Ficool

Chapter 20 - Bölüm 17: Eldrian

Hizmetkâr, o uzun ve lüks koridorların sonunda onları devasa, çift kanatlı demir bir kapıdan geçirerek malikanenin tam kalbine, devasa bir açık avluya çıkardı.

Avluya adım attıkları an, Aelrindel ve Lavinia istemsizce başlarını yukarı kaldırmak zorunda kaldılar. Gördükleri manzara hem ürkütücü hem de nefes kesiciydi. Avlunun üzerini kapatan görünmez, devasa bir sihirli kubbe vardı ve bu kubbe, okyanusun o ezici basıncını malikaneden uzak tutuyordu. Yukarısı zifiri karanlık denizin derinlikleriydi, ancak derin deniz canlılarının, garip bitkilerin ve süzülen denizanalarının yaydığı o hafif, fosforlu mavi ve yeşil ışıklar ortama loş, büyüleyici bir aydınlık katıyordu. Arada sırada, kubbenin hemen üzerinden devasa, yılanı andıran bir deniz canavarının gölgesi ağır ağır süzülerek geçiyor, avluya geçici bir karanlık çökertiyordu.

Fakat yukarıdaki bu büyüleyici manzaradan daha sarsıcı olan şey, hemen karşılarında, avlunun mermer zemininde kopan fırtınaydı.

Yeri göğü inleten tok darbe sesleri, çeliğin çeliğe sürtünürken çıkardığı kıvılcımlar ve havayı yaran şok dalgaları avluda yankılanıyordu.

Avlunun tam ortasında, siyah saçları terden alnına yapışmış, okyanus mavisi gözleri bir yırtıcı gibi parlayan bir adam vardı: Eldrian.

Karşısında ise, az önce ormanda onlara eşlik eden o ölümcül suikastçılardan tam beş tanesi bulunuyordu. Buna bir "antrenman" demek, kelimenin tam anlamıyla bir hakaretti. Suikastçılar, ellerindeki çifte hançerler, zincirli bıçaklar ve kısa kılıçlarla adama kelimenin tam anlamıyla öldürmek kastıyla saldırıyordu.

Beş gölge aynı anda harekete geçti.

Suikastçılardan biri havaya sıçrayıp elindeki zehirli hançerleri şimşek hızıyla Eldrian'ın boynuna savurdu. Eldrian yerinden bile kıpırdamadan, sadece başını milimetrik bir açıyla yana eğdi. Hançerlerin soğuk rüzgârı yanağını sıyırıp geçerken, aynı saniyede sağ ayağını eksen alarak kendi etrafında kusursuz bir şekilde döndü. Savurduğu ağır tekmeyle, havadaki suikastçıyı göğsünden vurarak avlunun diğer ucundaki taş sütuna fırlattı. Güm! Çarpmanın etkisiyle sütundan taş parçaları döküldü.

Diğer dördü bu boşluğu affetmedi. İkisi sağdan, ikisi soldan üzerine çullandı.

Eldrian'ın hareketleri akıcı, vahşi ama bir o kadar da zarifti. Özel gücü mühürlüydü; artık zamanı donduramıyor, o saniyeleri bükemiyordu ama bir "Kıdemli" olmanın getirdiği o asırlık savaş tecrübesi ve akıl almaz fiziksel güç hâlâ damarlarında akıyordu.

Bir suikastçı alttan bacaklarına tırpan gibi bir tekme atarken, arkasındaki diğeri boynuna zincirli bir kılıç fırlattı. Eldrian havaya sıçrayarak tekmeyi boşa çıkardı, havadayken boynuna dolanmak üzere olan zinciri çıplak eliyle yakalayıp kendine doğru şiddetle çekti. Zincirin ucundaki suikastçı dengesini kaybedip ona doğru bir mermi gibi uçarken, Eldrian dizini ileri çıkararak adamın göğüs kafesine acımasız bir darbe indirdi. Kemiklerin çatırdama sesi avluda yankılandı.

Yere indiği an, etrafını saran son üç suikastçının ardı ardına gelen kılıç darbelerini sadece bileklerindeki metal zırh parçalarını ve çıplak ellerini kullanarak savuşturmaya başladı. Çarpışma hızları o kadar yüksekti ki, havada sadece bulanık afterimage'lar (göz yanılmaları) ve patlayan kıvılcımlar görünüyordu. Her bir savuşturmada, kılıçların ve yumrukların çarpışmasından doğan şok dalgaları zemindeki siyah mermerleri örümcek ağı gibi çatlatıyordu.

