Ficool

Kadim Eğitim Sistemi

Veysi_Karakoç
28
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 28 chs / week.
--
NOT RATINGS
136
Views
VIEW MORE

Chapter 1 - Bölüm 1: Sıradan Bir Gün

İstanbul'un Anadolu Yakası'ndaki bir apartmanın dördüncü katında, saat sabahın altısıydı. Merve Hanım mutfakta telaşla çay demlerken, ocağın üzerindeki yumurtaların yağda cızırtısı tüm evi dolduruyordu.

"Kaan! Kalk artık, yine geç kalacaksın!"

Kaan Demir, yatağında sırtüstü uzanmış, tavandaki lekeye bakıyordu. Bu lekeyi kaç yıldır izliyordu bilmiyordu. Lise son sınıftı. Üniversite sınavına üç ay kalmıştı ve o hâlâ tavandaki lekeyi sayıyordu.

Kalktı. Lavaboda yüzünü yıkarken aynadaki yansımasına baktı. Sıradan bir yüz. Sıradan bir çocuk. Siyah saçları dağınıktı, gözlerinin altındaki morluklar uykusuzluğun değil, uyuyamamanın eseriydi. Ne uykusuzdu ne de uykulu. Boşluktaydı.

Babası Kemal Bey, gece vardiyasından yeni gelmişti. Fabrikada pres tezgâhının başında geçen on iki saatin yorgunluğuyla sandalyeye oturduğunda, sırtındaki ağrı yüzünden okunuyordu. Ekmeğini taştan çıkarıyordu. Taşın ağırlığını her sabah evin kapısından girerken bırakıyor, yerine sessiz bir yorgunluk alıyordu.

"Oğlum, bugün okulda ne var?"

"Normal dersler baba."

"Fiziğe çalıştın mı? Hoca sınıfta kalırsın demişti."

Kaan omuz silkti. Çalışmamıştı. Çalışasısı da yoktu. Dersler ona anlamsız geliyordu. Formüller, denklemler, tarihler... Hepsi duvarlardaki yazılar gibiydi: vardılar ama onunla ilgili değillerdi.

Evden çıktığında hava bulutluydu. Mart sonuydama, İstanbul'un gri yüzü her zamanki gibi asıktı. Servis yerine yürümeyi tercih etti. Her sabah yaptığı gibi, okula giden yoldaki çınar ağacının altından geçti. Bu ağacın altında, tam üç ay önce, Elif'le karşılaşmıştı. O gün yağmur çiseliyordu, Elif şemsiyesini ona uzatmıştı. "Islanacaksın," demişti gülümseyerek. Kaan o gün ıslanmamıştı ama içi ıslanmıştı.

Elif. Sınıfın en sessiz, en temiz kızı. Uzun kahverengi saçlarını her gün tokayla toplar, defterleri tertemizdir, öğretmenler onu parmak kaldırmadan tahtaya kaldırmazlardı. Kaan onu ilk gördüğü günden beri düşünüyordu. Ama Elif onu görmüyordu. Sınıfın arka sıralarındaki sessiz çocuk, onun dünyasında yoktu. Ve Kaan bunu biliyordu. Belki de en acısı buydu: bilmek.

Okula vardığında, kapıda bir hareketlilik vardı. Müdür Bey, Elif'in babası, girişte nöbetçiydi. Adı Necdet Özkan'dı. Kırk yaşlarında, her zaman takım elbiseli, gözlüğünün ardında keskin bakışları olan bir adam. Sisteme sadık, kurallara bağlı. Okulda herkes ondan çekinirdi. Kaan da çekiniyordu. Ama asıl çekindiği şey, Necdet Özkan'ın onun Elif'e baktığını görmüş olabileceğiydi.

"Günaydın," dedi Kaan, başını eğerek.

Müdür Bey başını hafifçe salladı. Gözleri Kaan'ın üzerinde bir an durdu, sonra başka bir öğrenciye kaydı. O bir anlık bakışta Kaan, hiç sevilmediğini hissetti. Sadece bir öğrenciydi. Sıradan, başarısız, dikkat çekmeyen bir öğrenci.

