğu gibiydi.
Kapıya yaklaştıkça hava ısındı ama yakmıyordu; daha çok... insanın içindeki korkuyu uyandıran bir sıcaklıktı bu. Nefes ağırlaştı. Sessizlik bile kulak tırmalıyordu.
Kapının üzerinde mühür yoktu. Çünkü burası kilitlenmezdi. Sadece kimlerin geçebileceğini bilirdi.
Mihrez adım attığında zemin değişti. Taş, kızıl bir karanlığa dönüştü. Gökyüzü yoktu. Ama yukarıdan bir şeyler izliyordu.
Cehennem böyle bir yerdi: Alevden çok irade barındıran bir diyar. Uzakta bir saray yükseliyordu. Siyah değildi. Karanlık da değildi. Işığı vardı ama güneşten değil; bilgiden, günahtan ve hatırlamaktan beslenen bir ışıktı bu.
Taht salonuna girdiğinde kimse "Hoş geldin" demedi. Çünkü buraya gelen biri zaten ne yaptığını bilirdi.
Lucifer tahtında oturuyordu. Kanatları kapalıydı. Bakışları sakin ama derindi — bir savaş öncesi sessizliği gibi.
Yanında Lilith vardı. Ayakta. Gülümsemiyordu. Ama yüzünde sertlik de yoktu. Onun bakışı, bir annenin çocuğunu ilk kez gerçekten gördüğü andaki gibiydi.
Mihrez diz çökmedi. Eğilmedi. Sadece başını indirdi.
Lucifer konuştu: "Bir cin, cennetin altını değil... cehennemin kapısını çaldığında mesele büyük olur."
Lilith Mihrez'e baktı. Bakışı bir anlığına yumuşadı.
"Bir peri," dedi sakince. "Ve henüz doğmamış bir ihtimal."
O kelime havada asılı kaldı. İhtimal.
Mihrez ilk kez sesini çıkardı: "Onu korumak istiyorum."
Lucifer hafifçe doğruldu.
"Koruma," dedi. "Bazen kaderle savaşmak demektir."
Lilith bir adım attı.
"Ve bazen," dedi, "anne olmadan önce annenin korkusunu taşımak demektir." Salon sessizleşti.
Mihrez'in kararının şekli burada çiziliyordu. Cadıların yarım bıraktığı yerde. Naya'nın korkusunun ötesinde.
Ve o an anlaşıldı: Bu yolculuk sadece bir bebeğin kaderiyle ilgili
değildi.
Bu, iki dünyanın dengesini zorlayacak bir karardı.
Kapı kapandığında cehennemin ateşi yükselmedi. Tam tersine... sustu.
Lucifer tahtında geriye yaslandı. Gözleri Mihrez'in üzerinde değil, içinden geçen ihtimallerin üzerindeydi.
Sonra konuştu. Sesi emir değildi. Hükümdü.
"Cin ile peri arasında doğacak bir şey... tesadüf değildir."
Bir an durdu. Ateşin içinde şekiller kıpırdadı; kanatlar, kökler, gölgeler.
"Bunun bedeli kan değildir. Can da değil." Lucifer'in dudakları çok hafif kıvrıldı. "Bedel dengedir."
Mihrez hiçbir şey söylemedi.
"O çocuk," diye devam etti Lucifer, "hangi dünyaya bastıkça
güçlenecekse, diğerini zayıflatacak. Ve sen—" Bakışları ilk kez Mihrez'e kilitlendi. "—hangi tarafta durursan dur, bir gün karşısında durmak zorunda kalacaksın." Bu bir tehdit değildi. Kesinlikti.
Lilith konuşmadı önce. Ayağa kalktı. Ateşten çıktı, karanlığa girdi.
Mihrez'in yanından geçerken durdu. Ama ona bakmadı.
"Peri kızının rahmi, cin kanını taşımaz." dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıydı.
Bu cümle Mihrez'in içini titretti.
Lilith başını hafifçe çevirdi; gözleri görmeyen ama bilen bir varlığın gözleriydi.
"Taşırsa... ya kendini tüketir."
Lucifer'in dudağında belirsiz bir tebessüm belirdi.
