Ficool

Chapter 18 - Bölüm 15: Görünmez Bağlar

Auren, odasının oymalı penceresine yaslanmış, malikanenin avlusundan geçip tılsımlı sınırlara doğru ilerleyen üç silüeti izliyordu. Yuria'nın o sarsılmaz, asil yürüyüşü, Aelrindel'in ağırbaşlı adımları ve Lavinia'nın hâlâ söylenerek peşlerinden gidişi yavaş yavaş gözden kayboldu. Auren'in içindeki o karmaşık duygular seli hâlâ durulmamıştı. Dışarıdaki dünya acımasızdı ama içeride onu neyin beklediğini de henüz tam olarak çözebilmiş değildi.

Tam o sırada açık kalan kapıdan içeri giren Nythar, omuzunu pervaza rahatça yasladı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. Yüzünde yine o sıcak, samimi gülümseme vardı.

"Ne oldu küçük savaşçı?" diye takıldı Nythar, sesinde eğlenceli bir tınıyla. "Yoksa onlarla birlikte gitmek mi isterdin?"

Auren irkilerek arkasına döndü. "H-hayır," diye kekeledi, gözlerini kaçırarak. "Sadece... nereye gittiklerini düşünüyordum."

Nythar hafifçe kıkırdayarak odaya doğru bir iki adım attı. "Aelrindel ve Lavinia'nın işi zordur. Leydi Yuria'ya ayak uydurmak her yiğidin harcı değil," dedi Nythar göz kırparak. Sonra başını hafifçe pencereye doğru eğdi. "Peki ya aşağıdakiler? Buraya geldiğinden beridir avluda arada sırada oyun oynayan o çocukların kim olduğunu hiç merak etmedin mi?"

Auren sessiz kaldı, bakışları tekrar avluya kaydı. Elbette merak ediyordu ama sormaya cesaret edememişti.

"Onlarla tanışmalısın," diye devam etti Nythar, ses tonunu daha da yumuşatarak. "Eminim çok iyi anlaşırsınız. Hepsi en az senin kadar tatlı çocuklardır."

"Tatlı" kelimesini duyan Auren'in yanaklarına aniden hafif bir pembelik yayıldı. O, Darven'in kılıcını yemiş, içindeki karanlık ruhla yüzleşmiş biriydi; "tatlı bir çocuk" olarak anılmak onu hem utandırmış hem de içten içe o masum yaşına geri döndürmüştü. Yanaklarının kızardığını gizlemeye çalışarak başını eğdi.

"Onlar... kim?" diye sordu Auren, sesini incecik tutarak.

Nythar tam ağzını açıp neşeyle cevap verecekti ki, koridordan gelen hafif tıkırtılar sözünü kesti. Zirel, elinde gümüş bir yemek tepsisiyle —ve tepsinin köşesine yine her zamanki gibi özenle sıkıştırılmış bir çikolatalı kurabiye ile— odaya süzüldü.

"Yetimler," dedi Zirel, Nythar'ın yerine cevabı devralarak. Sesi her zamanki gibi donuk ve pürüzsüzdü. "Leydimiz tarafından kurtarıldılar."

Auren, Zirel'in bu net cevabı karşısında yutkundu. Zihninde Yuria'nın o soğuk, sarsılmaz ve ürkütücü silüeti canlandı.

"Ben..." diye mırıldandı Auren, elleriyle oynamaya başlayarak. "Ben onun iyi biri olup olmadığını bir türlü anlayamıyorum. Çok korkutucu... Gözleri hep kapalı ama sanki her şeyimi görüyormuş gibi bakıyor. O kadar soğuk ki."

Zirel, elindeki gümüş tepsiyi Auren'in yatağının yanındaki küçük ahşap masaya yavaşça bıraktı. O her zamanki mermer gibi ifadesiz, buzdan duvarlarla örülü yüzünde, bir anlığına tüm o donukluğu kıran, inanılmaz derecede yumuşak ve samimi, hafif bir tebessüm belirdi. Nythar bile Zirel'in bu anlık değişimine şaşırarak kaşlarını kaldırdı.

Zirel, Auren'e doğru döndü ve o soğuk sesinin yerini ilk defa ablası gibi koruyucu bir tını aldı.

