Gece yarısıydı. Uzun otların arasında Nagisa, gözlerini kısmış şekilde gökyüzündeki Ay'a doğru bakıyordu.
Ayın rengi her zamankinden biraz daha solgundu. Bu solgunluğu farkedebilmek için dikkatli bakmak gerekliydi.
Açık mavi saçları, gecenin serin rüzgarları ile hafif hafif dalgalanıyordu.
Önceki bir görevde yaralanmış olacaktı ki alnında beyaz bir sargı vardı.
Aiko çoktan uyumuştu. Nagisa otlak arazide yalnız başınaydı.
"Demek biliyorsun ha?"
Arkasından gelen tanıdık sesi duyan Nagisa, arkasını döndü ve ona seslenen Meruk ile göz göze geldiler.
İki saniye sonra Nagisa başını tekrardan gökyüzüne çevirdi ve konuştu.
"Kanlı ay."
Meruk, elini Nagisa'nın omzuna koydu. İfadesi ciddiydi.
"Kan türü bozerler için bayram. Bir yıldan fazla süredir olmuyordu, değil mi?"
Nagisa yanıt vermedi ve yukarıdaki Ay'a bakmaya devam etti.
Gerçek şu ki; Nagisa'nın, bundan birkaç yıl öncesine kadar tanıdığı pek çok kişi kanlı ay gecesinde ölmüşlerdi. Bunun nedeni herhangi bir mitolojik canlının dirilmesi değildi.
Her yıl nadiren gerçekleşen ve yalnızca bir saat kadar süren bir etkinlikti bu. Her türden bozer, farklı durumlardan ötürü bir tür güçlendirme kazanabilirdi. İlkbahar sürecinde doğa türü bozerlerin manayı, doğrudan doğadaki canlılardan çekebilmeleri veya ateş türü bozerlerin yaz mevsiminde alev üretebilmek için çok daha az manasa ihtiyaç duymaları gibi kan türü bozerler de; kanlı ay sürecinde düşmanın bedeninde bir noktayı kanatabilirlerse, oradan durmaksızın oluk oluk kan akıyor ve şifa büyüsü buna karşı çalışmıyordu.
Bu yara, küçük bir çizik bile olsa bir saat boyunca oradan durmaksızın kan akması devasa bir dezavantaj durumu yaratıyordu.
Bazen iki yıl kadar beklemeleri gereken bu kısa süreli etkinlikte tüm kan türü günahkar bozerler, hasım bile olsalar bir araya gelip değerli şehirleri yağmalayarak ganimet elde ederlerdi.
Bir araya gelmelerindeki ana sebep ise bu güçlendirmenin diğer türlere kıyasla çok daha nadiren gerçekleşmesiydi. Geçici olarak bir araya gelmek onların gücünü katlıyordu.
Buna karşı herhangi bir önlem almak çok zordu. Dünyanın her yerinde aynı anda yapılan korkunç düzeyde bir saldırıdan bahsedersek eğer, kimse savaşmak bile istemezdi.
Tabiki savunmalar yapılıyor; ancak kayıplar, her seferinde çok fazla oluyor.
Nagisa gözlerini kapattı ve öfkeli şekilde iç çekti.
"Öyle ya da böyle, nefret etsem de hazırlanmam gerekli."
"Sonuçta Kanlı Ay, yarın başlıyor."
———
Başı dönüyordu. Yakın zamanda alnına çok ağır bir darbe almıştı. Hayatında ilk kez gördüğü bir canlı, sivri dişlerini onun alnına geçirmişti ve kanıyordu. Alnından durmaksızın akan kan, iki gözünü de kırmızıya boyamış ve görüşünü engellemişti.
Shun, tam anlamıyla berbat hissediyordu. Kafatasının parçalanmış ve beyninin bir kısmının dışarıya fırlamış olduğu görüntüyü düşünmeden duramıyordu.
Tabiki durum bu kadar ciddi değildi. Shun, korktuğu için işleri abartmaya çok müsaitti.
Her şeye rağmen, onu korumaya çalışan üç kişinin arasında savunmasızca oturup sesini çıkartmıyordu. Ne kadar korkmuş olsa bile, bu korkuyu bu dışarıya vurmaması gerektiğini biliyordu.
"Mike, biraz daha alev ver!"
Enma'nın ani çağırısından hemen sonra tüneldeki alevler arttı. Bu alevlerin körükleyicisi ise onlara saldırmış olan canlıların cesetleri idi.
Ölmüş yaratıkların cesetlerini aleve vererek kendilerine çember şeklinde geçici bir kalkan oluşturmuşlardı. Kendileri bu çemberin tam ortasındaydılar.
Alevlerin yükselmesi ile onları koruyan duvarlar yeniden güçlenmiştir. Enma doğrudan Mike ve Akari'ye döndü.
"Ne yapacağız? Çok kalabalıklar."
Mike sırıttı. Enma artık onun bu tarz anormal davranışlarını görmezden gelme kararı almıştı.
