"Demir Kafes"in içindeki hava, zaman geçtikçe ağırlaşan, metalik ve yağlı bir kokuya bürünmüştü. Aracın devasa tekerlekleri, Solgard'ın düzgün döşenmiş taş yollarını çoktan terk etmiş; şimdi "Yaban Topraklar"ın çukurlu, donmuş ve merhametsiz zemini üzerinde sarsılarak ilerliyordu.
Her sarsıntı, Kael Vael'thra'nın omurgasında, tam da Kızıl Hüküm Mührü'nün kök saldığı noktada ince bir sızı olarak yankılanıyordu. Ancak bu sızı, geçmişte yaşadığı o "taşan okyanusun" verdiği basınç ağrısı değildi. Bu, tam tersiydi. Bu, ani basınç kaybının yarattığı boşluktu.
Şehrin merkezinde, havadaki Tını (Mana) o kadar yoğundu ki, Kael'in mührü sürekli olarak dışarıdan gelen baskıya karşı içeriden bir direnç gösterir, bu da onu sıcak tutardı. Ancak şimdi, medeniyetin o sıcak, büyülü halesi geride kalmıştı. Dışarıdaki mana seviyesi düşüyor, atmosfer "kuraklaşıyordu". Mühür, dışarıdaki bu boşluğu hissettiği an savunma mekanizmasını değiştirmiş, kendini "Kış Uykusu" moduna almıştı. Kael'in içindeki okyanus artık kapıları zorlamıyor, derinlere çekiliyordu.
"Çok sessiz," diye fısıldadı Kael. Sesi, motorun gürültülü hırıltısı arasında neredeyse kayboldu. Gözlerini kapattı. "Kafamın içi... ilk defa bu kadar sessiz."
Malik, karşıdaki dar metal bankta, dizlerini karnına çekmiş bir halde oturuyordu. Devasa cüssesi bu dar alana sığmıyordu. Omuzları aracın yan duvarlarına sürtüyor, her kasiste kafası tavandaki metal kirişe değmemek için eğiliyordu. "Ben sessizlik duymuyorum Kaptan," dedi Malik, dişlerini gıcırdatarak. "Sadece bu lanet demir yığınının inlemesini duyuyorum. Sanki... sanki bizi yutmuş bir canavarın midesindeyiz ve bizi sindirmeye çalışıyor."
Kael gözlerini açtı. Araçtaki tek ışık kaynağı olan tavandaki kafesli fener, Malik'in yüzündeki endişeyi aydınlatıyordu. O, babasının dükkanında, ateşin ve çekicin gürültüsü içinde huzur bulan biriydi. Bu soğuk, karanlık ve pasif yolculuk, onun "Toprak" doğasına aykırıydı. Malik hareket etmek, bir şeyleri kaldırmak, direnmek istiyordu. Ama burada sadece oturup beklemek zorundaydı.
"Sindiremeyecek," dedi Kael, elini uzatıp Malik'in dizine, o sertleşmiş kasın üzerine koyarak. "Biz yiyecek değiliz Malik. Biz cürufuz. Bizi dışarı atıyorlar çünkü bizi işleyemediler."
Araç aniden sert bir frenle sarsıldı. Metalik bir gıcırtı, içerideki havayı yırttı. Malik öne doğru savruldu ama eliyle duvara tutunarak dengesini sağladı. Kael ise yerinden bile kıpırdamadı; Kudretini (Aura) kalçalarına ve ayak tabanlarına odaklayarak kendini bulunduğu zemine "mıhlamıştı".
Dışarıdan boğuk sesler geldi. Zırh şakırtıları. At kişnemeleri. Ve rüzgarın o uğursuz, ıslık çalan sesi. "Neden durduk?" diye sordu Malik, elini olmayan silahına, belindeki boşluğa atarak. "Kontrol noktası," dedi Kael. Gözetleme yarığına eğildi.
Dışarısı zifiri karanlıktı ama Kael'in Aura Sezgisi (Analiz Refleksi), karanlığın içindeki ısı izlerini seçebiliyordu. Solgard'ın en dış devriye hattıydı burası. Surların beş fersah ötesi. Meşalelerin titrek ışığı altında, kalın kürkler giymiş, yüzleri maskeli askerler aracı durdurmuştu. Bunlar Saray Muhafızları gibi parıltılı zırhlar giymiyordu. Zırhları mat, çiziklerle dolu ve pratikti. Ellerindeki mızrakların uçları, donuk bir gümüşle parlıyordu. Sınır Lejyonu.
Aracın şoför kabininden inen Kraliyet Muhafızı ile Lejyon nöbetçisi arasında kısa bir konuşma geçti. "Yük nedir?" diye sordu nöbetçi. Sesi rüzgarın uğultusuna karışıyordu. "Sürgün," dedi Kraliyet Muhafızı. "Kuzey Garnizonu'na. İmparator'un özel emri." Nöbetçi, elindeki feneri aracın gözetleme yarığına tuttu. Işık, Kael'in gözlerine vurdu. Nöbetçi bir an duraksadı. Kael'in gözlerindeki o çift renkli (Biri mavi, diğeri dikey altın) anomaliyi görmüştü. "Tanrılar yardımcınız olsun," dedi nöbetçi, tükürür gibi. "Bu gece hava "Isıran Rüzgar" getiriyor. Oraya varmadan donmazlarsa şanslılar."
