Ficool

Chapter 193 - YABANCI TOPRAKLAR: EVİN İÇİNDEKİ SÜRGÜN

Demir Kafes Gri Bozkır'ın kıran yollarını ardında bırakıp Kral Yolu'nun düzgün taşlarına geldiğinde, aracın titremesi bir anda kesildi; vahşi yolculuk yerini aldatıcı bir rahatlığa bıraktı. O vahşi, sarsıntılı yolculuk yerini, medeniyetin o pürüzsüz ama aldatıcı akışına bıraktı.

Kael için bu "rahatlama" değildi; aksine, başka tür bir işkencenin ilk nefesiydi.

Kael başını metal duvara yasladı, gözlerini kısarak dışarı baktı; garnizonun boğucu Ölü Havası geride kalmıştı. Şimdi, Solgard'a yaklaştıkça, atmosferdeki Tını (Mana) yoğunluğu geometrik bir artışla yükseliyordu.

Kuzeyde, havasız bir odada nefes almaya alışmış bir dalgıç gibiydi. Şimdi kendini saf oksijenle dolu bir odaya atılmış gibi hissediyordu; ciğerleri değil, damarları yanıyordu. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, aylardır süren sessiz, kış uykusundan uyanmış, dışarıdaki bu yoğun, gürültülü ve kaotik enerji okyanusuna tepki vererek omurgasının üzerinde zonklamaya başlamıştı.

"Ses…" diye fısıldadı Kael dişlerini sıkarak; elleriyle kulaklarını kapatmak istedi ama biliyordu ki sorun dışarıda değil, zihnindeydi: "Çok gürültülü."

Malik, karşısındaki bankta, elinde hala o yamuk miğfer parçasını çevirip duruyordu. Kael'in yüzündeki solgunluğu, alnında biriken soğuk ter damlalarını fark etti.

"Mühür mü?" diye sordu Malik, sesi motoru bastıracak kadar toktu; ama altında ince bir endişe vardı. "Dayan Kaptan. Şehre girince alışırsın."

"Alışmak…" dedi Kael, kelimeyi ağzında paslı bir çivi gibi çevirerek; "Zehirli havaya alışmak iyileşmek değil, çürümeyi kabullenmektir."

Kael, elini karnına, Kudret (Aura) çekirdeğinin olduğu yere bastırdı. Biyolojik ateşi, o fiziksel fırını harladı. Kan akışını hızlandırarak, dışarıdan gelen Tını baskısını içeriden gelen fiziksel basınçla dengelemeye çalıştı. Bu, Halid'in ona öğrettiği "İç Basınç" tekniğiydi. Bir denizaltının derinlere daldığında ezilmemek için iç basıncını artırması gibi, Kael de Solgard'ın manevi ağırlığı altında ezilmemek için kaslarını ve iradesini sertleştirdi.

Aracın küçük, parmaklıklı penceresinden içeriye, akşamüzeri güneşinin o turuncu, sıcak ışığı süzüldü. Bu ışık, Kuzey'in o soluk, gri, ısıtmayan ışığına benzemiyordu. Bu ışıkta hayat vardı, rehavet vardı, yumuşaklık vardı.

"Geldik," dedi Malik, pencereye eğilerek.

Ufukta, Solgard'ın devasa surları ve o surların üzerinde titreyen, şehri bir fanus gibi örten o devasa Kozmik Kalkan (The Shield Dome) görünüyordu. Kalkanın yüzeyinde, mor ve altın renkli enerji dalgaları, bir petrol birikintisi gibi hareler çizerek akıyordu.

Altı ay önce, bu manzarayı gördüğünde Kael'in içi "Ev" hissiyle dolardı. Güvenlik, sıcak yemek, yumuşak yatak... Şimdi ise o kalkana bakarken midesi bulanıyordu.

O ışıltılı perdenin altında yaşayan milyonlarca insan, "Güvenlik" dedikleri o yalanın içinde uyuyorlardı. Onların bu konforu için, Kuzey'de Torben gibi adamlar donarak, parçalanarak, isimleri bile hatırlanmadan ölüyordu. O kalkanı besleyen enerji, sınırdaki garnizonların kanıyla ödeniyordu.

"Bir vitrin," diye mırıldandı Kael. "Burası sadece... kanlı bir mezbaha üzerine kurulmuş süslü bir vitrin."

Araç yavaşladı; Kuzey Kapısı göründü—aylar önce sürgün edildikleri, şehir tarafından dışlandıkları o kapı.

Kapıdaki nöbetçiler, İmparatorluk zırhlısını görünce yolu açmak için telaşla koşturdular. Zırhları parlıyordu. O kadar temiz, o kadar pürüzsüzlerdi ki, Kael o mesafeden bile o zırhların üzerine hiç kan sıçramadığını, o metalin hiç gerçek bir darbe almadığını anlayabiliyordu. "Teneke askerler," diye düşündü.

