Ficool

Chapter 4 - BÖLÜM 3 — TAHT ODASI

Rapor iki cümleden oluşuyordu ve imparator onu üçüncü kez okuyordu.

Batı sınırında Verren köyü düşmüştür. Sağ kalan yoktur.

Rhaellion Rey Galland parşömeni masaya bıraktı ve haritanın başına döndü. Çalışma odasının duvarını boydan boya kaplayan haritada imparatorluk, kandillerin ışığında sessizce duruyordu. Bir zamanlar bu haritaya bakmak ona güç verirdi. Şimdi ise her bakışında yalnızca kanamaları sayıyordu.

Batıda, kırmızı mürekkeple işaretlenmiş bölge her hafta biraz daha büyüyordu. Oliar hâlâ dayanıyordu ama çevresindeki köyler teker teker haritadan siliniyordu ve her silinen köyün raporu aynı iki kelimeyle bitiyordu. Sağ kalan yoktur. Rhaellion parmağını Verren'in olduğu noktaya koydu. Küçük bir sınır köyüydü; bir garnizon, bir tapınak, birkaç yüz hane. Dün gece o nokta bir yerdi. Bu gece bir isimdi yalnızca.

Raporun devamını hatırladı ve kaşları çatıldı. Tarlaları yakmışlardı. Kuyuları taşla doldurmuşlardı.

Vahşiler yağmalar, der geçerdi eski komutanlar. Ama yağmacı kuyu doldurmaz. Kuyu doldurmak zaman ister, emek ister ve hiçbir ganimet getirmez. Bunu yapan, o toprağa bir daha kimsenin dönmemesini istiyordu. Bu bir öfke değildi. Bu bir hesaptı ve Rhaellion, hesabın tamamını henüz göremediğini hissediyordu. Bu his, midesinde soğuk bir taş gibi oturuyordu.

Masaya döndü. Üstünde gece boyunca biriken parşömenler duruyordu; iletişim kristallerinden damıtılmış, kule kule aktarılmış, yol yol taşınmış haberler. Kuzeyden Larkan'ın raporu gelmişti, her zamanki gibi üç gün gecikmiş ve her zamanki gibi kusursuz bir dille hiçbir şey söylemeyen bir rapor. İsyancılar geri püskürtülmüş, kayıplar araştırılıyormuş, duvar garnizonları takviye edilmiş. Rhaellion bu cümleleri artık okumadan bile yazabilirdi. Dük aptaldı ama Larkan'dan gelen yazılar aptal değildi ve bu uyumsuzluk, imparatorun aklının bir köşesinde yıllardır duran küçük bir kıymıktı.

Güneyden gelen rapor daha kısaydı. Anvil gemileri Parna açıklarında iki tahıl konvoyunu daha geri çevirmişti. Kurşuni denizlerin tüccar halkı, tarihinde ilk kez bir imparatorluğun yoluna çıkıyordu ve Rhaellion bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Anvil kumar oynamazdı. Anvil hesap yapardı ve hesapları artık Gallant'ın aleyhineydi.

Ve Ryugen. İmparator, casuslarının son raporunu eline aldı, okudu ve bıraktı. Yağmacılar on yıldır kıyılarına inmiyordu. On yıldır tek bir yelken bile görünmemişti ve bu sessizlik, bütün yağmalardan daha çok uykusunu kaçırıyordu. Şimdi de tersaneler gece gündüz çalışıyor, dev gövdeli gemiler birbiri ardına denize iniyor ve kuzeye, haritaların bittiği yere doğru kayboluyordu. Kimse nereye gittiklerini bilmiyordu. Rhaellion, bilinmeyen düşmandan korkmazdı. Onu korkutan, düşmanının artık kendisiyle ilgilenmemesi ihtimaliydi.

İmparator gözlerini ovuşturdu ve pencereye yürüdü.

Helios uyuyordu. İki milyon insan, beyaz taşın ve altın kubbelerin altında, imparatorluklarının ölümsüz olduğuna inanarak uyuyordu. Uzakta Güneş Tapınağı'nın kubbesi, şehrin bütün ışıkları sönse bile sönmeyen o soluk altın parıltısıyla duruyordu. Rhaellion'un büyük büyükbabası o kubbenin altında taç giymişti. Kendi babası o kubbenin altında toprağa verilmişti. Ve Rhaellion, elli yedi yıllık ömrünün son yıllarında, her gece aynı soruyla bu pencerede duruyordu.

Benim dönemimde mi?

Bin yıllık imparatorluk. Arturio'nun kanıyla kurulmuş, yirmi kuşağın omuzlarında taşınmış koca bir çağ. Ve tarih kitapları acımasızdı; bin yılın on dokuz kuşağını tek satırla geçer, yıkılışın kuşağına ise ciltler ayırırlardı. Rhaellion o cilt olmayacaktı. Neye mal olursa olsun, o cilt olmayacaktı.

Kapı usulca vuruldu ve yaşlı kâhya içeri girdi. Elinde tek bir parşömen vardı ve yüzünde, kırk yıldır bu saraya hizmet eden bir adamın kötü haberi taşırken takındığı o taş ifade duruyordu.

"Majesteleri. Miria'dan geldi. Dük'ün mührüyle."

Rhaellion parşömeni aldı, mührü kırdı ve okudu. Uzun bir rapordu ama imparatorun gözleri yalnızca bir satırda durdu.

Kuzey baronluklarında, adını anmaya cesaret edemediğim bir kişinin çevresinde toplanmalar görülmektedir.

