Ficool

Chapter 3 - BÖLÜM 2 — GÖZCÜ VE KÜL

CSS 1391 - Helios'da eski bir yer altı tapınağı

Yaşlı adam duayı bitiremedi.

Kelimeler dilinin üstünde eridi, mahzenin soğuğu çekildi ve dünyanın bütün sesleri tek bir anda uzaklaştı. Alnını taşa dayamış bekleyen adam, gözlerini açtığında artık kendi mahzeninde değildi.

Kara bulutlar gördü; mor şimşeklerle yanan, birbirinin üstüne yığılmış, bir yaranın çevresinde toplanan kan gibi ağır bulutlar. Bulutların altında bir figür yürüyordu. Beyaz saçlıydı. Yüzünün alt yarısını eskimiş siyah bir örtü kapatıyordu ve adımları bir adamın değil, bir hükmün adımlarıydı. Ardında çelikten bir deniz uzanıyordu. Yüz bin mızrak, yüz bin kalkan ve desenine bir türlü karar veremeyen sancaklar. Yaşlı adam onları saymadı; sayıyı etinde buldu, sanki biri o bilgiyi kemiğine kazımıştı.

Ve ufukta duvarlar yükseliyordu. Beyaz ve altın duvarlar, göğe uzanan, güneşi yüzeyinde taşıyan duvarlar. Parlıyorlardı. Ama gökte güneş yoktu. Işık, taşın kendi ölmekte olan hatırası gibiydi.

Figür durdu ve başını çevirdi. Ametistin en soğuk tonuyla yanan iki mor göz orduyu, duvarları ve fırtınayı geçti; zamanın içinden geçti ve doğrudan ona saplandı. Bu bir bakış değildi. Bu bir hak iddiasıydı.

Sonra dünya geri geldi.

Mahzenin soğuğu dizlerine yeniden işledi. Kandil hâlâ yanıyordu, alevi kıpırdamamıştı bile. Yaşlı adam uzun süre kımıldamadan kaldı; kalbinin sesi kulaklarında davul gibiydi ve dilinin ucunda, kendisine ait olmayan bir cümle duruyordu.

Güneş, kendi duvarlarının altında gömülü kalacak.

Titreyen elleriyle bileğindeki dokuz düğümlü ipi yokladı. Düğümler yerindeydi. Karşısındaki duvarda dokuz isimsiz taş, kandilin ışığında sessizce duruyordu. Büyükannesinin diliyle, artık neredeyse kimsenin konuşmadığı o eski göçmen diliyle fısıldadı: "Arun."

Bunun bir rüya olmadığını biliyordu. Rüyalar insana dışarıdan bakmazdı.

Ama ne gördüğünü de bilmiyordu. Duvarları tanımıştı; onları herkes tanırdı, güneşin şehri bütün dünyanın gözbebeğiydi. Peki yürüyen kimdi? Bir ceza mıydı bu, yoksa bir vaat mi? Dokuz, nihayet sessizliğini mi bozuyordu? Yaşlı adam bir cevap aradı ve bulamadı. Yalnızca tek bir şeyden emindi: bu görü ona gösterilmemişti. O, yalnızca izlemesine izin verilendi.

Yukarıda, sokağın ucundaki Güneş Tapınağı'nın çanı gece yarısını vurdu. Yaşlı adam irkildi ve kandili söndürdü. Güneş rahipleri bu mahzeni bulsalar, dokuz taşı da onu da aynı ateşte yakarlardı; Aurora'nın tanrılarından başkasına dua etmek, bu kıtada küfürdü. Karanlıkta el yordamıyla hokkasını buldu, mürekkebi ezdi ve tek bir cümleyi, o cümleyi, ince bir parşömene yazdı. İmza atmadı. İsmin yerine, dokuz düğümlü bir halka çizdi.

Parşömeni dokuzuncu taşın arkasındaki oyuğa yerleştirdi ve taşı yerine itti.

Kayıt sonra ki nesilleri bekleyecekti. Onun inancı, beklemeyi herkesten iyi bilirdi.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

CSS 2122 - Oliar Yakınları, Gallant İmparatorluğu

Köy, şafaktan önce yanmaya başladı.

Alevler önce tahıl ambarını aldı, sonra çatıları. Kara dumandan sütunlar birbirinin üstüne yığılarak göğe tırmandı ve gökyüzünü kapattı; şafağın ilk ışığı o dumanın içinde boğulup kayboldu. Kül, kar gibi yağıyordu.

