Ficool

Chapter 3 - Bölüm 3: Yeni Düzen

Üç gün geçti. Üç gün, Kaan'ın hayatında bir ömür uzunluğundaydı.

Sabah uyandığında ilk işi cebindeki bilyeyi yoklamak oluyordu. Kadim her zaman oradaydı. Her zaman uyanıktı. Ve her zaman onunla konuşmaya hazırdı.

Bu üç günde Kaan, hayatında okuduğu tüm kitaplardan daha fazlasını okumuştu. Felsefe, tarih, fizik, biyoloji, matematik... Kadim'in sağladığı hızlı okuma yetisiyle sayfaları âdeta yutuyor, bilgi beynine akıyordu. Ama asıl önemli olan, bu bilginin onda yarattığı değişimdi.

Artık sınıfa girdiğinde farklı bir duruşu vardı. Başı dikti. Gözleri daha canlıydı. Hâlâ sıradan bir çocuktu ama içinde bir şey filizleniyordu. Bunu fark edenler de oluyordu.

Perşembe günü, edebiyat dersinde hocanın sorduğu bir soruya parmak kaldırdı. Bu, onun için bir ilkti. Lise hayatında ilk kez parmak kaldırıyordu.

"Kaan, buyrun."

"Şairin burada kullandığı 'ayna' imgesi, aslında klasik şiirdeki ayna imgesinden farklı. Klasik şiirde ayna, Tanrı'nın tecellisi olarak kullanılırken, burada şair aynayı insanın kendi özüyle yüzleşmesi için bir araç olarak kullanıyor. Bu, Cumhuriyet dönemi şiirindeki bireyselleşme eğiliminin bir yansıması."

Sınıf sustu. Edebiyat Hocası gözlüğünün üzerinden Kaan'a baktı. Elli yaşlarında, yılların verdiği tecrübeyle hiçbir şeye şaşırmayan bir kadındı. Ama şimdi hafifçe kaşlarını kaldırdı.

"Çok doğru. Ama bu kadar derin bir analiz beklemiyordum. Çalışmışsın, Kaan. Devam et."

Kaan oturdu. Arkasındaki sırada fısıltılar başladı. Mert, eğilip kulağına fısıldadı: "Noldu lan sana? Ders çalışmaya mı başladın?"

Kaan omuz silkti. "Biraz."

Ama Mert'in şaşkınlığı, gün ilerledikçe tüm sınıfa yayıldı. Fizik dersinde Selim Hoca'nın "Atmosferdeki meteorların yanma nedeni nedir?" sorusuna, Kaan'ın verdiği cevap sadece sürtünme değildi. "Sürtünme ısısı," dedi, "ama asıl mesele meteorun hızı. Saniyede 11 ila 72 kilometre arasında değişen bir hızla atmosfere giren cisim, adiabatik sıkışma nedeniyle ısınır. Hava molekülleri cismin önünde sıkışır, sıcaklık binlerce dereceye çıkar. Bu nedenle çoğu meteor yanar. Geçen hafta düşen parçaların yere ulaşabilmesi, yeterince büyük olmalarından kaynaklanıyor."

Selim Hoca'nın gözleri parladı. "Kaan, sen bu konuyu nereden biliyorsun?"

"Geçen hafta meteor yağmurundan sonra araştırdım hocam."

Selim Hoca gülümsedi. "Aferin. İşte ben bunu görmek istiyorum. Bilim, merakla başlar."

Öğle arasında, Kaan okulun bahçesindeki bankta oturmuş, Kadim'le zihninden konuşuyordu.

"İyi gidiyorsun," dedi Kadim. "Ama dikkat et. Fazla hızlı değişim, dikkat çeker."

"Zaten dikkat çekmek istiyorum," dedi Kaan içinden. "Yıllarca görünmez oldum. Artık görünmek istiyorum."

"Görünmek başkadır, hedef olmak başka. Müdür Bey'in hâlâ sana bir ceza vermediğini biliyorsun. Bekliyor. Bir hata yapmanı bekliyor."

"Bırak beklesin. Hata yapmayacağım."