Lavinia ve Aelrindel bu nefes kesen hızı ve vahşeti avlunun girişinden şaşkınlıkla izliyordu.

"Buna... antrenman mı diyorlar?" diye yutkundu Lavinia, okyanus mavisi gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Adamlar onu gerçekten deşenmek için saldırıyor! Tek bir saniye bile nefes aldırmıyorlar!"

Aelrindel, asasını mermer zemine vurarak büyülendiği bu manzaraya baktı. "İşte bir Kıdemli..." diye fısıldadı huşu içinde. "Ket Laneti yüzünden özel gücü mühürlenmiş olsa bile, sadece saf fiziksel kapasitesi ve tecrübesiyle tek kişilik bir ordu. Zamanı dondurmasına gerek yok, çünkü zaten karşısındakiler onun hızına yetişemiyor."

Yuria ise onların bir adım önünde, ellerini cübbesinin içinde kavuşturmuş hâlde sessizce dikiliyordu. Siyah-yeşil göz bandının ardındaki yüzü ifadesizdi ama dudaklarının kenarında, eski bir dostu asırlar sonra kendi elementinde, savaş alanında görmenin verdiği o çok hafif, belli belirsiz tebessüm duruyordu.

Eldrian, artık savunmada kalmaktan sıkılmış gibiydi. Okyanus mavisi gözleri aniden parladı. Hızını bir anda iki katına çıkardı. Gözle takip edilemeyen bir patlamayla, kılıcını savuran suikastçının hamlesinin altından kayarak arkasında belirdi; ensesine indirdiği tek, kusursuz bir vuruşla onu yere yığdı. Kalan iki suikastçı panikle geriye doğru sıçramak isterken, Eldrian sağ avucunu şiddetle yere, parçalanmış mermerlerin üzerine vurdu.

Zeminden fırlayan devasa taş parçalarını, etrafında dönerek attığı fırtına tekmeleriyle suikastçılara doğru mermi gibi yolladı. Taşlar göğüslerine çarpan suikastçılar havada savrularak sırt üstü yere çakıldılar.

Avlu aniden derin, ağır bir sessizliğe büründü. Yalnızca yukarıdaki suyun hafif uğultusu ve nefes sesleri duyuluyordu. Yerde yatan beş suikastçı acı içinde inliyor olsalar da, hiç vakit kaybetmeden zorlukla toparlanıp tek dizleri üzerine çökerek efendilerine saygılarını sundular.

Eldrian derin bir nefes aldı. Gömleğinin koluyla alnında biriken teri silerken, siyah saçlarını eliyle geriye doğru taradı. Okyanus mavisi, keskin gözleri yavaşça avlunun girişine doğru kaydı ve orada duran üçlüyü, en çok da en önde duran o tanıdık, gözleri bantlı figürü buldu.

Eldrian, avlunun girişinde dikilen o tanıdık, gözleri bantlı figürü gördüğünde nefes nefese kalmış göğsü yavaşça düzene girdi. Dudaklarında yavaşça ukala, alaycı bir gülümseme belirdi. Etrafındaki o yırtıcı ve vahşi savaşçı aurası saniyeler içinde dağılmıştı.

Yerde tek dizleri üzerine çökmüş suikastçılarına eliyle çekilmelerini işaret ettikten sonra, yavaş, rahat adımlarla onlara doğru yürümeye başladı.

"Vay, vay, vay..." dedi Eldrian, sesi geniş avluda yankılanırken. Kollarını iki yana açtı, yüzündeki o serseri ve eğlenceli ifadeyle Yuria'ya bakıyordu. "Canım komutanımız, yüce generalimiz Yuria! Kaç asır oldu? Dürüst olmak gerekirse mektubunu aldığımdan beri geleceğine gerçekten inanmıyordum. Ne o? Yoksa en sonunda ne kadar acınası bir hâlde olduğunu fark ettin de kapıma yardım dilenmeye mi geldin?"

Lavinia bu cüretkâr ukalalık karşısında kaşlarını çatıp tam ağzını açacakken, Aelrindel asasıyla onun koluna dokunarak kızı durdurdu. Yaşlı elf ve Lavinia şaşkındı; çünkü Yuria'nın bu laflar karşısında etrafındaki manayı dondurup ortalığı buz kestirmesi gerekirken... dudaklarında, yüzünde nadiren gördükleri kadar içten, huzurlu bir tebessüm belirmişti.

"Hiç değişmemişsin, Eldrian," dedi Yuria, sesindeki o her zamanki soğuk ve mesafeli duvarlar bir anlığına yıkılmıştı. "Hâlâ boş konuşuyorsun."