Demir Kafes durdu.

Arka kapının kilitleri, metalik bir tıslama ve gürültüyle açıldı.

İçeriye dolan hava, Kuzey'in o steril, keskin soğuğundan çok farklıydı. Bu hava; baharat, at gübresi, parfüm, ter ve kızarmış yağ kokuyordu. Karmaşık, yapışkan ve "canlı" bir koku.

Kael ve Malik, araçtan indiler.

Botları, Solgard'ın düzgün döşenmiş granit kaldırımına bastığında, ikisi de bir anlığına sendeledi. Zemin... çok düzgündü. Kaymıyordu. Çamur yoktu. Ayak bileklerini zorlayan o hain çukurlar yoktu.

Kapıdaki nöbetçi çavuşu, elinde kayıt defteriyle onlara yaklaştı. Parlak, tüylü miğferinin altındaki yüzü, genç ve yumuşaktı. Ancak araçtan inen bu iki figürü gördüğünde, çavuşun profesyonel gülümsemesi yüzünde dondu.

Karşısında, beklediği gibi soylu subaylar veya bürokratlar yoktu.

Karşısında; saçları uzamış ve rüzgardan keçeleşmiş, tenleri Kuzey'in ayazıyla kavrulup grileşmiş, üzerlerinde parçalı, rünlü, ilkel ama ürkütücü derecede fonksiyonel zırhlar olan iki "Yabani" duruyordu.

Kael'in üzerindeki zırh, Goran'ın dövdüğü o mat siyah plakalardan ve Kimera derisinden yamalarla doluydu. Zırhın üzerinde hala çıkmamış, kurumuş koyu lekeler vardı. Malik ise sırtında, bir kumaşa sarılı olsa da şekli belli olan devasa bir metal kütlesi taşıyordu.

Çavuşun gözleri, Kael'in belindeki Siyah Diş 'lere ve hemen yanındaki o paslı, adi avcı bıçağına (Torben'in bıçağına) takıldı. O paslı bıçak, o kadar uyumsuz duruyordu ki, askerin zihninde bir "tehdit" alarmı çaldı.

"Kimlik?" dedi Çavuş. Sesi, otoriter çıkmaya çalışsa da titrek bir ton taşıyordu.

Kael cevap vermedi. Konuşmak, ona gereksiz bir enerji israfı gibi geldi. Elini cebine attı ve Garnizon Komutanlığı'nın mührünü taşıyan, siyah demirden dökülmüş, üzerinde "Hiçlik Kapısı - Geçiş İzni" yazan ağır madalyonu nöbetçiye fırlattı.

Çavuş madalyonu havada yakaladı. Metalin soğukluğu eldiveninden bile hissediliyordu. Üzerindeki armayı –bir kule ve onu saran dikenli zincirleri– görünce rengi attı.

"Hiçlik Kapısı..." dedi Çavuş, yutkunarak. Bakışları değişti. Artık karşısındakilere birer serseri gibi değil, cehennemin dibinden dönmüş ve oranın kokusunu üzerinde taşıyan birer iblis gibi bakıyordu. "Geçiş izni onaylandı. Solgard'a... hoş geldiniz efendim."

"Hoş bulmadık," dedi Malik, Kael'in arkasından yürürken. Sesi bir kaya yuvarlanması gibiydi.

İki genç, şehrin devasa kapılarından içeri girdiler.

Ve o an, "Kültür Şoku" fiziksel bir darbeye dönüştü.

Solgard'ın pazar yeri, akşam saati olmasına rağmen canlıydı. İnsanlar... çok fazlaydılar. Renkli ipekler giymiş tüccarlar, ellerinde şamdanlarla koşturan hizmetkarlar, sokak köşelerinde lavta çalan ozanlar, kahkahalarla gülüşen soylu gençler...

Herkes konuşuyordu. Herkes gülüyordu. Kimse ufka bakmıyordu. Kimse rüzgarın yönünü kontrol etmiyordu. Kimse, sırtını duvara verme ihtiyacı hissetmiyordu.

Bu kaygısızlık, Kael'in başını ağrıttı. Torben'in külleri henüz soğumamışken, bu insanların kahkahaları ona kişisel bir hakaret gibi geliyordu.

"Çok yumuşaklar," dedi Malik, Kael'in yanında yürürken. Devasa bedeniyle kalabalığı yararak ilerliyordu ama kimseye çarpmamaya özen gösteriyordu. Sanki porselen bir dükkanda yürüyen bir boğa gibi hissediyordu. "Kaptan, baksana... Silah taşıyanların bile kılıçları süs için. Kabzalarında mücevher var. Mücevherle ne kesecekler? Rüzgarı mı?"