Araç tekrar hareket ettiğinde, Kael sırtını soğuk metale yasladı. "Isıran Rüzgar..." diye mırıldandı. Annesi Elyra'nın verdiği çantayı açtı. İçinden o obsidyen kutuyu, "Soğuk Yanığı Merhemi"ni çıkardı. Kapağını araladığında, içeriye keskin, nane ve kükürt karışımı bir koku yayıldı. "Bunu sür," dedi Kael, kutuyu Malik'e uzatarak. "Yüzüne, ellerine. Açıkta kalan her yerine." Malik kutuyu aldı, kokladı ve yüzünü buruşturdu. "Bu ne? Çürümüş yumurta gibi kokuyor." "Hayat kokuyor," dedi Kael. "Dışarıdaki soğuk, Solgard'ın kışına benzemez Malik. Orada soğuk sadece üşütmez; ısırır, eti çürütür ve parmaklarını koparır. Bu merhem, derinin üzerinde yapay bir 'Aura Katmanı' oluşturur. Isıyı içeride tutar."
Malik, tereddüt etmeden parmağını kutuya daldırdı ve yeşilimsi macunu yüzüne sürmeye başladı. "Sen?" diye sordu Malik. "Benim ihtiyacım yok," dedi Kael yalan söyleyerek. Aslında vardı. Mührü kapandığı için vücut ısısını korumak artık tamamen kendi biyolojik kapasitesine, Kudretine kalmıştı. Ve bedeni, son olaylardan sonra hala zayıftı. Ama merhem azdı. Ve Malik'in cüssesi daha büyüktü, daha fazla yüzeye sahipti. "Benim kanım... farklı," diye ekledi Kael, daha inandırıcı bir yalanla. "Mühür beni sıcak tutuyor."
Araç hızlandı. Yolun eğimi değişmişti. Artık düz bir ovada değil, tırmanıştaydılar. Motorun sesi daha boğuk, daha zorlanmış çıkıyordu. Yerçekimi, sanki onları geri, o sıcak şehre çekmek istiyor ama demir kafes inatla onları kuzeye, o gri boşluğa sürüklüyordu.
Saatler geçti. Malik, yorgunluğa yenik düşerek uyuklamaya başladı. Başı göğsüne düşüyor, her sarsıntıda irkiliyordu. Kael ise uyumadı. Zihni, İmparator Valdrin'in o son sözlerini tekrar tekrar oynatıyordu. *"Sen bir muhafız değilsin. Sen bir takipçisin."*Bu sözler, fiziksel bir tokat gibi yüzünde yanıyordu. Haklıydı. Hayatı boyunca Elyra'nın, Halid'in, Sera'nın yörüngesinde dönmüştü. Onların kararları, onların planları, onların arzuları... Kael sadece "uyum sağlamaya" çalışmıştı. Gücünü bastırmış, sesini kısmış, kendini küçültmüştü. Sera'ya "Hayır" diyememişti çünkü Sera'sız bir Kael'in neye benzediğini bilmiyordu.
"Artık öğreneceğim," dedi sessizce karanlığa. Eline, belindeki Siyah Diş'in kabzasına götürdü. Kılıç soğuktu. Tıpkı onun gibi, o da manasız kalmıştı. Kılıç, Kael'in dokunuşuna, o eski "titreşimle" cevap vermedi. Sadece metalin ölü ağırlığı vardı. "Sen de açsın," diye fısıldadı Kael kılıca. "Merak etme. Oraya vardığımızda... ikimizi de besleyecek bir şeyler bulacağız."
Aracın dışından gelen ses değişti. Artık tekerleklerin altında taş veya toprak sesi yoktu. **Buz.**Kırılan, ezilen ve gıcırdayan buz tabakalarının sesi geliyordu. Hava sıcaklığı, aracın yalıtımına rağmen hissedilir derecede düşmüştü. Kael'in nefesi, ağzından çıktığı anda beyaz bir buhar bulutuna dönüşüyordu. Malik, uykusunda titredi ve kürklerine daha sıkı sarıldı.
Kael gözetleme yarığına tekrar yaklaştı. Dışarıda, şafak söküyordu. Ama bu, Solgard'ın o altın rengi, umut dolu şafağı değildi. Ufuk çizgisi, kirli bir beyazlık ve kurşun grisi bulutlarla kaplıydı. Güneş, bu yoğun sis perdesinin arkasında, soluk, hasta bir göz gibi duruyordu. Işık vardı ama ısı yoktu. Ve ileride, çok ileride, gökyüzünü yaran o devasa mor çizgi görünüyordu. **Kozmik Bariyer.**Dünyayı Yozlaşmış Diyarlar'dan ayıran o ince zar. Gidiyorlardı. Bariyerin en ince, en zayıf ve en tehlikeli olduğu noktaya; Hiçlik Kapısı'na.
Kael, elini soğuk metal duvara bastırdı. "Sürgün değil," dedi kendi kendine, bir mantra gibi. "Sefer." Aracın motoru, yokuşu tırmanırken acı bir inilti çıkardı. Demir Kafes, buzlu yolda kayarak ama durmayarak, iki genci kaderlerine doğru taşıyordu. Ve o kaderin rengi ne altın ne de maviydi. O kaderin rengi, pıhtılaşmış kan ve paslı demirdi.
