Ficool

Chapter 3 - Bölüm 3

Esma, Rauf'un ardından attığı çığlıkla kendine geldiğinde yüreği paramparçaydı. Yaptığı her şey, onu geri kazanabilmek içindi. Şimdi ise tam karşısında, cansız ve parçalanmış bir beden duruyordu. Bu sona hazır değildi. Hiç kimse böyle bir sona hazır olamazdı. Gelini birkaç adım ötede, şok içinde titriyor, yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. O an, sanki dünya nefesini tutmuştu.

Derken gelinin kasıklarına saplanan ani bir ağrıyla sessizlik bozuldu. Dizlerinin bağı çözüldü. Esma onu düşmeden yakaladı. Doğum başlamıştı.

Lanet olsun... Çok erken, diye geçirdi içinden. Hazırlıklı değildi. Ne bir çanta, ne bir plan... Ama düşünmek için zamanı yoktu. Önce gelinini hastaneye götürmeliydi. Eşyalar sonra da alınabilirdi.

Taksiye bindiklerinde Esma'nın zihni, acı ve sorular arasında gidip geliyordu. Mihrez neden onları bulmakta gecikmişti? Neden yalnızca Rauf'u öldürmüştü? Neden beni değil... En çok da bu soru canını yakıyordu.

Ameliyathanenin kapıları kapandığında, Esma bekleme koltuğuna çöktü. Saatler gibi gelen dakikalar sonra genç bir hemşire yanına geldi.

"– Tebrik ederim," dedi gülümseyerek. "Sağlıklı bir kız bebeğiniz oldu."

Esma'nın gözleri doldu. Demek tohum kız bebekmiş... Her şey şimdi daha anlamlıydı. Mihrez'in neden onu mühürlediği, neden özellikle onu seçtiği... Hepsi yavaş yavaş zihninde yerine oturuyordu.

On sekizine kadar onu korumalıyım, diye düşündü. Sonrası... benim gücüm yetmez.

Odaya girdiğinde gelini bebeğini emziriyordu. Esma, o manzaraya bakarken kalbinin derin bir yerinde bir sızı hissetti. Dünya o an durmuş gibiydi. Bu kadar masum bir varlık, ileride başına geleceklerden tamamen habersizdi.

Cesur olmalı, dedi kendi kendine. Güçlü yetişmeli. Kim olursa olsun, kim gelirse gelsin...

"Anne... anne... anne..."

Esma irkildi.

"Ne oldu kızım?"

"Dakikalardır sana sesleniyorum. Ne düşünüyorsun böyle?" "Torunumu," dedi sakin bir sesle. "Başka ne düşünebilirim ki..."

Bir an sustular. Sonra gelini fısıltıyla sordu: "Bebeğime ne isim verelim sence?"

Esma uzun uzun düşündü. Sonra dudakları kıpırdadı. "Naya," dedi. "Nasıl... güzel mi?"

Gelini gülümsedi. "Çok güzel." Bebeğin alnına bir öpücük kondurdu.

Esma'nın gözleri doldu. "Keşke," dedi titrek bir sesle, "dedesi ve babası da bu manzarayı görebilseydi."

"Keşke anne... keşke..."

İki gün sonra taburcu oldular. Ev, bebeğin gelişiyle sessiz bir huzura büründü. Gelini rahatlamak için duşa girdi. Hastane kokusu hâlâ üzerindeydi. Ardından Naya'nın üstünü değiştirmek istedi. Zıbını çıkarırken, sol omzundaki leke dikkatini çekti. Yaklaştı. Bu sıradan bir doğum lekesi değildi.

Esma'yı çağırdı.

Esma tek bir bakışta anladı. Yüzündeki ifade değişmedi. "Bu... Mihrez'in mührü," dedi duygusuzca.

Gelinin dizleri çözüldü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Esma'nın kalbi çoktan körelmişti. Kaybettikleri, kaybedeceklerinden fazlaydı artık.

"Üzgünüm," dedi. "Beni duygusuz sanıyorsun ama... bu mührü bozamam. Ancak onu yapan bozabilir."

Gelinini odada yalnız bıraktı. Naya'yı kucağına aldı, sımsıkı sarıldı. Ölürüm de, diye geçirdi içinden, onu o cine vermem.

Yıllar geçti. Naya büyüdü. Gülümsüyordu, kahkahalar atıyordu. Mutlu bir çocuktu. Beş yaşına girmesine iki gün kalmıştı. Büyük bir parti hazırlanıyordu. Naya her şeyi kendi düşünmek istiyordu. Annesi bu hâline bayılıyordu. Esma ise sertti. Disiplinliydi. Fazla yüz vermezdi. Bu yüzden anneyle sık sık tartışırlardı.