"Onlar kesmek için taşımıyor Malik," dedi Kael, gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirerek. Analiz Refleksi istemsizce çalışıyor, etraftaki tehditleri tarıyordu. Ama tehdit yoktu. Sadece... gürültü vardı. "Onlar göstermek için taşıyor. Burası bir tiyatro sahnesi."

Bir grup akademi öğrencisi yanlarından geçti. Üzerlerinde, Kael'in eskiden giymeyi hayal ettiği o şık, lacivert ve gümüş işlemeli üniformalar vardı. Pırıl pırıldılar. Ellerinde asalar, parmaklarında yüzükler... Kael ve Malik'i gördüklerinde burunlarını kıvırdılar, yollarını değiştirdiler.

"Pis kokuyorlar," dedi içlerinden biri, arkadaşına fısıldayarak. "Kanalizasyon işçisi olmalılar."

Malik duraksadı. Yumruğunu sıktı. O yumruk, bir insan kafasını karpuz gibi ezebilirdi.

"Yürü," dedi Kael, durmadan. "Duymadın. Görmedin. Enerjini harcama."

Subutay'ın sesi zihninde yankılandı: Verimlilik. Boşa harcanan öfke, düşmana hediye edilmiş bir avantajdır.

Şehrin merkezine, Vael'thra Malikanesi'nin bulunduğu tepeye doğru değil, daha aşağıya, dumanlı ve isli bir bölgeye yöneldiler.

Sanayi Bölgesi.

Burası, Solgard'ın diğer yerlerine göre daha az süslü, daha gürültülü ama daha "gerçek"ti. Demirci çekiçlerinin sesi, Kael'in zihnindeki o pazar gürültüsünü bastırdı. Is, parfüm kokusunu sildi.

Kessir Orm'un –Malik'in babasının– yeni atölyesi, sokağın sonundaydı. Yangından sonra, Lonca'nın desteğiyle daha büyük, daha korunaklı bir yere geçmişti.

Atölyenin kapısı açıktı. İçeriden, düzenli, ritmik ve güçlü bir çekiç sesi geliyordu. ÇIN... ÇIN... ÇIN...

Kael ve Malik kapıda durdular.

İçeride, ocağın başında, Kessir Usta sırtı dönük bir şekilde çalışıyordu. Ama yalnız değildi. Yanında, ona yardım eden, körükleri çeken iki çırak daha vardı.

Malik, bir adım öne çıktı. Gölgesi içeriye düştü.

Çekiç sesi durdu.

Kessir Usta, yavaşça arkasını döndü. Elindeki kızgın demiri suya soktu. COSSSSS. Buhar bulutu yükseldi.

Yaşlı demirci, dumanın arasından kapıdaki o iki silueti süzdü. Gözleri, Malik'in uzamış sakalına, genişlemiş omuzlarına, üzerindeki o yıpranmış, kan ve yağ lekesiyle dolu zırha takıldı. Sonra Kael'e baktı. Çocuğun gözlerindeki o eski, kırılgan ifade gitmiş; yerine çeliğin soğukluğu gelmişti.

"Baba," dedi Malik. Sesi titredi.

Kessir, elindeki maşayı ve çekici tezgaha bıraktı. Ellerini önlüğüne sildi.

"Geri döndünüz," dedi Kessir. Sesi, duygusuz görünmeye çalışsa da çatallıydı. "Tek parça halinde."

"Sayılır," dedi Kael, sargılı sol elini hafifçe saklayarak.

Kessir, Malik'e doğru yürüdü. Devasa oğlunun önünde durdu. Malik, babasına sarılmak için hamle yaptı ama Kessir onu durdurdu.

"Önce iş," dedi Kessir. Gözleri parlıyordu. Arkasını döndü ve atölyenin arka tarafındaki, üzeri ağır bir brandayla örtülü olan o özel tezgaha yürüdü.

"Bana mektup geldi," dedi Kessir, brandanın iplerini çözerken. "Halid'den. Sizin... 'mezun' olduğunuzu yazmış. Ve bir sipariş vermiş."

Kessir brandayı çekti.

Tezgahın üzerinde, bir silah duruyordu.

Ama bu sıradan bir silah değildi.

Bu bir çekiçti ama Malik'in Kuzey'de kullandığı o hurda demir parçalarına, o dökme kapaklara benzemiyordu. Sapı, Musfar 'ın volkanik bölgelerinden gelen, ısıya ve darbeye dayanıklı, siyah "Ejder-Kemiği" ağacındandı. Baş kısmı ise... Baş kısmı, Kael'in daha önce görmediği, koyu gri, üzerinde doğal altın damarların dolaştığı, hem mat hem de parlak görünen devasa bir Mithril-Çelik bloğuydu.

Silahın üzerinde rünler işlenmemişti. Silahın kendisi bir ründü. Ağırlığı, durduğu yerde bile tezgahı eziyor gibiydi.