Eldrian bu cevaba karşılık hafifçe kıkırdadı. Bir eliyle alnından süzülen teri silerken, yüzündeki o neşeli, alaycı ifade bir bulut gibi dağıldı. Gözlerindeki okyanus mavisi, yerini derin, karanlık bir fırtınaya bıraktı. Asırlardır içinde biriktirdiği zehir yavaş yavaş yüzeye çıkıyordu.

Adımlarını hızlandırarak Yuria'ya biraz daha yaklaştı. Aralarında sadece birkaç adımlık mesafe kaldığında durdu, omuzları hafifçe düştü.

"Neden bu durumda olduğumuzu merak ediyor musun?" diye sordu Eldrian. Sesi az önceki neşesinden tamamen arınmış, ağır, yorgun ve yenilmiş bir tınıya bürünmüştü.

Yuria, yüzündeki tebessümü usulca sildi. Göz bandının ardındaki başı her zamanki gibi dimdik ve sarsılmazdı. "Biliyorum," dedi tek kelimeyle.

Eldrian başını iki yana salladı, gözleri avlunun üzerindeki o karanlık okyanus tavanına, süzülen devasa gölgelere kaydı. İki eski dost, dünyanın yükünü omuzlamış iki kadim varlık, şimdi okyanusun dibindeki bu parıltılı hapishanede asırların hesabını yapıyordu.

"Hani bir zamanlar dünyayı yerinden oynatıyorduk..." dedi Eldrian, kelimeleri boğazından cam kırıkları gibi dökülüyordu. "Herkes bizi severdi, adımızı duyduklarında minnetle ve saygıyla eğilirlerdi, değil mi? Biz dünyanın zirvesiydik, koruyucularıydık. Şimdiyse bir baksana bize... Dışarıda bizi bilenler, bizi şeytandan bile beter canavarlar olarak görüyor. Kendi ırkımız, kanımızı döktüğümüz insanlar bile bizden nefret ediyor."

Eldrian'ın kollarındaki kaslar gerildi, yumruklarını o kadar sıkıyordu ki eklemleri bembeyaz olmuştu. Zamanı dondurabilen, geçmişte tanrısal bir güce hükmeden o efsanevi adamın sesinde şimdi sadece saf bir çaresizlik ve öfke vardı.

Yuria'nın tam gözlerinin içine, o siyah-yeşil bandın ardındaki karanlığa bakarak fısıldadı:

"Okyanusun dibinde, güneş ışığından mahrum bir şekilde korkak köpekler gibi saklanarak yaşıyoruz Yuria. Birer ezik gibi..."

Yuria, yüzündeki o sarsılmaz ifadeyi hiç bozmadan başını hafifçe yana eğdi. Eldrian'ın asırlardır içinde biriken bu zehri, bu çaresizliği sessizce dinlemişti.

"Peki," dedi Yuria, sesi bu geniş ve karanlık avluda buz gibi bir sakinlikle yankılanırken. "Bu olanların benim suçum olduğunu mu düşünüyorsun?"

Eldrian'ın yüzündeki o gergin, öfkeli hatlar aniden yumuşadı. Başını hızla iki yana salladı.

"Hayır... Hayır, hayır, hayır." Bir adım daha atıp, Yuria ile arasındaki o son mesafeyi de kapattı ve elini eski dostunun omzuna dostça, hatta minnet dolu ağır bir yükle koydu. "Asla. Bu senin suçun değildi. Biz sadece lanet olası bir sürtük tarafından ihanete uğradık... Hiç beklemediğimiz, içimizden biri sandığımız o sürtük tarafından. Valerith..." Bu ismi telaffuz ederken ağzından adeta zehir damlıyordu. Sonra sesi tekrar yumuşadı. "Dürüst olmak gerekirse Yuria, o gün sen olmasan... belki de çoktaannn ölmüştüm. Tıpkı o çamurun içinde parçalanan diğerleri gibi."

Yuria, omzundaki o tanıdık ağırlığa karşı sessiz kaldı. Ancak saniyeler sonra, Eldrian'ın yüzündeki o minnettar ve hüzünlü ifade çarpılarak yerini tekinsiz bir karanlığa bıraktı. Okyanus mavisi gözleri, fırtına öncesi patlamaya hazır bir deniz gibi ürkütücü bir hâl aldı. Yuria'nın omzunu tutan parmakları sıkılaştı, adeta kemiklerini kıracak kadar güçlendi.

