Ficool

Chapter 2 - BÖLÜM 1 — MÜHÜR

Kendanor dağlarının zirvesinden bakıldığında Reynor kıtası uçsuz bucaksız bir çoraklık gibiydi. Kayalıklar, kuru vadiler, tozlu ovalar. Yaşamın zorla tutunduğu, güzelliğin hiçbir zaman tam anlamıyla yerleşemediği bir yer.

Gökyüzünde süzülen kadın aşağıya bakıyordu. Beyaz saçları rüzgârda dalgalanıyor, mor gözleri kayalıkları tek tek tarıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne öfke, ne sabırsızlık, ne de merak. Yalnızca derin ve köklü bir sessizlik.

"Demek asi kızım bu çorak kayalıklar için ailesini terk etti. Hmph."

Kadının ince mırıltısı rüzgâra karışıp dağıldı; ancak o mırıltının titreşimi bile Kendanor'un zirvelerinde bir çığ başlatmaya yetmişti. Karlar önce çatladı, sonra ufalanıp aşağıya dökülmeye başladı. Kadın bunu fark etmedi bile.

"Varlığını buranın kuzeyinde hissediyorum. Bakalım bu sefer de reddedebilecek misin, göreceğiz."

Harekete geçmek üzereydi ki aniden durdu. Bir his. Birden fazla varlık yaklaşıyordu. Gözlerini kapadı, bekledi.

Birkaç dakika sonra figürler belirdi. On yedi tane. Yaydıkları manaya bakılırsa hepsi bu kıtanın yerel tanrılarıydı. Kadın içinden güldü. Mana miktarlarından bu kıtanın ne denli çorak olduğu zaten anlaşılıyordu. Yine de kendilerine tanrı deme cüretini göstermelerindeki o saf kibir, ona gerçekten komik geldi.

İçlerinden en önde duran, kibrin adeta vücut bulmuş hâli gibi görünen figür ilk söze girdi.

"Sen buraya ait değilsin, iblis."

Kadın ona baktı. Uzun süre, hiçbir şey söylemeden baktı. Sonra yavaşça konuştu.

"Öyle mi? Peki siz buraya ait misiniz?"

"Kelime oyunlarınla zaman kazanmaya çalışman anlamsız." Arkalardan bir başka figür konuştu; sesi öndekinden daha sertti. "Buradan gitmezsen sonuçlarına katlanırsın."

Kibirli figür bir adım daha ilerledi. "Buradan gitmezsen sonuçlarına katlanacaksın." Sözler tekrarlanırken kadının bakışları onu tepeden tırnağa süzdü. Sonra hafifçe, neredeyse ilgisizce konuştu.

"Boşluk alanında sakladığın silahı hissedebiliyorum, çocuk." Sesi düzdü. "O sana ait değil. Onu sana kimin verdiğini bilmesem de... birkaç bin kilometre ötede, gizlilik büyüsünün ardından bizi seyreden kişinin bir fikri olduğuna eminim."

Kibirli figürün kaşları çatıldı. Boşluk alanındaki bir eşyayı hissetmek imkânsızdı. Bunu tanrılar bile yapamazdı. Silahı kendisine verenin kimliği ise hiç umurunda olmamıştı. Her neyse — buraya zaten konuşmaya gelmemişlerdi ve daha fazla uzatmanın anlamı yoktu.

"Pekâlâ. O hâlde daha fazla zaman kaybetmeyelim. Buraya hiç gelmemeliydin, Vaelantys."

Sözleri biter bitmez arkasında devasa bir güneş tezahürü belirdi. Isısı bir anda dağların karını buharlaştırmaya, aşağıdaki kurak vadiyi kavurmaya başladı. Tanrıların kıtayı korumak için ördüğü mana kalkanları olmasaydı, kendilerine dua edecek ölümlüler çoktan kül olmuştu bile. Diğerleri de eş zamanlı olarak büyülerini ve yeteneklerini harekete geçiriyordu.

Hedefteki beyaz saçlı kadın ise olduğu yerde, kıpırdamadan duruyordu. Mor gözleri onlara bakıyordu — son derece sakin, son derece umursamaz. Bu hâl, kibirli figürü her şeyden çok sinirlendiriyordu. Güneşin karşısında ne cüretle etkilenmeden durabiliyordu?

İlk saldıran o oldu. Devasa güneş tezahürünü hedefine fırlattı. Güneş, her zaman olduğu gibi, kendisinden aşağı olan her şeyi yakıp yok edecekti. En azından beklentisi buydu.

Kadın onu karşılamakla bile uğraşmadı.