İmparator parşömeni yavaşça katladı. Adını anmaya cesaret edemediği kişi. Miriam ihtiyatlı bir adamdı ve ihtiyatlı adamlar, sürgün edilmiş bir imparator oğlunun adını yazıya dökmezlerdi.

Rhaellion gözlerini kapadı ve bir an, çok kısa bir an için, karısının yüzünü gördü. Ölüm döşeğinde, avucunu son bir güçle sıkarken. Söz ver, demişti. O çocuk bu saraydan uzak olacak. Rhaellion sözünü tutmuştu ve on beş yıldır bu sözün neden istendiğini soramamıştı, çünkü cevabı verebilecek tek kişi artık yoktu.

Şimdi o çocuk bir yerlerde büyümüş, bir adam olmuş ve çevresine adamlar topluyordu. Ve Rhaellion'un tahtının etrafında, üç oğlunun üç boş sandalyesi duruyordu.

En büyüğünü hastalık almıştı; iyileşemeyen, adı konamayan, kulenin bütün şifacılarının önünde diz çöktüğü bir hastalık. Otto ile Caelius'u ise aynı yıl içinde toprağa vermişti ve o yıldan sonra saray, bir daha eski sesine kavuşamamıştı. İmparator, oğullarının ölümüne ağlamamıştı. İmparatorlar ağlamazdı. Ama o yıldan beri sarayın doğu kanadına, çocuklarının büyüdüğü koridora adım atmamıştı ve bunu fark eden tek kişi muhtemelen yaşlı kâhyaydı.

"Başka bir emriniz var mı, majesteleri?"

"Yok. Git, dinlen."

Kâhya eğildi ve çıktı. Rhaellion bir süre daha haritaya baktı, sonra kandillerden birini alıp odadan çıktı.

Saray koridorları bu saatte boştu. Nöbetçiler onu gördükçe taşlaşıyor, imparator geçtikten sonra yeniden nefes alıyorlardı. Rhaellion batı kanadına doğru yürüdü, niyetini kendine bile itiraf etmeden yürüdü ve kızlarının dairesinin önünde durdu.

Kapının altından ışık sızıyordu. İçeriden bir ses geliyordu; genç, canlı, yer yer takılan bir ses. Küçük kızı okuyordu.

"...Kisabra'dan gelen kereste konvoyu on iki gün gecikmiş. Baloran madenlerinde üçüncü çeyrek üretimi geçen yılın altında. Tiamut'tan gelen vergi listesinde... abla, bunlar gerçekten uyumadan önce dinlemek istediğin şeyler mi? Sana ozan getirteyim."

İkinci ses daha alçaktı, daha yavaştı ve gülümsüyordu. "Ozanlar bana masal anlatır. Sen ise gerçeği okuyorsun. Devam et. Tahıl raporuna geç."

"Tahıl raporu üç sayfa."

"O zaman üç sayfa okuyacaksın."

Rhaellion kapının önünde, elinde kandille, uzun süre durdu. Büyük kızı tahıl raporlarını ninni diye dinliyordu ve imparator, o raporların içinde kızının ne aradığını bilmiyordu ama bir şey aradığını biliyordu. O çocuğun aklı, sarayın bütün kâtiplerinden hızlı çalışırdı. Bacakları onu taşısaydı, bugün imparatorluğun yarısı onun omuzlarında olurdu ve Rhaellion geceleri bu pencerede tek başına durmazdı.

Ama bacakları onu taşımıyordu ve soylular, kusurlu buldukları bir bedene taç giydirmektense imparatorluğu bir piçe teslim etmeyi bile tartışır hâle gelmişti.

İmparator kapıyı vurmadı. Eli bir an kalktı, ahşabın birkaç parmak uzağında durdu ve indi. İçerideki sesi bölmek istemedi; kendine böyle söyledi ve bunun tamamı bir yalan da değildi. Geri döndü ve geldiği koridordan sessizce uzaklaştı.

Kendi dairesine vardığında şafağa az kalmıştı. Uyumadı. Sehpada duran kılıcı aldı, kınından çıkardı ve odanın ortasında, kırk yıldır her sabah yaptığı gibi, formların ilkine başladı. Çelik havayı kesarken hiç ses çıkarmıyordu. Kılıcın ağzında, gören bir göz için, sabah ışığından daha koyu bir parıltı titreşiyordu; yıllarla bilenmiş, sarayla köreltilmemiş bir gücün parıltısı. Rhaellion, tahtını bir gün kılıçla savunmak zorunda kalacağına gençliğinden beri inanırdı. Yaşlandıkça bu inancın azalması gerekirdi.

Artmıştı.

Son formu tamamladığında kapı vuruldu ve kâhyanın sesi geldi. Bu sefer seste bir tuhaflık vardı.

"Majesteleri. Kule Üstadı Ogmios kabul salonunda bekliyor. Şafaktan önce gelmiş." Kısa bir sessizlik oldu. "Batı meselesi için bir çözümü olduğunu söylüyor."

Rhaellion kılıcı kınına soktu ve pencereden dışarı, tapınak kubbesinin üstünde kızarmaya başlayan göğe baktı.

Ogmios'un çözümleri. İmparator, hayatında pek çok şeyden korkmamıştı. Ama güvenmediği bir adamın tam ihtiyaç duyduğu anda kapıda belirmesi, bir imparatorun korkması gereken şeylerin listesinde en üst sıradaydı.

"Beklemesini söyle" dedi. "Birazdan geliyorum."

More Chapters