---

İlk ders coğrafyaydı. Kaan pencere kenarında oturuyordu. Dışarıda, gökyüzü gittikçe kararıyordu. Öğle saatlerinde haberlerde duyurmuşlardı: Bu gece dünya tarihinin en büyük meteor yağmuru yaşanacak. Parçaların bazıları atmosferde yanacak, bazıları ise yeryüzüne ulaşabilecek.

Sınıfta heyecan yoktu. Kimse umursamıyordu. Üniversite sınavına hazırlanan gençler için gökyüzünden düşen taşlar, kitaplardaki sorulardan daha az gerçekti.

Ama Fizik Hocası Selim Hoca farklıydı. Kırk yaşında, uzay mekikleriyle ilgili posterleri sınıfın duvarlarına asan, öğrencilerin ona "deli" dediği bir adamdı. Dersin sonunda ayağa kalktı.

"Çocuklar, bugün okul çıkışı bir etkinlik yapacağız. Meteor avına çıkıyoruz."

Sınıftan homurtular yükseldi.

"Evet, duydunuz doğru. Yakındaki ormanlık alana gideceğiz. Meteor parçaları düşmüş olabilir. Bilime ilginizi artırmak, gözlem yeteneğinizi geliştirmek için bunu yapıyoruz. Katılmak zorunlu değil ama katılmayanlara ek ödev vereceğim."

Kaan katılmaya karar verdi. Ne kaybederdi ki?

---

Akşam saat yedide, sınıftan on iki kişi ve Selim Hoca, okulun minibüsüyle ormanlık alana doğru yola çıktılar. İçlerinde Kaan da vardı. Elif yoktu. Onun babası izin vermemişti.

Ormanlık alan, şehrin ışıklarından uzak, karanlık ve sessizdi. Selim Hoca herkese el fenerleri dağıttı. "Dağılın, ancak birbirinizi kaybetmeyin. Gördüğünüz her sıra dışı taşı bana getirin."

Kaan gruptan biraz ayrıldı. Yürüdü, yürüdü. Ayağı takıldı, yere düştü. Elini yere koyduğunda, avucuna gelen şey... soğuk değildi. Ilıktı. Sanki canlı gibi.

Fenerini çevirdiğinde gördü: küçük, bilye büyüklüğünde, parlak bir cisim. Yüzeyi pürüzsüzdü ama içinde renkler dans ediyordu. Mavi, kırmızı, yeşil, mor... Kaan onu avucuna aldı. Ağırlığı normal bir bilyeden fazlaydı. Sanki içinde bir evren saklıydı.

Heyecanla arkadaşlarının yanına koştu. "Bakın, buldum!"

Sınıftan Mert, elindeki feneri cisme tuttu. Bir an baktı, sonra güldü. "Kaan be, bu bir çocuk bilyesi. Ormanda bir çocuk kaybetmiştir."

Diğerleri de güldü. Kimse ciddiye almadı.

Kaan'ın içindeki heyecan söndü. Yine. Her zaman olduğu gibi. Ama o bilyeyi atmadı. Cebine koydu. Sonra gökyüzüne kaldırdı, feneri söndürdü ve baktı.

Bilyenin içindeki renkler gökyüzüne yansıyor gibiydi. Sanki yıldızlar o küçük kürenin içinde toplanmıştı. Kaan büyülendi. Bu sıradan bir bilye değildi. Bunu biliyordu. Ama kimseye anlatamazdı. Nasıl anlatırdı ki? Zaten kimse onu dinlemezdi ki.

---

Gece eve döndüğünde, odasına kapandı. Bilyeyi masasının üzerine koydu. Işığı kapattı. Bilye, karanlıkta hafifçe parlıyordu. Kaan onu izledi, izledi. Gözleri ağırlaştı, başı masaya düştü.

Uykuya daldığında saat gece yarısını geçmişti.

Ve o gece, ilk kez, rüyasında bir ses duydu.

Net değildi. Bir fısıltıydı. Ama içine işledi.

"Uyanış başlıyor. Hazır mısın?"

Kaan uyandı. Oda karanlıktı. Bilye masada parlıyordu. Ama artık sadece parlamıyordu. İçinde, bir ekran gibi, yazılar beliriyordu.

Kaan gözlerini ovuşturdu. Yazılar duruyordu.

Ve ilk kez hayatında, bir şeyin başlangıcında olduğunu hissetti.

.