"Herkes hata yapar, Kaan. Önemli olan hatayı nasıl yönettiğindir."

Tam o sırada, bahçenin diğer ucunda Elif'i gördü. Arkadaşlarıyla birlikte oturuyordu, gülüyordu. Güneş saçlarına vuruyordu, altın rengi parlıyordu. Kaan'ın içi sızladı. Bu sızı, son üç günde öğrendiği her şeye rağmen dinmemişti.

"Onu düşünüyorsun," dedi Kadim. Sesi yargılayıcı değildi. Sadece gözlemciydi.

"Evet."

"Neden?"

Kaan düşündü. "Bilmiyorum. Güzel. Temiz. Farklı."

"Onun hakkında ne biliyorsun? Gerçekten?"

Kaan sustu. Gerçekten ne biliyordu ki? Elif'in en sevdiği rengi bilmiyordu. Okumaktan hoşlanıp hoşlanmadığını bilmiyordu. Ne hayal ettiğini, neyden korktuğunu, neye güldüğünü bilmiyordu. Sadece dışını biliyordu. Sadece kafasında yarattığı bir imgeye âşıktı.

"Sevdiğini sandığın şey, bir hayal. Onun gerçek bir insan olduğunu unutuyorsun. Duyguları olan, korkuları olan, kusurları olan bir insan. Sen onu bir kaideye koydun. Ama kaidedeki insan, gerçek insan değildir."

Kaan derin bir nefes aldı. Kadim haklıydı. Ama bu, acıyı azaltmıyordu.

"Peki ne yapmamı öneriyorsun?"

"Henüz bir şey yapma. Önce kendini inşa et. Sen bir hiçken birini sevmeye kalkarsan, o sevgi bir ihtiyaç olur, bir bağımlılık. Ama sen bir şey olduktan sonra sevmeye kalkarsan, o sevgi bir tercih olur. Tercih edilen sevgi, ihtiyaç duyulan sevgiden daha değerlidir."

Kaan bu sözleri zihnine kazıdı. Kadim her gün ona yeni bir şey öğretiyordu. Ama belki de en önemli dersler bunlardı.

---

Cuma günü, okul çıkışında Kaan'ı bir sürpriz bekliyordu. Okulun panosunda, disiplin kurulunun kararı asılmıştı:

"Kaan Demir hakkında, okul bahçesinde uygunsuz davranışta bulunduğu gerekçesiyle 3 gün okuldan uzaklaştırma cezası verilmiştir."

Kaan panonun önünde donup kaldı. Üç gün. Sınavdan üç ay önce. Üstelik yaptığı hiçbir şey yokken.

Etrafında toplanan öğrenciler fısıldaşıyordu. Kimisi ona acıyarak, kimisi merakla bakıyordu. Mert yanına geldi.

"Abi, ne yaptın sen?"

"Hiçbir şey."

"Nasıl hiçbir şey? Üç gün ceza almışsın."

Kaan cevap vermedi. Panodaki yazıya bakıyordu. İçinde öfke kabarıyordu. Ama aynı anda, Kadim'in sesi sakin ve soğuktu.

"Sakin ol. Bu, beklediğimiz şeydi."

"Nasıl sakin olayım? Haksız yere ceza aldım!"

"Haksız yere. Ama bu, onların oyunu. Şimdi panik yaparsan, ağlarsan, bağırırsan, haklı çıkarlar. Sakin ol. Gülümse. Ve uzaklaştırmayı bir fırsata çevir."

"Fırsat mı? Ne fırsatı?"

"Üç gün okula gitmeyeceksin. Üç gün boyunca istediğin gibi çalışabileceksin. Sana yeni bir program hazırlayacağım. Ama önce, Müdür Bey'le konuşman gerekiyor. Kapısını çal. Sakin ol. Bir kez daha söylüyorum: sakin ol."

Kaan derin nefes aldı. Panodan uzaklaştı, müdürün odasına yöneldi. Kapıyı çaldı.

"Girin."

Necdet Özkan, masasının arkasında oturuyordu. Karşısında bir veli vardı, ama veliye "Bekleyin" dedi ve Kaan'a döndü.