"Ondan korkmana gerek yok, Auren," dedi Zirel. "Eğer kötü biri olsaydı, emin ol bunların hiçbirini yapmazdı. O çocukları o ateşin içinden çekip almazdı. Seni hayata döndürmezdi. Buradaki hizmetçilere, Aldric'e, hatta Nythar ve bana bile bakmak zorunda değil... Ama o bunu yapıyor."

Zirel'in siyah gözleri pencereden dışarıdaki o sahte gökyüzüne daldı bir anlığına.

"Dışarıda çok daha korkunç şeyler var küçük savaşçı. Merhameti zayıflık sanan, gücü sadece yok etmek için kullanan canavarlar var. Leydim... o sadece biraz soğuk, o kadar. Çünkü omuzlarında, senin hayal bile edemeyeceğin kadar büyük bir dünyanın yükünü taşıyor."

Auren, Zirel'in ahşap masaya bıraktığı gümüş tepsinin yanına, sandalyeye yavaşça oturdu. Tepsiden yükselen sıcak yemeğin kokusu, midesinden ziyade kalbinde bir yerlere dokunmuştu. Gözleri buğulandı. O sıcak ekmek kokusu, aklına bir anda köydeki eski, derme çatma evlerini getirmişti.

Ablası Lysera'nın ocağın başında ona gülümseyen yüzü, Sira'nın her zamanki o tatlı telaşı, Thalos'un güven veren kalın sesi ve köydeki o masum insanların yüzleri birer birer zihninde belirdi. Şimdi hepsi kül olmuş, o karanlık ormanın çamuruna karışmıştı.

Auren başını yemekten kaldırıp, odanın içinde dikilen Nythar ve Zirel'e baktı. Gözlerindeki o masum çaresizlikle sordu:

"Leydi Yuria... çok mu güçlü?"

Nythar, kapı pervazından doğruldu. Yüzündeki o şakacı ve rahat ifade tamamen silinmiş, yerini derin bir saygı ve ciddiyet almıştı. Kollarını iki yana bırakarak Auren'e baktı.

"Evet," dedi Nythar, sesinde en ufak bir abartı kırıntısı bile olmadan. "Hayal edemeyeceğin kadar güçlü hem de."

Auren'in kaşları hafifçe çatıldı, alt dudağı titredi. Bir çocuğun zihnindeki o saf, düz mantıkla, cevabını taşıyamayacağı o soruyu sordu:

"O zaman... o zaman neden herkesi kurtarmaya çalışmadı? Madem bu kadar güçlüydü, neden ablamı almalarına izin verdi? Neden Sira ve Thalos öldü?"

Bu sözler, odanın içindeki havayı bir anda ağırlaştırdı. Auren'in sesi sitemden çok, kırıklıkla doluydu.

O an, her zaman mesafesini koruyan, duygularını mermer bir maskenin ardına saklayan Zirel hareket etti. Sessiz ve zarif adımlarla Auren'in oturduğu sandalyenin yanına geldi. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü, böylece göz hizaları aynı seviyeye gelmişti.

Zirel, içindeki tüm o tereddütleri bir kenara bırakarak elini uzattı ve Auren'in masanın üzerinde duran, hafifçe titreyen küçük elini kendi avuçlarının içine aldı. Elleri soğuk görünse de dokunuşu inanılmaz derecede sıcaktı. Siyah, donuk gözleriyle doğrudan Auren'in zümrüt yeşili gözlerinin içine baktı.

"Biz geç kaldık, Auren," dedi Zirel, sesinde daha önce hiç duyulmamış bir şefkat ve hüzün vardı. "İnan bana... Leydim de herkesi kurtarmak istedi. O ormana vardığımızda yaşanan yıkım çoktan gerçekleşmişti."

Zirel'in başparmağı, Auren'in elinin üzerini usulca okşadı.

"Auren, şunu asla unutma," diye devam etti Zirel, her bir kelimenin çocuğun zihnine kazınmasını istercesine. "Ne kadar güçlü olursan ol, dünyadaki her şeye yetişemezsin. Leydi Yuria her şeyi gören, her yere aynı anda ulaşabilen bir Tanrı değil. O da sadece bir insan."

Auren yutkundu, gözyaşları yanaklarından süzülürken Zirel'in ellerine biraz daha sıkı tutundu.