"Cevap versene!"
Soruyu yanıtlamak yerine Mike, sırıtmaya devam etti.
Çok vakitleri yoktu. Yaratıkların cesetleri kül olursa eğer onları yakan alevler sönecek ve yeniden savunmasız kalacaklardı.
Bordo saçlarının arasına parmaklarını geçirmiş Akari bir yandan, onları koruyan alevden duvarlarda zayıflamış nokta var mı diye kontrol ediyordu
O esnada, tavandan atlayan bir yaratık doğrudan Akari'nin kafasını hedef aldı.
Yukarıda ceset olamayacağı için alevden koruma yapamazlardı. Yani yukarıdan gelen saldırılara tamamen açıklardı.
Yaratık, uzun ve sayısız bacaklarını kullanarak kendi bedenini çevirdi ve kafasını Akari'ye yaklaştırdı.
Bu sefer Enma, yukarıdan gelen saldırıyı farkedememişti. Yaratık her salise daha da yaklaşıyordu. Shun ile benzer bir son muhtemeldi.
Göz açıp kapayıncaya kadar çok ani bir şey gelişmişti.
Mike gibi koca cüsseli birisini bile birkaç santimetre kaydırabilen şiddetli rüzgarlar tünelin her tarafında esmişti.
Rüzgarlar o kadar güçlüydü ki Mike'ın oluşturduğu ateşten duvarın alevlerini yelleyerek etraftaki yaratıkların alev almasına neden olmuştu.
Bu rüzgarların kaynağı ise aralarındaki tek rüzgar türü bozer olan Akari idi.
Ona yukarıdan saldıran iblisin yüzüne çok kısa bir süre içerisinde şiddetli bir yumruk indirmişti.
Akari'nin yumruğu bütün enerjiyi rüzgar manasından alıyordu. Bu yüzden, darbe yaratığa ulaştığı gibi yüksek bir basınç ve hemen ardından şiddetli rüzgarlar her yere yayılmıştı.
Darbeyi doğrudan alan iblisin bedeni ise hızla geldiği yer olan tavana çarpıp et püresine dönüşmüştü.
Alev alan diğer yaratıklar da ince bacaklarını kullanarak hızla kaçmaya çalıştılar ancak her biri yavaş yavaş acı içinde öldüler.
"Bu iblisler gerçekten de baş belası ama öyle değil mi? Hahaha."
Mike, elleri ile omuzlarına masaj yapıyordu.
"Aman tanrım."
Enma, gözlerini sonuna kadar açıp bu inanılmaz güce şahitlik etti.
Mike'ın alevden duvarı olmasaydı işleri tabiki kat kat daha zor olurdu ancak bitirici hamleyi yapan kişi yine de Akariydi.
Bu inanması güç potansiyel karşısında hiç kimse tepkisiz kalamazdı.
Hemen ardından Enma, Shun'a döndü ve geri çekilmeleri gerektiğini düşündü. Onu bu haldeyken mağarada savaştıramazdı. Önünü bile göremezken sadece yük olurdu.
"Neyse o zaman, hadi devam edelim."
Mike arkasını döndü ve seri şekilde ilerlemeye devam etti.
"Hey! Shun böyle bir durumdayken devam edemeyiz. Geri dönelim."
Enma hemen itiraz etti.
Mike arkasını döndü ve yerde oturan savunmasız Shun'a yaklaştı.
Elleri ile Shun'un kanlanmış gözlerini sildi.
Shun gözlerini açtı ancak canı çok yanıyordu. Gözlerinde bir sorun yoktu. Ancak kafası biraz da olsa delinmişti. Genç ve tecrübesiz bir bozerin buna dayanamıyor olması çok normaldi.
Shun'un gözleri titriyordu. Ellerini alnına koymuş, dişlerini sıkmış şekilde; acıdan inlememek için zor duruyordu.
"Çocuk, bana bak. Devam etmek istiyor musun?"
Mike ciddi bir ifade ile Shun'a bir davet yöneltti.
"Mike!"
Enma, hala itiraz ediyordu. Shun bu halde iken devam etmek istemeleri bile kabul edilemezdi.
"Ben..."
Shun geri dönmek istiyordu ancak bunu açıkça belirtmemeliydi. Sırf zarar görmesi yüzünden bütün bir görevin ertelenecek olması... Böyle birşey onu kesinlikle berbat hissettirecekti.
"Yeter artık, itiraz istemiyorum. Geri dönüyoruz."
Enma, Shun'u kolundan destekleyerek kaldırdı ve yürümeye başladılar. Shun'un yüzündeki ifade her tarafından okunuyordu.
Ayak bağı olmamasının bir yolu yoktu. Göreve devam etse yoldaşları için yük olacaktı, görevi iptal ettirse de zaman kaybıydı.
Ağır adımlarla geriye doğru yürürken içinden kendi zayıflığına küfürler ediyordu.
Mike da bir iç çekiş sonrası onları takip etti.
Görünüşe göre görevleri ertelenmişti.