Lilith ise ilk kez... Naya için üzülür gibi oldu.
Naya uzun elbisesini yatağın kenarına bırakmış uyuyordu. Gözlerini kapadığında bedeninin değil, düşüncelerinin yorulduğunu fark etti.
Uyku onu hemen aldı.
Rüyasında bir boşluk vardı. Ne saray, ne oda... Sadece soluk bir ışık. O ışığın içinden bir çocuk çıktı. Henüz çok küçük değildi ama yetişkin de sayılmazdı. Gözleri sertti; Mihrez'in bakışlarına benziyordu. Aynı ağırlık, aynı derinlik.
Naya kıpırdayamadı.
Çocuk ona baktı ve dudakları aralandı. "Anne," dedi.
Ses ne yüksek ne de ürkütücüydü. Sanki zaten orada olan bir şey söylenmişti sadece. Naya'nın göğsü sıkıştı; cevap vermek istedi ama kelimeler gelmedi. Çocuğun bakışı bir an daha sürdü, sonra ışık dağıldı.
Naya irkilerek uyandı.
Kalbi hızlı atıyordu. Oda karanlıktı. Gerçekti. Yatağın kenarında kimse yoktu. Ama kulağında hâlâ o tek kelime yankılanıyordu.
Anne.
Cehennem'den yükselen sıcak, Mihrez'in omuzlarında hâlâ asılıydı. Alevlerin dili susmuştu ama içindeki öfke dinmemişti. Öfkeyle karışık bir tedirginlik... Tanıdığı, bildiği bir histi bu. Yine de umursamadı. Hiçbir zaman umursamamıştı. Her yol bulunurdu. Bedel varsa ödenirdi. Yeter ki Naya'ya dokunulmasın.
Bir an bile beklemedi.
Gölgeler yarıldı ve Mihrez saray odasında belirdi.
Naya yatakta doğrulmuştu. Saçları terden alnına yapışmış, nefesi düzensizdi. Belli ki uykusundan ani bir şekilde uyanmıştı. Ama Mihrez'i görür görmez yüzü değişti. Korku yoktu. Sadece rahatlama... ve saf bir mutluluk.
Ellerini ona doğru uzattı.
Mihrez iki adımda yanındaydı. Elleri Naya'nın yüzünü kavradı,
başparmakları yanaklarını okşadı. "Ne oldu, aşkım?" dedi hemen. Sesi yumuşaktı ama gözleri her ayrıntıyı arıyordu.
Naya'nın dudakları titredi. Gözleri parladı. "Rüyamda..." dedi, sevinçle ve heyecanla. "Oğlumuzu gördüm."
Mihrez bir an nefesini tuttu.
"Bana anne dedi," diye fısıldadı Naya. Sanki o kelimeyi yüksek sesle söylerse kaybolacakmış gibi.
Mihrez'in yüzündeki sertlik dağıldı. İlk kez... gerçekten ilk kez. Eğildi, Naya'nın dudaklarını tuttu. Bu bir acele öpücük değildi. Ne öfke vardı ne korku. Sadece sahiplenme ve saf bir sevinç.
Bir oğlu olacaktı.
Naya'yı alnından, gözlerinden, dudaklarından öptü. Onu kollarının
arasına aldı. Cehennem, cadılar, bedeller... Hepsi o an için sustu. Sadece o kelime kaldı: Anne.
Naya, Mihrez'in kollarında biraz daha kaldı. Kalp atışları yavaşladığında, başını onun göğsünden hafifçe çekti. Gözleri Mihrez'in yüzünü aradı. Az önceki sevinç hâlâ oradaydı ama altında başka bir şey vardı. Tanıdığı bir gölge.
"Sen..." dedi usulca. "Nereye gitmiştin?"
Mihrez'in eli saçlarında durdu. Bir an sustu. Bu, kaçmak için değildi. Nasıl anlatacağını seçmek içindi.
"Cehenneme," dedi sonunda.
Naya irkildi. Ama geri çekilmedi. Sadece daha dikkatli bakmaya başladı.
"Anneme ve babama," diye devam etti Mihrez. Sesi sakindi. Gizleyecek hiçbir şeyi yoktu. "Lucifer'a ve Lilith'e."