"Ama..." diye fısıldadı Eldrian, sesi yavaş yavaş bir tıslamaya dönüşüyordu. "Sonrasında yetersiz kaldın, Yuria. Kılıcın eskisi kadar keskin değildi. Sana inananların, hayatlarını senin ellerine bırakanların... sana güvenenlerin güvenini boşa çıkardın."

Aelrindel ve Lavinia, Eldrian'ın bu ani, psikopatça ruh hâli değişimi ve sarf ettiği o ağır sözler karşısında gerilerek bir adım öne çıkmak istediler ama Yuria eliyle onlara durmalarını işaret etti.

Yuria, omzunu mengene gibi sıkan o güçlü ele rağmen kılını bile kıpırdatmadı. Göz bandının ardındaki yüzü dimdik, sesi ise asırların iradesiyle çelik gibi sağlamdı.

"Ben kimsenin güvenini boşa çıkarmadım, Eldrian," dedi sarsılmaz bir netlikle. "Sadece son ana, son nefesime kadar kendi ırkım için savaşmaya devam ettim. Hiçbir zaman pes etmedim."

Eldrian bu sözleri duyduğunda Yuria'nın omzundaki elini yavaşça çekti. Başını geriye attı ve avlunun o sessiz, ezici atmosferini paramparça eden acı, alaycı ve yüksek sesli bir kahkaha patlattı. Kahkahası okyanus tabanındaki bu malikanenin duvarlarında yankılanıp kayboldu.

Gülüşünü zorlukla bastırırken, kollarını iki yana açıp o zifiri karanlık sulara bakan devasa camları işaret etti. Gözlerinden alay ve derin bir hayal kırıklığı okunuyordu.

"Öyle mi? Son ana kadar kendi ırkın için savaştın..." dedi Eldrian, kelimelerin üzerine basa basa. "Peki işe yaradı mı Yuria? Baksana bize! Şu hâlimize bir bak! Pek yaramışa benzemiyor!"

Eldrian'ın o yankılanan, acı dolu kahkahası yavaşça sönümlendi. Omuzları düştü, gözlerindeki o hırçın ateş yerini derin bir yenilmişliğe bıraktı.

"Hepimiz hata yaptık, Yuria," dedi fısıltı gibi bir sesle. Eliyle boşluğu işaret etti. "Ama artık çok geç. Biz tarihi eser gibiyiz... Şu an biri dokunsa tuzla buz olup kırılacak gibiyiz. Sen hariç, tabii."

Eldrian usulca arkasını döndü. Adımları ağırlaşmıştı, avlunun zifiri gölgelerine doğru yürümeye niyetliydi. "Buraya neden geldin, asırlar sonra beni neden buldun gerçekten bilmiyorum. Ama eğer bana bir Anima silahı vermeyeceksen... git. Benim artık kaybedecek vaktim yok."

Yuria, giden eski dostunun arkasından hiç acele etmeden, o her zamanki sarsılmaz ve düz sesiyle konuştu:

"Devranna geri döndü."

Eldrian'ın adımları mermer zemine çivilenmiş gibi aniden durdu. Bedeni saniyeler boyunca kaskatı kesildi. Sonra, boynu kopacakmış gibi ani ve vahşi bir hareketle Yuria'ya doğru döndü. Yüzünde inanamayan, hafifçe delirmiş gibi duran histerik bir gülümseme belirdi.

"Nasıl?" diye sordu, sesi hem bir kahkaha hem de titrek bir hırıltı gibi çıkmıştı. "Nasıl?!"

Yuria ellerini cübbesinin içinde kavuşturmaya devam ederek sakinliğini korudu.

"Benim gücüm sayesinde," dedi Yuria. "Onun ruhunu ölümün kıyısından çektim. Başka bir bedende hayata döndü. Ama tıpkı senin gibi, onun güçleri de hâlâ mühürlü."

Eldrian tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken, Yuria onun konuşmasına izin vermeden asıl teklifini öne sürdü.

"Ama eğer onu bulmama yardım edersen," dedi Yuria, ses tonunu daha da ciddileştirerek, "elinde tuttuğu çok büyük bir şey var. Belki... senin de işine yarar."

Eldrian'ın kaşları merakla ve açgözlü bir şüpheyle havaya kalktı. "Ne? Bir Anima silahı mı bulmuş?"

Yuria başını hafifçe iki yana salladı. Göz bandının ardındaki zihni, o kanlı ormanda hissettiği uyanan kadim varlığın dehşet verici aurasını hatırlıyordu.

"Bir Anima silahı değil," dedi Yuria, her bir kelimenin ağırlığı avlunun duvarlarına çarparak büyürken. "Bir ordu... Ölümsüz ordusu."

More Chapters