"Hey, siz!"
Mağaranın derinliklerinden yabancı bir ses geldi. Bu ses bir erkeğe aitti. Herkes arkasını döndü ve kendilerini korumak için gardlarını aldılar.
Akari yumruklarını sıktı, Enma elinde buzdan bir kılıç yarattı, Mike ise rahat bir tavırla kollarını açıp kendi bedenini aleve verdi ve karşıdan gelen kişiyi selamladı.
"S-sakin olun! Düşmanınız değilim."
Karşıdan gelen kişi Mike'ın alevlerine yaklaştıkça daha da görünür oldu.
Gelen kişi Shun'dan yaşlı, Mike'dan genç duruyordu. Shun kadar karanlık olan simsiyah saçları vardı. Ancak Shun'a kıyasla onun saçları dalgalı ve dağınık değildi, düz ve uzunlardı.
Kulaklarını kapatacak kadar uzun saçlarının yanında, yüzü de dikkat çekiyordu. Gözleri de tıpkı saçları gibi siyahtı. Sağ yanağında kömür lekesine benzer, siyah bir karartı vardı.
Üstünde beyaz bir atlet vardı. Yanağında bulunan karartıdan avuç içlerinde, kollarında ve üstündeki atlette bile bir miktar bulunuyordu.
Kolları Mike kadar olmasa da yapılıydı ve bir elinde de kazma tutuyordu. Tam bir madenci figürüydü.
"Konuş. Sen kimsin ve neden burdasın?"
Akari gözlerini kıstı ve karşıdakine seslendi.
"B-benim adım Carl. Çevredeki köylerden birinde yaşıyorum. Bozer olmam nedeniyle köy halkı, şikayetçi oldukları bu mağaraları kontrol etmem için beni görevlendirmişti ve birkaç gündür buradayım. Buraya geldiğimden beri bir çok defa kayboldum ve tehlikeli hiçbir canlıya da rastlamadım."
Herkes, kendisini Carl olarak tanıtan gencin sözlerini dikkatle dinledi.
"Mağaradaki yaratıklar sorununu çözmeden gelirsem beni köye almayacaklarını söylediler ve ne yapacağımı bilmiyorum..."
Bu yaşına rağmen, resmen ağlayacak gibi konuşuyordu.
Carl'ın açıklaması pek ikna edici değildi. Geldiğinden beri hiçbir tehlikeli canlı ile karşılaşmadığını iddia etti. Ancak mağaraya girdikten bir saat kadar sonra ölümcül bir saldırıya uğrayan Enmalar, buna inanacak gibi durmuyorlardı.
Carl, Enma'nın kolundan destek alan yaralı çocuğu farketti ve aklına bir fikir geldi.
"Hey, siz de buraya görev için geldiniz değil mi? Ayrıca yoldaşınız yaralandığı için geri dönüyorsunuz."
"Sana ne bundan?"
Akari bu sefer daha da sert çıkıştı.
"D-dur bir sakin ol yahu! Pekala, şuna ne dersiniz? Ben sizin arkadaşınızı tedavi edeceğim ve siz de benimle birlikte bu mağaradaki sorunu çözeceksiniz."
Carl, elini surat hizzasına kadar kaldırdı ve elinde yeşil parıltılar oluşmaya başladı.
"Ben şifa büyüsü kullanabiliyorum. Öyle bir yarayı birkaç saniye içerisinde iyileştirebilirim. Siz de bana yardım ederek kendi görevinizi halletmiş olursunuz, nasıl ama? Hepimiz kârlı çıkmış olacağız!"
Bu açıklamadan sonra mağarada derin bir sessizlik oluştu. Herkes birbirine bakarak ne yapması gerektiğini düşünüyordu.
Bu herife güvenebilirler miydi?
Carl, yanıtlarını beklerken kafasını yana yatırmış, gözlerini kapatmış ve yüzünde bir gülümseme ile bekliyordu.
Akari ve Mike, kendi aralarında fısıldaşarak bir karar aldılar. Ardından aldıkları kararı Enma'ya da anlattılar ve Enma da bunu onayladı.
"Pekala, çocuğu iyileştir. Sonrasına bakacağız."
Mike, gülümseyerek Carl'ın anlaşmasını kabul ettiklerini duyurdu.
"Zevkle."
Carl yürüyerek aralarındaki mesafeyi kapattı. Elindeki kazmayı bir köşeye dayadı ve elini Shun'un alnına yaklaştırdı.
Siyaha boyanmış avuç içlerinde yeniden açık yeşil parıltılar oluştu ve Shun'un alnındaki derin diş izleri saniyeler içinde kapandı.
Ardından Carl, sakin ve güvenilir bir ifade ile duvara dayadığı kazmayı yeniden eline aldı ve ilerlemeye başladı. Yüzünde bir gülümseme ile mağaranın derinliklerine doğru ilerlerken omzundan geriye doğru bakarak konuştu.
"Sizlerle birlik olmak için sabırsızlanıyorum."
*************************************************