YERKIRAN (EARTHBREAKER).

Malik, nefesini tuttu. Gözleri doldu. Elleri titreyerek silaha uzandı.

"Bu..."

"Senin," dedi Kessir. "Dükkan yandığında kurtaramadığım her şeyin bedeli bu. Aylardır dövüyorum. Sıradan çelik senin gücünü taşımaz oğlum. Bu... bu dağların kalbinden kopmuş bir parça. Kırılmaz. Eğilmez. Senin gibi."

Malik, çekicin sapını kavradı.

Ağırlığı... mükemmeldi.

Kuzeyde kullandığı o dengesiz hurdalar, o kırılan saplar, o yamulan metaller... hepsi birer provaydı. Bu silah, Malik'in eline oturduğu an, sanki kolunun bir uzantısı gibi bütünleşti. Malik, çekici tek eliyle, sanki bir tüy gibi havaya kaldırdı.

Kael, o anı izlerken gülümsedi. Malik tamamlanmıştı. Duvar, artık sadece durmayacak; vuracaktı.

"Teşekkürler Usta," dedi Kael.

Kessir, Kael'e döndü. Masanın altından, siyah kınları olan, kabzası gümüş tellerle (mana iletimi için) sarılmış iki kılıcı çıkardı.

"Bunlar senin eski dostların," dedi Kessir. "Bakımlarını yaptım. Dengelerini, senin o 'Rüzgar' stiline göre yeniden ayarladım. Ve... içine biraz 'Ağırlık' ekledim. Halid, artık hafifliği sevmediğini yazmış."

Kael, Siyah Diş leri aldı. Kabzalarını kavradı.

Ağırdı. Garnizona ilk gittiği günkü o hafiflik yoktu. Ama şimdi, bu ağırlık ona yük değil, güç veriyordu. Kudretini kılıçlara akıttığında, metalin ona cevap verdiğini, titrediğini hissetti.

"Hazırız," dedi Kael. Kılıçları beline taktı.

"Nereye?" diye sordu Malik, gözlerini Yerkıran'dan ayırmadan.

"Eve," dedi Kael. Ama sesi, 'ev' kelimesini söylerken yabancıydı. "Anneme. Ve... o yatağa."

Atölyeden çıktıklarında hava kararmıştı. Solgard'ın sokak lambaları, büyüyle aydınlatılan o kristal küreler yanmaya başlamıştı.

Vael'thra Malikanesi'ne giden yol, Kael için Kuzey'e giden yoldan daha uzun geldi. Her adımda, içindeki o "Yabancılaşma" hissi artıyordu. Buraya ait değildi. Artık değildi.

Malikanenin kapısına geldiklerinde, nöbetçiler onları tanımakta zorlandı. Üzerlerindeki o kaba, kanlı zırhlar, o vahşi duruş...

"Kael Efendi?" dedi yaşlı kapıcı, şaşkınlıkla.

"Aç kapıyı," dedi Kael. Sesi buz gibiydi.

İçeri girdiklerinde, malikanenin o sıcak, lavanta kokulu havası yüzlerine vurdu. Bu koku... Kael'in midesini bulandırdı. Çok temizdi. Çok yapaydı.

Merdivenlerin başında, annesi Elyra duruyordu. Yanında ise, gözleri yaşlı, elinde bir mendil tutan Prenses Sera değil... sadece sessizce bekleyen, yüzünde gururla karışık bir korku olan annesi vardı.

Kael, annesine doğru yürümedi. Koşup sarılmadı. Sadece durdu.

"Döndüm," dedi.

Elyra, oğluna baktı. O küçük, kırılgan çocuk gitmişti. Karşısında, omuzları genişlemiş, bakışları sertleşmiş, ruhu nasır tutmuş bir "Silah" duruyordu.

"Hoş geldin," dedi Elyra. Ama sesinde, bir yabancıyı selamlarmış gibi bir mesafe vardı.

Kael, odasına çıktı. Hizmetçilerin hazırladığı o kuş tüyü yatağa, ipek çarşaflara baktı.

Yatamadı.

Çok yumuşaktı. Çok... güvensizdi. İçine gömülürse, bir daha kalkamayacakmış gibi hissetti.

Yastığını ve battaniyesini aldı. Odanın köşesine, pencerenin altına, sert parke zemine serdi. Camı açtı. İçeriye soğuk havanın girmesine izin verdi. Şehrin gürültüsü, rüzgarın sesi...

Sırtını duvara verdi. Siyah Diş'i başucuna koydu.

Ancak o zaman, sert zeminin kemiklerine batan o tanıdık acısıyla birlikte, gözlerini kapatabildi.

Solgard'da ilk gece böyle geçti. Yatakta değil, yerde. Evde değil, mevzide.

Çünkü savaş bitmemişti. Sadece cephe değişmişti.

More Chapters