Tezahür kadına çarptı — ve sanki hiç var olmamış gibi dağıldı. Güneşin ani sönüşüyle etraf bir anda karardı; bir süre sonra gerçek güneşin ışıkları yavaşça geri döndü ve dünyayı yeniden aydınlattı. Kadın aynı yerdeydi. Kıpırdamamıştı. Yüzünde hâlâ hiçbir ifade yoktu.

Diğerleri daha fazla beklemedi.

Gölgelerin içinde kaybolan bir figür, hançerleriyle kadının arkasında belirdi — ancak saplayamadan patladı. Olduğu yerde yoğun bir kan küresi oluştu; kan, her yönden bu küreye doğru çekiliyor, küre kadının başının üzerinde ağır ağır dönüyordu. Yoldaşının ani ölümüyle öfkelenen bir başkası ileri atıldı; adımını tamamlayamadan onun da kanı küreye çekildi ve bedeni boş bir tulum gibi yere yığıldı.

Kibirli figür olanları izledikten sonra konuştu. "Demek o ünlü Kan Hükmü bu. Dünyaya hükmetmenizi sağlayan yetenek." Dudağı büküldü. "Ama hep duyduğum o eski ihtişamından eser yok, Vaelantys."

Sözleri biter bitmez üç tanrı daha ileri atıldı. Üçü de aynı anda kan küresine çekilerek yok oldu. Aynı esnada arkadan bir figür, devasa bir nehir gibi akan su büyüleriyle saldırıya geçmiş, eş zamanlı oluşturduğu su mızraklarıyla hedefin dikkatini dağıtmaya çalışıyordu.

"Pekâlâ. Hadi biraz eğlenelim."

Sözler duyulduğunda kadın çoktan harekete geçmişti. Kan büyüsünü bir kenara bırakmış, yumruklarını ve tekmelerini kullanıyordu. Tanrıların büyüleri ona yaklaşamadan dağılıp ufalanıyordu. Yumruklarını karşılayıp karşı saldırı yapabilen tek kişi, yarı insan yarı kaplan görünümlü, iri kaslı bir adamdı. Ama adamın darbeleri kadın tarafından tek elle savuşturulurken, karşısındaki görünürde narin kadının her vuruşu onu iki büklüm edip kan kusturuyordu. Adam birkaç saniye daha direndi — sonra kadının beline indirdiği tek bir yumrukla, bir meteor gibi yana savruldu ve Kendanor'un zirvelerinden birine çakıldı. Kaya parçaları her yöne fırladı.

O esnada kadının arkasından ikinci bir güneş tezahürü yaklaşıyordu. Bu, ilkinden çok daha kudretliydi. Kibirli figür yenilgiyi bir türlü kabullenemediğinden tüm gücünü, tüm kudretini — belki de kendisine akan tüm duaları — bu tezahüre aktarmıştı.

Kadın yalnızca parmaklarını kaldırıp şıklattı.

Devasa güneş, ilkinden bile hızlı söndü. Dağıldığı yerde koyu mor ve siyahımsı bir toz asılı kaldı, ağır ağır çözülüyordu. Kaotik mananın fiziksel görünümüydü bu — ve o tozu gören kibirli figürün bütün hayatta kalma içgüdüleri aynı anda çığlık atarak onu oradan uzaklaşmaya zorladı.

Kaçamadı. Kadın onu çoktan yakalamıştı.

"Anlaşılan güneşe karşı kişisel bir ilgin var. Ama onu tam olarak kavrayamamışsın, evlat." Kadının sesi neredeyse şefkatliydi. "Belki de yakından görmek, daha iyi anlamanı sağlar."

Sözler biter bitmez adam kendini dünyanın dışına fırlarken buldu — ve yalnızca bir an sonra, güneşin içine çekildiğini fark etti. O lanet iblis beni güneşe fırlattı. "BU NE CÜRET!" diye kükredi; ama aurası ve bedeni çoktan güneşin yakıcılığında tutuşmuş, manası hızla dengesini yitirmeye başlamıştı.

O güneşte yanarken, kadın kalan tanrılarla oynamaya devam ediyordu. İçinden sessizce mırıldandı. "Demek o küçük Kaelossyra bundan bahsediyordu." Bu kıtaya adım attığı an, karanlıkların içinden çıkan bir figür önünde eğilmiş ve yerel tanrıların bir plan kurduğunu fısıldamıştı. Umursamamıştı. Bu yeni doğmuş tanrılarla oynamak eğlenceliydi. Gerçekten de kendi kibirlerinde ve hırslarında o denli kör olmuşlardı ki, kendilerini gerçek tanrılar sanıyor — Ralakh'ların yerine geçebileceklerini düşünüyorlardı.

Gerçekten acınasıydı.

Bu düşünceyle birlikte, çevresinde kaos manasından örülmüş sessiz ama derin bir dalga yayıldı. Menzilindeki tanrılar birkaç saniye içinde toza dönüştü.

