görkemli mana bariyerinin, o görünmez ve sıcak kubbenin sınırından çıktıkları anı, Kael Vael'thra gözleriyle değil, kemikleriyle hissetti.
"Demir Kafes"in (zırhlı nakliye aracı) tekerlekleri, bakımlı imparatorluk yolundan çıkıp, dış dünyanın kaba, çukurlu ve taşlı toprağına değdiğinde araç şiddetle sarsıldı. Ancak Kael'i asıl sarsan şey bu fiziksel darbe değildi.
Bu, ani bir basınç kaybıydı.
Solgard'ın havası, yüzyıllardır büyücüler ve rün kuleleri tarafından işlenen yoğun **Tını (Mana)** ile doluydu. Orada nefes almak, yoğunlaştırılmış bir enerji çorbasını içmek gibiydi; vücut buna alışkındı, ciğerler her solukta farkında olmadan küçük bir miktar büyü çekiyordu. Ama şimdi, o sınırı geçtikleri anda, hava incelmiş, kurumuş ve "boşalmış" gibiydi.
Kael, elini göğsüne, tam kalbinin üzerine götürdü. Sırtındaki **Kızıl Hüküm Mührü**, bu ani değişim karşısında panikleyen bir hayvan gibi kasıldı. Dışarıda emecek, beslenecek bir enerji yoğunluğu kalmamıştı. Mühür, dışarıdan çekemediği enerjiyi içeriden, Kael'in **Hayati Zerrelerinden** (yaşam enerjisinden) talep etmeye başladı.
"Kaptan?" Malik'in sesi, karanlık kabinin içinde boğuk bir hırıltı gibi yankılandı. "Nefesim... Nefesim yetmiyor gibi."
Malik, devasa elleriyle boğazını ovuşturuyordu. O bir büyücü değildi ama **Toprak Aurası** (Kudret) taşıyordu ve o da atmosferdeki bu ani "kuraklığı" hissedebiliyordu.
"Panik yapma," dedi Kael. Sesi, kendi kulaklarına bile metalik ve yabancı geldi. Ciğerlerini zorlayarak konuştu. "Hava bitmedi Malik. Sadece... *Tını* bitti. Solgard'ın büyüsü arkada kaldı. Şu an soluduğun şey, dünyanın gerçek, ham havası. Buna 'Ölü Hava' derler."
Kael, aracın yan tarafındaki ince gözetleme yarığına uzandı. Metal yüzey buz gibiydi; parmak uçlarını yaktı. Dışarıda zifiri bir karanlık vardı. Ay ışığı bile bu coğrafyaya küsmüş gibi soluktu. Ufukta, geride bıraktıkları Solgard'ın o devasa ışık huzmesi, sönmekte olan bir mum alevi gibi titriyordu.
Birkaç saat öncesine kadar o ışığın içindeydiler. Sıcak yatakları, Pora Teyze'nin çorbaları, Sera'nın gülümsemesi... Hepsi o ışık huzmesinin içindeydi. Şimdi ise, o ışık her geçen saniye küçülüyor, onları bu metal kutunun içinde, bilinmeze doğru savuruyordu.
"Geri dönemeyiz, değil mi?" diye sordu Malik. Sesi bir çocuğun kırılganlığını taşıyıyordu. Babasının atölyesinin yıkılışında bile bu kadar küçük hissetmemişti.
"Dönemeyiz," dedi Kael, gözünü yarıktan ayırmadan. Solgard'ın ışığı sonunda bir nokta halini aldı ve karanlığa karıştı. "Dönersek idam ediliriz. İmparator'un hükmü kesindir."
Kael sırtını soğuk metal duvara yasladı. Zihninde İmparator Valdrin'in o son sözleri yankılanıyordu: *"Sen bir muhafız değilsin. Sen bir takipçisin."*
Bu sözler, midesindeki açlıktan daha fazla canını yakıyordu. Haklıydı. Hayatı boyunca sürüklenmişti. Annesinin deneyleri, Halid'in eğitimi, Sera'nın maceraları... Kael hep birilerinin hikayesindeki yan karakter olmuştu. Kendi iradesi, başkalarının kararlarına tepki vermekten ibaretti.
"Silahlarımız..." dedi Malik, ellerini boş beline götürerek. "Yerkıran'ı aldılar. Senin dişlerini aldılar. Çıplak kaldık Kaptan. Oraya vardığımızda, o canavarların arasına silahsız mı gireceğiz?"