"İleride bunu çok daha iyi anlayacaksın küçük savaşçı," dedi Zirel, yüzünde buruk bir tebessümle. "Evet, o çok güçlü. Bu güç, dışarıdan bakan herkesi büyüler... Herkes o güce sahip olmayı arzular, onu bir lütuf sanır belki. Ama gereğinden fazla güç... bir insan için sadece bir lanettir."

Odanın içine derin bir sessizlik çöktü. Nythar, Zirel'in bu beklenmedik ama bir o kadar da içten konuşması karşısında duygulanarak hafifçe gülümsedi. Auren ise Zirel'in avuçlarındaki elinin sıcaklığıyla ve duyduğu o ağır gerçeklerle birlikte, içindeki o dipsiz boşlukta ilk kez sağlam bir yere bastığını hissediyordu. Kurtarılmamıştı, çünkü kader onlardan önce davranmıştı. Ancak artık yalnız değildi.

Auren'in zümrüt yeşili gözleri, duyduğu bu sözlerin ağırlığıyla yaşlarla doldu. Zirel'in ellerini tutan küçük parmakları hafifçe titredi. İçindeki o kocaman çaresizliği, ancak küçük bir çocuğun sorabileceği o masum, yürek burkan soruyla dışa vurdu:

"Peki ya... ablamı bulabilir miyim? Abimi görebilir miyim tekrar?"

Zirel'in göğsünde, o buzdan duvarların ardında bir şeyler koptu. Soğukkanlı suikastçı, karşısındaki bu kırılmış çocuğa bakarken yutkunmakta zorlandı. Auren'in ellerini daha sıkı, güven verircesine kavradı.

"Söz veriyorum," diye fısıldadı Zirel, sesindeki tüm donukluğu silip atan sarsılmaz bir yeminle. "Sana yardım edeceğiz."

Bu sözler, Auren'in o küçük omuzlarındaki tonlarca ağırlığı bir anlığına da olsa hafifletti. Yanaklarından süzülen sıcak yaşlara engel olamadı. Gözyaşları sessiz hıçkırıklara dönüşürken, Auren bir anda öne doğru atıldı ve kollarını Zirel'in boynuna dolayarak ona sıkıca sarıldı.

Zirel aniden kaskatı kesildi. Bedeni böyle bir sevgi gösterisine, böylesine saf ve masum bir temasa hiç alışkın değildi. Elleri bir an havada asılı kaldı, siyah gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Ancak Auren'in omzunda sessizce ağladığını, o küçük bedenin nasıl titrediğini hissettiğinde, Zirel'in içindeki o son direniş de kırıldı. Havada asılı kalan kollarını yavaşça indirdi ve çocuğun sırtını, saçlarını şefkatle sararak ona karşılık verdi.

Odanın köşesinde dikilen Nythar, bu manzarayı kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde kocaman, sıcak bir gülümsemeyle izliyordu. Ve odanın dışında... ağır meşe kapının o incecik aralığından içeriye bakan Aldric, yüzündeki o ürkütücü yara izlerine zıt, sessiz ve memnun bir tebessümle bu yeni filizlenen bağı izliyordu.

Saatler Sonra...

Dünyanın başka bir köşesinde, gökyüzünü kapatan devasa kadim ağaçların hüküm sürdüğü sık ve karanlık bir ormanın derinliklerinde üç silüet ilerliyordu.

Yuria en önde, sarsılmaz ve sessiz adımlarla yürüyor; hemen arkasında Aelrindel dikkatle etrafı kolluyordu. Grubun en arkasında ise Lavinia'nın bitmek bilmeyen şikayetleri ormanın sessizliğini bozuyordu.

"Hayır, gerçekten anlamıyorum," diye söylendi Lavinia, çizmelerine bulaşan çamurları tiksinerek silkelerken. "Büyüyle uçmak varken, ya da bir geçit açıp anında gitmek varken neden saatlerdir bu rutubetli, lanet olası ormanda yürümek zorundayız? Bacaklarım hissizleşti Aelrindel! Saçlarıma giren böceklerden bahsetmiyorum bile!"