Naya yutkundu. "Beni mi sordun?" dedi, neredeyse fısıltıyla. "Bizi," diye düzeltti Mihrez hemen. "Ve doğacak olanı."
Odaya kısa bir sessizlik çöktü. Sarayın taşları bile dinliyor gibiydi. "Ne dediler?" diye sordu
Naya. Bu kez sesi daha kısıktı.
Mihrez alnını onun alnına dayadı. "Kolay olmayacağını söylediler," dedi açıkça. "Cinle periden doğan bir varlığın iki dünyaya da tam ait sayılmayacağını... Bedeller olacağını."
Naya'nın göğsü sıkıştı. Parmakları Mihrez'in giysisine tutundu. "Bedel..." dedi. "Ne demek bu?"
Mihrez başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı. Kaçmadı. "Korunması gerekecek," dedi. "Gizlenmesi. Ve... bazı kapıların sonsuza dek kapanması."
Naya'nın gözleri doldu. Korku, içini yavaşça kapladı. Ama bir şey daha vardı. Anne olmaya dair o yeni, tarifsiz his... Korkudan daha güçlüydü.
"Peki sen?" dedi. "Ne yapacaksın?"
Mihrez hiç düşünmedi. "Ne gerekiyorsa," dedi. Sesi ağırdı ama nett i. "Hepsini. Hiç tereddüt etmeden."
Naya gözlerini kapadı. Bir anlığına rüyasındaki çocuğu hatırladı. Sert bakışlı... ama ona "anne" diyen o sesi.
Başını Mihrez'in göğsüne yeniden yasladı. "Korkuyorum," dedi
dürüstçe.
Mihrez onu daha sıkı sardı. "Ben de," dedi. "Ama korku, vazgeçmek demek değil."
O anda ikisi de şunu biliyordu: Bu yol çoktan seçilmişti.
Naya, Mihrez'e yaklaştı. Çenesinin altına kondurduğu öpücükten sonra boynuna, ardından göğsüne kaslarına doğru indi. Dokunuşları aceleci değildi; sanki biraz önce duydukları korkuyu susturmak ister gibiydi.
Mihrez'in nefesi düzensizleşti. Gözleri bir anlığına kapandı. Naya'yı çenesinden tutup kendine çektiğinde, hareketinde şehvetten çok kontrolsüz bir ihtiyaç vardı. Yastıklara doğru yönlendirdi onu; bu bir zorlamadan çok, iki bedenin aynı anda verdiği bir karardı.
Naya'nın gözlerinde korkudan eser kalmamıştı. Orada sadece istek ve teslimiyet vardı. Dudakları buluştuğunda konuşmadılar. Zaten kelimelere gerek yoktu.
Sarayın taş duvarları dışarıdaki dünyayı sustururken, odanın içinde yalnızca nefesler ve kalp atışları kaldı. O an, gelecekten bağımsızdı. Bedellerden, kehanetlerden, korkulardan uzak... Sadece birbirlerine tutunuyorlardı. Gece, fark edilmeden çekildi.
Naya aniden doğruldu.
Midesinden yükselen dalga bu kez bastırılamazdı. Elini ağzına götürdü, yataktan neredeyse düşer gibi kalktı. Mihrez'in kolu belinden kayarken boğuk bir ses çıkardı.
"Naya—?"
Cevap vermedi. Banyoya ulaştığında dizleri titredi; lavaboya tutunup öğürerek kustu.
Mihrez bir anda uyanmıştı. Panik, uykunun son kırıntılarını da silip süpürmüştü. Onu banyoda görünce kalbi sıkıştı. Yanına çöktü, saçlarını geriye topladı.
"Neyin var, Naya?" Sesi alışıldık sertliğinde değildi. Kırılgandı.
Naya birkaç saniye boyunca yalnızca nefesini düzene sokmaya çalıştı. Gözleri doluydu ama yüzünde garip bir sakinlik vardı. Başını kaldırdı, Mihrez'e baktı.
"Ben..." Yutkundu. "Hamile olabilirim."