"Efendim?"

Kaan, kapının eşiğinde duruyordu. Sesi titremiyordu. "Kararı gördüm. Savunmamı yapmadığım halde ceza verilmiş. Bu, yönetmeliğe aykırı."

Müdür Bey kaşlarını kaldırdı. "Yönetmelik konusunda uzman mı oldun?"

"Uzman değilim. Ama haklarımı biliyorum. Tanık isimleri bana bildirilmedi, savunmam alınmadı, karar bana tebliğ edilmeden panoya asıldı. Üç ayrı usulsüzlük var. İlçe Milli Eğitim'e itiraz edeceğim."

Oda buz kesti. Müdür Bey'in yüzündeki soğuk ifade, bir an için kırıldı. Kaan bunu gördü. Kısa bir an. Sonra Müdür Bey ayağa kalktı.

"Tehdit mi ediyorsun beni?"

"Tehdit değil, hak talep ediyorum. İkisi farklı şeylerdir."

Müdür Bey bir süre sessiz kaldı. Gözlerini Kaan'ın gözlerinden ayırmıyordu. Sonra, beklenmedik bir şey yaptı. Gülümsedi. Ama bu gülümseme, sıcak bir gülümseme değildi. Bir avcının, avını köşeye sıkıştırdığında yaptığı gülümsemeydi.

"Pekala. İtiraz et. Ama bilmeni isterim ki, ilçe milli eğitimde benim tanıdıklarım var. Senin gibi bir öğrencinin itirazını kimse ciddiye almaz. Üstelik, dosyanda başka şikayetler de var. Geçen yıl devamsızlık, önceki yıl kopya çekme girişimi... İyi bir sicilin yok, Kaan."

Kaan'ın içi burkuldu. Devamsızlıklar doğruydu. Kopya olayı ise... üç arkadaşıyla birlikte sınıfta kalmamak için yapmıştı, yakalanmıştı. Evet, sicili kötüydü. Ama bu, haksız cezayı haklı yapmazdı.

"Geri adım atma," dedi Kadim. "Ama stratejini değiştir. Şimdi saldırma. Geri çekil. Savaşı kazanmak için her savaşı kazanmana gerek yok."

Kaan başını eğdi. "Peki. İtiraz etmeyeceğim. Ama bilmenizi isterim ki, cezamı tamamlayıp döndüğümde, kimse benim hakkımda bir şey söyleyemeyecek. Çünkü o zamana kadar, her şeyi değiştireceğim."

Arkasını döndü ve kapıya yürüdü. Tam çıkarken, Müdür Bey'in sesini duydu:

"Değişmek mi? Sen değişemezsin Kaan. Bazı insanlar değişmek için doğmaz."

Kaan durdu. Kapıyı yavaşça arkasından kapattı. Ve koridorda yürürken, Kadim'e sordu:

"Değişemez miyim?"

"Değişebilirsin. Ama değişim, başkalarının senin hakkında ne düşündüğüyle değil, senin kendin hakkında ne yaptığınla olur. Şimdi eve git. Çalışmaya başlıyoruz."

---

O akşam, Kaan odasına kapandı. Annesi, üç günlük uzaklaştırma cezasını öğrendiğinde ağlamıştı. Babası ise hiçbir şey dememişti. Sadece mutfakta oturmuş, sigarasını içmiş, uzun uzun sokağa bakmıştı. Bu suskunluk, bağırmaktan daha ağırdı.

Kaan masasının başına oturdu. Kadim bilyenin içinde yanıp sönüyordu.

"Bugün üzülme. Yarın işe koyul. Sana üç günlük bir program hazırladım. Ama bu sefer sadece ders kitabı okumayacaksın."

"Ne yapacağım?"

"İnsanlık tarihinin dönüm noktalarını inceleyeceğiz. Rönesans, Aydınlanma, Sanayi Devrimi... Her büyük dönüşümün bir kırılma noktası vardır. Bir insanın da öyle. Senin kırılma noktan, bugün."