Aelrindel, asasını yere vurarak yürümeye devam ederken başını iki yana salladı. "Tembelliğin bir gün sonun olacak, Lavinia. Leydimizin gizli seyahat ettiğini, havada bir mana izi bırakamayacağımızı gayet iyi biliyorsun. O yüzden sızlanmayı bırak ve etrafına dikkat et."

"Etrafıma dikkat mi edeyim? Burada ağaçlardan ve sinir bozucu sivrisineklerden başka hiçbir şey yok!" Lavinia gözlerini devirip ofladı. "Bence dinlenmeliyiz. En azından bir yarım saat-"

"Tartışmayı kesin," diye böldü Yuria aniden. Sesi ormanda bir kılıç gibi çınladı. Adımlarını durdurdu, yüzünü kaplayan siyah-yeşil göz bandı ormanın karanlık derinliklerine dönüktü. "Geldik."

Lavinia bu kelimeyi duyar duymaz derin bir "Oh!" çekerek anında yanındaki kalın gövdeli bir ağacın dibine çöktü, gözlerini kapatıp çoktan dinlenme moduna geçti.

Aelrindel ise etrafına şüpheyle bakıyordu. Ortada ne bir yapı, ne bir kamp, ne de bir iz vardı. "Leydim..." dedi asasını sıkıca kavrayarak. "Neden sıradan bir ormana geldik? Burada kimse yok."

Yuria, omuzlarından dökülen zehir yeşili saçları rüzgârda hafifçe savrulurken, "Sabırlı olun," dedi sakin ve otoriter bir sesle. "Burası bir varış yeri değil. Sadece bir buluşma noktası."

Yuria'nın sözleri biter bitmez, ormanın o ağır sessizliği bir anda değişti.

Önce rüzgâr kesildi. Ardından ağaçların devasa gölgelerinin içinde, insan gözünün yakalayamayacağı inanılmaz bir hızda hareket eden karanlık silüetler belirmeye başladı. Biri, üçü, beşi... Saniyeler içinde etrafları tamamen sarılmıştı. Ağaç dallarında, çalıların arkasında, gölgelerin tam kalbinde duruyorlardı. Hiçbirinden tek bir ses, tek bir nefes, hatta bir kalp atışı bile duyulmuyordu.

Sıradan bir orman, saniyeler içinde ölümcül bir tuzağa dönüşmüştü.

Aelrindel'in gözleri anında kısıldı, asasının ucundaki zümrüt kristali ölümcül bir sihirle parlamaya başladı. Ağacın dibinde dinlenen Lavinia ise o üşengeç, mızmız kızı saniyeler içinde bir kenara bırakmıştı. Gözlerini açtığında, okyanus mavisi irisleri avını parçalamaya hazırlanan bir yırtıcının soğukluğuyla parlıyordu. Anında ayağa kalktı, parmaklarının ucunda mavi alevler dans etmeye başlamıştı bile.

"Leydim..." dedi Lavinia, sesinde az önceki yorgunluktan eser yoktu. Sadece saf, kana susamış bir ciddiyet vardı. "Temizleyeyim mi hepsini?"

Yuria elini hafifçe havaya kaldırdı. Göz bandının altındaki yüzü tamamen ifadesizdi.

"Hayır," diye emretti Yuria. "Bekle, Lavinia."

Lavinia isteksizce alevlerini bastırdı ama gözlerini gölgelerden ayırmadı.

Karanlık silüetlerin arasından, ağaçların gölgesinden sıyrılan biri öne doğru yürüdü. Üzerinde gece kadar karanlık, vücudunu saran, hareketi kısıtlamayan özel suikastçı kıyafetleri vardı. Yüzü tamamen siyah, desensiz bir maskeyle kapalıydı. Adımları öylesine hafifti ki, kuru yaprakların üzerinde bile ses çıkarmıyordu.

Silüet, Yuria'nın birkaç adım ötesine kadar yaklaştı. Sonra, hiçbir düşmanlık belirtisi göstermeden, inanılmaz bir itaatle dizlerinin üzerine çöktü ve başını saygıyla eğdi.

Ormanın sessizliğini yırtan, maskenin ardından gelen boğuk ama son derece saygılı bir ses duyuldu:

"Leydim..." dedi karanlık figür. "Mektubunuzu aldık. Efendimiz Eldrian... sizi beklemekte."

More Chapters