"Silahlarımızı almadılar Malik," dedi Kael. Sağ elini kaldırdı ve yumruk yaptı. Kolundaki o siyah damarlar, Mührün baskısıyla hafifçe zonkladı ama parlamadı. Ortamda parlayacak enerji yoktu. "Onları emanete aldılar. Eğer oraya vardığımızda hayatta kalırsak... eğer o garnizonun demirini bükebilirsek, silahlarımızı geri kazanırız. Ama şu an..."
Kael duraksadı. Aracın motoru, yokuş yukarı tırmanırken acı bir inilti çıkardı. Tekerleklerin altındaki çakılların sesi, sanki binlerce kemik kırılıyormuş gibi geliyordu.
"...şu an en büyük silahımız, donmamak."
Hava soğuyordu.
Bu, mevsimsel bir soğukluk değildi. Kuzey Sınırı'na yaklaştıkça artan, toprağın altından gelen o doğaüstü ayaz, metalin içinden geçip iliklerine işlemeye başlamıştı. Kael, annesi Elyra'nın verdiği kürk mantoya daha sıkı sarıldı ama yetmiyordu. **Kudret (Aura)** akışını hızlandırarak vücut ısısını korumaya çalıştı, fakat bu da açlığını artırıyordu.
"Malik," dedi Kael. "Yanına gel."
"Sığmayız Kaptan, burası dar."
"Yanına gel dedim. Vücut ısımızı korumalıyız. Eğer titremeye başlarsan, enerjini kaybedersin. Enerjin biterse, auran söner. Auran sönerse, bu metal tabutun içinde donarak ölürüz."
Malik, itiraz etmeden Kael'in yanına, daracık banka sıkıştı. İki sürgün, omuz omuza verdi. Malik'in vücudu, doğal bir soba gibi sıcaklık yayıyordu. Toprak Aurası'nın yoğunluğu ve devasa kas kütlesi, biyolojik bir ısı üretiyordu. Kael ise bir buz kütlesi gibiydi; Mühür, ısısını emiyor, onu içeriden soğutuyordu. Malik'in sıcaklığı, Kael'in titremesini azalttı.
"Bana anlat," dedi Malik, sessizliği bozmak için. "Gittiğimiz yer... Hiçlik Kapısı. Babam oranın haritalarda bile olmadığını söylerdi. Gerçekten o kadar kötü mü?"
Kael gözlerini kapattı. Annesinin kütüphanesinde okuduğu o eski, yasaklı coğrafya kitaplarını, tozlu parşömenlerdeki o korkunç çizimleri hatırladı.
"Kötü kelimesi yetersiz kalır," dedi Kael fısıltıyla. "Orası, Aeyrdrasil'in yarasının kabuk bağladığı yer. Tını yok. Sadece taş, buz ve... *onlar* var. Bariyerin ötesindekiler."
"Korkuyor musun?" diye sordu Malik.
Kael, içindeki boşluğa baktı. Korku? Hayır. Korku, kaybedecek bir şeyi olanlar içindi. Kael her şeyini kaybetmişti. Sera'yı, evini, silahlarını, unvanını...
"Korkmuyorum," dedi Kael. "Merak ediyorum Malik. Bizi oraya ölüme mi gönderdiler, yoksa... bir şeye dönüşmemiz için mi?"
Araç, sert bir çukura girip çıktı. Malik'in başı metal duvara çarptı ama sesi çıkmadı.
Saatler birbirini kovaladı. Solgard'ın ışığı tamamen kayboldu. Artık sadece "Demir Kafes"in motorunun gürültüsü, tekerleklerin buzlu toprağı ezişi ve rüzgarın o bitmek bilmeyen, hüzünlü ıslığı vardı. Metalik ninni, onları uykusuz bir transa sokuyordu.
Bu metal kutu, onları sadece bir yerden bir yere taşımıyordu. Onları, çocukluklarından koparıp, yetişkinliğin en vahşi haline, hayatta kalma savaşına taşıyordu.
Kael, Malik'in omzunda uyuyakaldığını hissetti. Devasa çocuk, bir bebek gibi derin nefesler alıyordu. Kael ise uyumadı. Mührünün sızısı ve zihnindeki o yeni, soğuk kararlılık onu uyanık tutuyordu.
*Takipçi olmayacağım,* diye yemin etti karanlığa. *Bir daha asla.*
Ve o an, aracın dışında, rüzgarın uğultusunun arasından, çok uzaklarda olmayan bir yerde, bir kurdun uluması duyuldu. Ama bu normal bir kurt değildi. Sesi metalik, bozuk ve açtı. Sanki gırtlağı paslı tellerle örülmüştü.
Karşılama komitesi yaklaşıyordu.