Sözler banyoda yankılandı. Mihrez'in yüzündeki panik, bir anda
dondu. Sonra yavaşça çözüldü.
Hiçbir şey söylemeden elini Naya'nın karnına koydu. Gözlerini kapadı. Cin kanı, derinin altındaki en küçük titreşimi bile yakalayacak kadar hassastı. Bir anlık sessizlikten sonra dudakları aralandı.
Gülümsedi.
"Kalbi..." dedi alçak bir sesle. "Çok küçük... ama güçlü."
Naya'nın gözleri büyüdü. Bir saniye sonra kahkaha attı; şaşkın, biraz ağlamaklı, tamamen gerçek bir kahkaha. Ellerini Mihrez'in bileklerine koydu.
"Gerçek mi?"
Mihrez başını eğdi, dudaklarını Naya'nın dudaklarına bastırdı. Kısa ama dolu bir öpücüktü. Ardından onu kendine çekti, alnını alnına dayadı.
"Gerçek," dedi. "Bizim."
Naya kollarını boynuna doladı. Korku yoktu o an. Sadece sıcaklık,
nefes ve paylaşılan bir sır vardı.
Ve sarayın taş duvarları, ilk kez bu kadar canlı bir sessizliğe tanıklık ediyordu.
Naya bu kez aynanın karşısında dururken yabancı hissetmiyordu. Üzerindeki elbise sade ama görkemliydi; koyu zümrüt tonlarında, yere dökülen, beli yumuşakça saran bir kumaş. Omuzlarına ince işlemeli bir pelerin bırakılmıştı. Bir kraliçe gibi değil zaten öyle olduğu için. Mihrez arkasında belirdi.
Siyah ve gümüş tonlarında, cin âleminin kadim çizgilerini taşıyan giysisiyle... bakışı her zamanki sertliğindeydi ama gözlerinde saklanamayan bir gurur vardı.
"Elbise sana yakışmış," dedi. "Bebeğe de."
Naya gülümsedi. Elini istemsizce karnına götürdü. "Bu kadar erken
hissedileceğini bilmiyordum."
Mihrez elini onun elinin üzerine koydu.
"Cin kanı acelecidir," dedi hafif bir tebessümle. "Özellikle söz konusu olan... varis ise." Naya başını kaldırdı. "Bunu gerçekten yapacak mıyız?" diye sordu
fısıltıyla. "Herkese... bu kadar erken?"
Mihrez'in sesi bu kez padişahındı.
"Gizlenecek bir şey yok. Bu çocuk benim oğlum. Ve cin âlemi bunu bilmek zorunda."
Büyük Salon doluydu.
Taş sütunlar arasından yükselen uğultu, Mihrez ve Naya içeri girdiği an kesildi. Cinler... eğilmedi. Diz çökmedi. Ama herkes sustu. Bu, saygının en eski hâliydi.
Mihrez bir adım öne çıktı. Naya yanında duruyordu. Sırtı dikti. Gözleri sakindi.
"Cin âlemi halkı," dedi Mihrez. "Sizlere yalnızca bir haber vermiyorum. Bir geleceği ilan ediyorum."
Salonda nefesler tutuldu.
"Elimde tuttuğum bu kadın," diye devam etti, eli Naya'nın beline
yerleşirken, "eşimdir. Kraliçenizdir."
Naya'nın kalbi hızlandı ama geri adım atmadı.
"Ve rahminde taşıdığı çocuk..." Mihrez'in sesi bir an için alçaldı. Ağırlaştı. "...benim oğlumdur." Bir fısıltı dalgası salonu dolaştı.
"Cin ve peri kanı," dedi Mihrez, açıkça. "Bu âlemin ilk varisi olacak."
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra... diz çökenler. Eğilen başlar. Yumruklarını göğsüne vuranlar.
Naya o an anladı: Bu sadece bir hamilelik değildi. Bu, düzeni değiştirecek bir doğumdu. Mihrez son kez konuştu:
"Bu çocuk doğduğunda, adını siz koymayacaksınız. Ama yolunu hep birlikte açacaksınız." Elini Naya'nın eline kenetledi.
"Çünkü o..." "...hepimizin kaderine dokunacak."