Kaan, Kadim'in hazırladığı listeye baktı. Kitaplar, belgeseller, makaleler... Ama listenin en başında, alışılmadık bir madde vardı:

"Madde 1: Yarın sabah 05:00'te kalk. Koşuya çık. 5 kilometre."

"Koşu mu? Ne işe yarayacak?"

"Zihin ve beden birlikte gelişir. Sen bugüne kadar sadece bedenini ihmal ettin. Oturdun, bekledin, hayaller kurdun. Artık harekete geçme zamanı. Fiziksel disiplin, zihinsel disiplinin temelidir. Koşacaksın. Her gün. Yağmur, çamur, kar demeden."

Kaan itiraz etmek istedi. Ama vazgeçti. Kadim'in ne dediğini son üç günde öğrenmişti: Mantıklıydı. Her zaman mantıklıydı.

"Peki. Koşacağım."

"Güzel. İkinci madde: Okuldan uzaklaştırıldığın bu üç günde, sadece ders çalışmayacaksın. Kendi kendine bir proje belirleyeceksin. Küçük bir şey. Bir web sitesi yapmak, bir şeyler icat etmek, bir deney yapmak... Ne istersen. Ama somut bir şey üreteceksin."

"Neden?"

"Çünkü şu ana kadar sadece tükettin. Ders dinledin, kitap okudun, televizyon izledin. Üreten insan, değer üretir. Değer üreten insan, görünür olur. Görünür olan insan, dokunulmaz olur. Anladın mı?"

Kaan anladı. Belki de ilk kez, hayatında bir amacı olduğunu hissediyordu. Sınavı kazanmak değildi bu amaç. Daha büyüktü. Daha derindi. Kendi olmaktı. Gerçekten, sıradan biri olmayı reddeden biri olmaktı.

"Kadim," dedi.

"Efendim?"

"Bana bir şey sorabilir miyim?"

"Sor."

"Sen gerçekten bir uzay medeniyetinin ürünü müsün? Yoksa benim beynimin oyunu muyum?"

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Kadim, hiç olmadığı kadar ciddi bir ses tonuyla konuştu.

"Bu sorunun cevabını, zamanla kendin bulacaksın. Ama şunu bil: Gerçek olanla gerçek olmayanı ayırt etmek, insan olmanın en büyük sınavıdır. Ben sana bilgi veriyorum, sen o bilgiyle bir şeyler yapıyorsun. Sonuçlar gerçekse, kaynağın ne olduğunun bir önemi var mı?"

Kaan düşündü. Sonuçlar gerçekti. Üç günde değişmişti. Bunu herkes görmüştü.

"Yok," dedi. "Önemi yok."

"O zaman işe koyulalım. Önce Platon'un Devlet'ine devam edelim. Mağaradan çıkan adamın hikâyesini hatırlıyor musun?"

"Evet. Mağarada zincire vurulmuş insanlar, sadece duvardaki gölgeleri görüyorlar. Gerçekleri görmüyorlar."

"Peki mağaradan çıkan adam, gerçeği gördükten sonra ne yapıyor?"

"Geri dönüp diğerlerine anlatıyor."

"Ve diğerleri ona ne yapıyor?"

Kaan duraksadı. "Onu öldürmek istiyorlar."

"Evet. Çünkü insanlar, alıştıkları karanlıktan kurtulmak istemezler. Ama sen, Kaan, mağaradan çıkmaya karar verdin. Artık geri dönüş yok. Kabul ediyor musun?"

Kaan gözlerini kapattı. Bir an için, Elif'in yüzünü gördü. Sonra babasının yorgun sırtını. Sonra annesinin ağlarkenki halini. Sonra Müdür Bey'in soğuk gülümsemesini.

Gözlerini açtı. Odası karanlıktı. Ama bilyenin ışığı, tüm odayı aydınlatıyordu.

"Kabul ediyorum," dedi.

Ve o gece, ilk kez, bir şeyin başlangıcında olduğunu hissetti. Gerçek bir başlangıç. Sadece bir meteor bulmuş bir çocuğun değil, bir dönüşümün başlangıcı.

More Chapters