Geriye dört tanrı kalmıştı. On yedi gelmişlerdi.

Kadın bir an, gerçekten yaşlandığını düşündü. On yedi taşra tanrısının onu bu kadar oyalaması...

"Per Valys!"

Öfke nidası gökyüzünü yardı. Şimşekler çaktı; kara yağmur bulutları dört bir yandan toplandı. Kalan dört tanrı, istemsizce diz çöküp yere kapaklandı. Kadının arkasında kızıl bir ay belirmişti — kan gibiydi.

Öfkesi dinmeden, arkasından bir ses duydu.

"Gerçekten... bir iblis... ne cüretle beni güneşe fırlatır!" Ses yanık, çatlak, ama ayaktaydı. "Gerçekten güneşin beni yok edebileceğini mi sandın? Ben güneşin ta kendisiyim! Güneşin tüm ihtişamının vücut bulmuş hâliyim!"

Adam bunları haykırırken bir şeylerin ters olduğunu hissetti. Güneş onu yakarken, kendisine akmaya devam eden dualar sayesinde bir şekilde kurtulmayı başarmıştı — ama öz manası ciddi biçimde yanmıştı ve yenilenmesi en az birkaç yüz yıl alacaktı. Diğerleri gibi az dua alan bir tanrı olsaydı, çoktan ölmüştü. Ama bütün bir kıtanın duasını alan bir tanrı, ölse bile — dualar aktığı sürece — er ya da geç yeniden doğardı. Üstelik, kadının dediği gibi, bu güneş deneyimi güneşe olan kavrayışını gerçekten de derinleştirmişti.

Öfkeyle konuşmaya devam edecekti ki — ancak şimdi fark ediyordu: panteonundan geriye yalnızca dört kişi kalmıştı. Thalassia ve diğerleri ağır yaralıydı. Thalassia'nın bedeninden yeryüzüne bir şelale gibi su boşalıyordu; manası tükeniyor, giderek zayıflıyordu.

Ve etrafta... oğlu Auren'i göremiyordu.

O an her şeyi anladı.

"SEN! NE CÜRETLE OĞLUMU ÖLDÜRÜRSÜN!"

İleri atıldı — ama kadın ona dönüp sert bir sesle gürledi. "YETER. Haddini aşma, velet!" Sonra sesi düzeldi; soğukkanlı, neredeyse nazik bir hâl aldı. "Oğlunun nasıl öldüğünü görmek istiyorsan, gösterebilirim. Ne de olsa sen güneşlenirken oğlunun ölümünü kaçırdın."

Kadının çevresinde yoğun bir kan bulutu toplandı. Bulutun içinden Auren belirdi — deniz mavisi gözler, altın saçlar. Gözlerini açar açmaz öksürmeye başladı; ve tam o anda, mor gözlü kadın kaotik manadan örülmüş bıçağı, yeniden var ettiği tanrının boğazına sapladı.

Auren, daha ne olduğunu anlayamadan ikinci kez öldü.

Kibirli figürün öfke nidası bütün kıtayı sarstı. Denizin bir yansıması gibi görünen Thalassia'nın gözlerinde de öfke vardı — ama ondan çok daha ağır basan şey suçluluktu. Buraya hiç gelmemeliydik, diye düşünüyordu, tekrar tekrar. Hiç gelmemeliydik.

Mor gözlü kadın, tanrının öfkesine karşılık kıtada yankılanan derin bir kahkaha patlattı.

Ve kimsenin beklemediği o anda, kadının yanında sessizce bir figür belirdi.

"Bu kadar yeterli, Emilia. Yeterince eğlendin."

Sözlerin söylenmesiyle Emilia'nın mühürlenmesi neredeyse eş zamanlı gerçekleşti. Kibirli figürün boşluk alanında sakladığı silah, şimdi bu gizemli figürün elindeydi. Figür, savaşın başından beri — hatta Emilia bu kıtaya ayak bastığı andan itibaren — uzaktan izliyordu. İzlendiğinin fark edildiğini de biliyordu elbette. Tek beklediği doğru bir andı.

Ve o anı, sonunda yakalamıştı.

Emilia'nın mühürlenmesiyle birlikte, görünmez ama devasa bir şeyin kırıldığı hissi bütün dünyada aynı anda yankılandı. Aşağıda, savaşın gölgesinde kalan kurak vadiye mor-siyah bir toz ağır ağır çöküyordu; toprak onu sessizce içti. O vadi, bir daha asla eskisi gibi yeşermeyecekti.

Gizemli figür, dünyayı boydan boya geçen o kırılmayı hissetti ve içinden sessizce mırıldandı.

"Denge nihayet bozuldu. Artık senin sıran, Direa."

More Chapters