Ficool

Chapter 194 - ŞEHİR KAPILARI VE CAMDAN HAYATLAR

Solgard'ın sabahı, Kael Vael'thra için artık bir "uyanış" değil, bir "saldırı"ydı.

Geceyi parke zeminde, pencerenin dibinde, Kuzey'den gelen cılız rüzgârı hissederek geçirmişti. Kuş tüyü yatak, vücuduna bataklık gibi yapışıyor, onu boğuyordu. Vael'thra Malikanesi'nin o sessiz, hizmetçilerin parmak uçlarında yürüdüğü koridorları, Garnizon'un rüzgârlı uğultusundan sonra Kael'in kulaklarında sağır edici bir çınlama yaratıyordu. Sessizlik, tehlikenin habercisiydi. Sessizlik, pusu demekti. Ve bu ev, fazla sessizdi.

Kael, üzerindeki sivil kıyafetleri düzeltti. Siyah, yüksek yakalı bir gömlek ve rahat bir pantolon. Kumaş kaliteliydi, yumuşaktı. Ama Kael'in nasır tutmuş, rüzgârla tabaklanmış derisinde bir yabancı gibi duruyordu. Belindeki kemere, Siyah Diş 'leri (Blackfang) takarken tereddüt etti. Burası savaş alanı değildi. Şehrin merkeziydi. Ama kılıçları takmadığı an hissettiği o "çıplaklık" duygusu, midesine kramplar sokuyordu. Kılıçları taktı. Hemen yanlarına, Torben'in o paslı, adi avcı bıçağını da sıkıştırdı.

Aşağı indiğinde, Malik kapıda bekliyordu.

Devasa çocuk, üzerine zorla uydurulmuş kahverengi bir yelek ve geniş bir keten gömlek giymişti. Ama ne giyerse giysin, sırtındaki o devasa kütleyi –kumaşlara sarılı Yerkıran 'ı (Earthbreaker)– saklayamıyordu. Malik'in yüzünde, savaş alanında görmeye alışık olduğumuz o kararlı ifade yoktu; onun yerine, porselen dükkanına girmiş bir boğanın tedirginliği vardı.

"Günaydın Kaptan," dedi Malik. Sesi alçaktı ama mermer holde yankılandı. "Annem kahvaltıda reçel koydu. Reçel... Çok tatlıydı. Midemi yaktı."

Kael, Malik'in gözlerindeki o ince şaşkınlığı anladı. Altı ay boyunca gri bulamaç, kurutulmuş et ve kan tadıyla beslenen bedenleri, medeniyetin şekerini zehir gibi algılıyordu.

"Gidelim," dedi Kael. "Akademiye kaydımızı yenilemeliyiz. Yoksa bizi kaçak ilan ederler."

Malikanenin ağır kapıları açıldı ve Solgard'ın kalbine, Orta Şehir 'e adım attılar.

Ve o an, gerçek duvarın ne olduğunu anladılar.

Kuzeyde duvarlar obsidyenden yapılmıştı ve sizi rüzgârdan korurdu. Burada ise duvarlar, insanların cehaletinden örülmüştü ve sizi gerçekten ayırıyordu.

Cadde kalabalıktı. Güneşli bir gündü ve Solgard halkı, sanki dünyanın en büyük derdi havanın biraz nemli olmasıymış gibi sokaklara dökülmüştü. Renkli ipekler giymiş kadınlar, yüksek sesle gülüşen tüccarlar, ellerinde kitaplarıyla koşuşturan öğrenciler...

Gürültü.

Kahkahalar, at arabalarının tekerlek sesleri, sokak satıcılarının melodik çığlıkları... Bu sesler, Kael'in Ruh Kanalları na (sinirlerine) birer iğne gibi batıyordu. Garnizon'da ses, hayati bir bilgiydi. Bir hışırtı, ölüm demekti. Burada ise ses, sadece gevezelikti.

"Çok..." Malik duraksadı, doğru kelimeyi aradı. "...gevşekler."

Kael, kalabalığın içinde bir yarık açarak ilerliyordu. İnsanlara dokunmuyordu ama yaydığı o soğuk, keskin Kudret (Aura) , insanların içgüdüsel olarak ona yol vermesini sağlıyordu. Kimse neden kenara çekildiğini bilmiyordu; sadece bir "avcının" geçtiğini hissediyorlardı.

Bir grup genç kız, bir kumaşçının vitrininin önünde durmuş, kıkırdayarak konuşuyordu. Kael ve Malik yanlarından geçerken konuşmalarını duydular.

"Mavi olanı almalısın Lira," diyordu biri, elindeki dantelli bir kurdeleyi sallayarak. "Akademi balosunda Tiber'in gözü sende olacak. Eğer o kırmızıyı giyersen çok... basit görünürsün. Bu yılın rengi gök mavisiymiş."

"Ama annem kırmızının bana şans getireceğini söylüyor! Geçen sınavda tırnağım kırıldı, bu sefer..."

Malik durdu. Başını çevirip kızlara baktı. Bakışlarında öfke yoktu. Aşağılama da yoktu. Sadece derin, dipsiz bir anlamlandıramama vardı.

Kael de durdu. Elini gayriihtiyari kemerindeki paslı bıçağa götürdü.

Torben'in parçalanmış bedeni gözünün önüne geldi. Reko'nun miğferinin içindeki kan. Alfa Kimera'nın nefesiyle eriyen taşlar. O gece, o ateşin başında duydukları çığlıklar...

Ve burada, sadece birkaç yüz kilometre güneyde, bir tırnağın kırılması felaket sayılıyordu.