Beyaz saçlı adam köye çıkan yolda yürüyordu. Kül, omuzlarındaki eskimiş siyah pelerine ve saçlarına konuyor, saçlarının beyazında görünmez oluyordu. Dumanın acısı genzine ulaşınca pelerinin ucunu çekip yüzünün alt yarısını örttü. Adımlarını hiç değiştirmedi.

Palisatın önünde son direniş toplanmıştı. Yirmi kadar imparatorluk askeri; sınır garnizonunun geride kalanları. Mızraklarını ona doğrultmuşlardı ve mızrak uçları titriyordu. İçlerinden biri, en gençleri, kalkanının ardında dua ediyordu. "Helian'ın ışığı üzerimize..." Duanın gerisi gelmedi.

Adam onların arasından geçti.

Sonradan hayatta kalan olsaydı, ne gördüğünü anlatamazdı. Bir karaltı, bir savrulma, çeliğin kısa çığlığı. Beyaz saçlı adam palisatın öbür tarafında durduğunda kılıcında kan bile yoktu; kan, arkasında kalanlarla birlikte yere iniyordu. Kara elf askerleri açılan gedikten sel gibi aktı ve köyün içinde çelik sesleri yükseldi.

Siyah zırhlı bir kara elf yüzbaşısı yanına gelip eğildi. "Tharn'ai. Bir grup kuzeye kaçtı. Emrinizi bekliyorum."

"Kimse sağ kalmayacak." Adamın sesi düz ve yorgundu, bir hüküm okuyan yargıcın sesi gibi. "Süvarileri gönder."

"Emredersiniz."

"Ve tarlaları yakın." Adam köyün ötesindeki buğday tarlalarına baktı; başaklar sabah rüzgârında hâlâ sallanıyordu. "Kuyuları taşla doldurun. Bu topraklar imparatorluğa bir daha tek lokma vermeyecek."

Yüzbaşı bir an duraksadı; hasadı yakmak, savaşçı bir halkın bile kolay verdiği bir emir değildi. Sonra eğildi ve gitti.

Adam köyün meydanına doğru yürüdü. Yanan evlerin sıcağı yüzüne vuruyor, gözlerini kısıyordu. Meydanın ortasında küçük bir tapınak vardı; taş bir kaide üstünde, yaldızlı bir güneş kursu. Kursun önünde yaşlı bir köy rahibi duruyordu, iki eliyle güneşi havaya kaldırmış, dudakları durmadan kıpırdıyordu. Alevlerin sıcağı yaldızı çoktan kabartmaya başlamıştı; güneş, kendi ışığında eriyordu.

Rahip onu gördü. Duası koptu ve yerini tek bir kelimeye bıraktı. "İblis."

Adam ona uzun süre baktı. Rahibin büyüyen gözbebeklerinde kendi gözlerinin moru parlıyordu. Sonra başını çevirdi ve yanından geçerken, arkasından gelen askere iki kelime bıraktı.

"Onun derisini yüzün ve güneş en tepeye ulaştığında çarmıha gerin. Bakalım çok sevdiği güneş ona merhamet edecek mi."

Meydanı geçti ve köyün kuzey çıkışındaki alçak tepeye tırmandı. Aşağıda köy, bir ateş çanağı gibi yanıyordu. Kara elf birlikleri sokaklarda düzenli sıralar hâlinde ilerliyor, iş bitiyordu. Hızlı, sessiz, eksiksiz. Ordusu bunu artık sormadan yapıyordu.

Adam sağ elini kaldırdı ve başparmağıyla yüzüğünü ovaladı. Zarif, eski bir yüzüktü; üstünde yükselen bir anka, bir gümüş taç ve tek bir mor göz işliydi. Yüzüğü ovalamak bir alışkanlıktı, ne zaman başladığını hatırlamıyordu.

Az kaldı, Lenore.

Göğsünün içinde bir şey alevleri güzel buluyordu. O şeyin kendisine ait olup olmadığını sormamayı uzun zaman önce öğrenmişti.

Güneye baktı; ordusunun ana gövdesi yolu doldurmuş, ağır ağır ilerliyordu. Gökyüzünde gerçek bir fırtına toplanıyordu ve ilk gök gürültüsü, uzaktan, boğuk bir davul gibi yuvarlandı.

Adam kuzeye döndü. Yol, dumanın içinde kaybolana kadar uzanıyordu; ve bu yolun sonunda, dünyanın bütün yollarının sonunda, beyaz ve altın duvarlar vardı.

Yürümeye devam etti.

More Chapters