"Yürüyelim Malik," dedi Kael. Sesi buz gibiydi.

"Bilmiyorlar," dedi Malik, yutkunarak. Kızlardan gözlerini ayırdı. "Kaptan... onlar hiçbir şey bilmiyor. O duvarların arkasında nelerin beklediğini, o ışıkların yanması için kimlerin donduğunu... bilmiyorlar."

"Bilmemeleri gerek," dedi Kael. "O yüzden surlar var. O yüzden biz varız. Onlar 'Mavi mi kırmızı mı?' diye düşünebilsin diye, biz orada griyi giyiyoruz."

Ama Kael'in içindeki mantık, duygularını bastıramıyordu. Midesindeki bulantı artıyordu. Bu insanlardan nefret etmiyordu ama onlara yabancıydı . Sanki farklı bir türdenmiş gibi hissediyordu. Onlar "Yaşayanlar"dı. Kael ve Malik ise "Hayatta Kalanlar"dı. Ve bu iki tür, asla aynı dili konuşamazdı.

Akademi Meydanı'na geldiklerinde, kalabalık daha da arttı.

Burası Solgard'ın geleceğinin, imparatorluğun en parlak zihinlerinin toplandığı yerdi. Ama Kael'in gördüğü tek şey, süslü zırhlar, işlevsiz asalar ve kibirli gülüşlerdi.

Bir grup soylu öğrenci, ellerinde parlayan asalarla şakalaşıyor, havada küçük, zararsız kıvılcımlar oluşturuyorlardı. Biri, diğerini itti. İtilen çocuk, dengesini kaybedip Malik'e çarptı.

Çocuk sendeledi ama Malik milim kıpırdamadı. Kaya gibi sabitti.

Çocuk, üzerindeki pahalı, gümüş işlemeli cübbeyi düzelterek Malik'e döndü. Yüzünde, bir soylunun avama bakarken takındığı o tiksinti ifadesi belirdi.

"Önüne baksana be dev!" diye bağırdı çocuk. "Kör müsün? O pis kıyafetlerinle cübbemi kirlettin!"

Çocuğun arkadaşları güldü. "Bırak onu Kaen, baksana... ahırdan kaçmış gibi kokuyor. Muhtemelen bir hizmetçidir."

Malik, çocuğa baktı.

Eskiden olsa, Malik utanırdı. Başını eğer, özür dilerdi. Ya da babasının dükkanındaki gibi safça gülerdi.

Ama şimdi...

Malik, çocuğun gözlerinin içine baktı. Sonra çocuğun boynuna baktı. Oradaki ince, savunmasız damara. Sonra çocuğun duruşuna baktı. Ağırlık merkezi yanlıştı. Tek bir hamleyle, sadece omuz atarak ciğerlerini patlatabilirdi.

Malik bunları düşündüğü için değil, bildiği için yapmadı. Bir kurdun, kendisine havlayan bir kanişe saldırmaması gibi. Tehdit değildi. Sadece gürültüydü.

Malik hiçbir şey söylemedi. Sadece derin bir nefes aldı ve Kael'e döndü.

"Gidelim Kaptan. Burası... çok sesli."

Çocuk, Malik'in bu tepkisizliğini korkaklık sandı. "Hey! Sana konuşuyorum! Özür dilesene!" Elindeki asayı Malik'e doğru salladı. Asanın ucunda küçük bir ateş topu belirdi.

İşte o an, Kael araya girdi.

Hızlı değildi. ama akışkandı.

Kael, Malik ile çocuğun arasına girdi. Sağ elini, çocuğun asayı tutan bileğinin üzerine, tüy gibi hafifçe koydu.

Sıkmadı. Bükmedi. Sadece dokundu.

Ama o dokunuşta, Kael'in Analiz Refleksi nin ağırlığı vardı. O dokunuş, çocuğa şunu söylüyordu: Damarlarının yerini biliyorum. Kemiklerinin kırılma noktasını biliyorum. Ve eğer o ateşi atarsan, o el bir daha asla büyü yapamaz.

Kael'in gözleri –biri donuk mavi, diğeri dikey yarıklı altın– çocuğun gözlerine kilitlendi.

"Ateşle oynama," dedi Kael. Sesi fısıltı gibiydi ama meydandaki gürültüyü bastırdı. "Yanarsın."

Çocuğun (Kaen Morlis) yüzündeki renk çekildi. Asasındaki alev, bir rüzgâr yemiş gibi puff diye söndü. Kael'in gözlerinde gördüğü şey, bir öğrencinin rekabeti değildi. Bir mezarlığın sessizliğiydi.

Kael elini çekti.

"Yürü Malik."

İkili, donup kalmış soylu grubunun arasından geçip gitti. Arkalarında bir sessizlik koridoru bıraktılar.

Akademi'nin devasa kapılarına geldiklerinde, Kael başını kaldırıp o görkemli yapıya baktı.

Altı ay önce, bu kapıdan girerken heyecanlıydı. Büyücü olacağını, kahraman olacağını sanıyordu.

Şimdi ise bu kapı ona bir okul girişi gibi görünmüyordu. Bir arena girişi gibi görünüyordu. Ve içeridekiler öğrenci değil, sadece henüz kırılmamış kurbanlardı.

"Yalnızız," dedi Malik, kapının eşiğinde.

"Evet," dedi Kael, elini kemerindeki Siyah Diş'e koyarak. "Ve bu bizim en büyük gücümüz."

İçeri girdiler.

Onlar artık çocuk değildi. Onlar, Solgard'ın rüyasına giren iki karabasandı. Ve uyanma vakti gelmişti.

More Chapters