Cinler Sarayı'nda ise sular durgundu. Mihrez, mühürlediği bebeği aynalardan izliyordu. Naya büyüdükçe güzelleşiyor, baktığı herkesi etkisi altına alıyordu. Mihrez, ona fazla baktıkça kanının çekildiğini hissediyor, aynadan uzaklaşıyordu. Bunun nedenini henüz bilmiyordu. Ama elbet öğrenecekti.

Doğum günü yine ayın on sekizine denk gelmişti. Lanetli gece. Naya evde koşturuyor, annesini acele ettiriyordu.

"Dur kızım," dedi annesi gülerek. "Elbiseni bile giydiremedim."

"Özür dilerim anne," dedi Naya. "Çok heyecanlıyım."

Omzundaki şekli fark etti.

"Anne, bu ne?"

"Doğum leken," dedi annesi. "Sana çok yakışıyor."

O gece eğlendiler. Güldüler. Fotoğraflar çektiler. Naya huzurla uyudu.

Mihrez gizli odasına girdi. Kapıyı, kadim eşinin içeri adım atmasını bile engelleyecek bir büyüyle mühürledi. Taş duvarlar sessizdi ama odanın içi onun huzursuz nefesiyle doluydu. Elindeki küçük kutuyu açtığında, içindeki kolye loş ışıkta hafifçe parladı. Lilith'e aitti. Annesine. Ve yalnızca mühürlü eşe verilmesi gereken bir emanetti.

Asırlardır... Neredeyse dünya kurulduğundan beri mühürlü eşini aramıştı Mihrez. Sayısız yüz, sayısız ruh geçmişti gözlerinin önünden ama hiçbiri onu durduramamıştı. Ta ki... o bebeği ilk gördüğü ana kadar. Düşünce, istemsizce zihnine düşmüştü: Naya.

Bir an için dudakları kıpırdadı. Gülümsediğini fark edince kaşlarını çattı.

Doğru mu bu?

Aklı fısıldıyordu: O bir insan. Bizden değil. Yapma.

Kalbi ise daha gür bir sesle karşılık veriyordu: O senin kaderin. Onu sen seçtin. Kanın seni ona çağırıyor.

Ellerini şakaklarına bastırdı, kaşlarını ovuşturdu. İçindeki çatışma göğsünü sıkıştırıyordu ama karar çoktan verilmişti. Geri dönüş yoktu. Kolyeyi özenle yerine koydu, kutuyu kapattı. Kurdelesini bağlarken parmakları bir an duraksadı; sonra kararlılıkla düğümü sıktı. Artık hediyesi hazırdı.

Aynaya doğru yürüdü.

Tam o anda kapı aralandı. Kadim eşi içeri girdi. Mihrez'in elindeki paketi fark etmesi uzun sürmedi. Bakışları sertleşti.

"Mihrez..." dedi. "O elindeki ne?"

Mihrez cevap vermedi. Ne bir bakış, ne bir kelime... Sadece aynaya doğru bir adım daha attı ve yüzeyi bir perde gibi yararak içinden geçti. Aynanın ardında kaybolurken, odada yalnızca kadim eşinin öfkesi ve kırılmış sessizliği kaldı.

Mihrez artık Naya'nın odasındaydı. Oda... tanıdık olmayan bir sıcaklıkla doluydu. Çiçeksi, temiz, insana ait bir koku. Derin bir nefes çekti içine ve hemen ardından irkildi.

Lanet olsun... diye geçirdi içinden. Yine oluyordu. Kanı ona çekiliyordu.

Burada durmaması gerekiyordu.

Hızla eğildi, hediyesini yastığının yanına bıraktı. Bir an tereddüt etti. Sonra eğilip alnına sessiz bir öpücük kondurdu. Gözlerini sımsıkı yumdu o an; sanki bakarsa geri dönemeyeceğini biliyordu. Ardından aceleyle aynaya yöneldi ve bir an bile arkasına bakmadan içinden geçti.

Odadan çıktığı anda bedenine yük bindi. Elini göğsüne bastırdı. Kalbi düzensiz atıyordu. Nefesi daraldı, adımları sendeledi. Aynanın önünden geçerken dizlerinin bağı çözüldü.

Kadim eşi onu bu halde görünce irkilerek yanına koştu.

"Mihrez!" dedi endişeyle. "Ne oldu sana? Birden... iyi görünmüyorsun. Seni tanırım, hiç böyle olmamıştın."

Onu kolundan tutup yatağa oturttu. Mihrez başını eğdi, derin nefesler almaya çalıştı ama sanki ciğerleri yetmiyordu.

"Bilmiyorum," dedi boğuk bir sesle. "Gerçekten bilmiyorum. Araştırıyorum... ama—"

Sözünü yarıda kesti. Elini göğsünden çekmedi.

"Şimdi acilen bir toplantı yapmam gerekiyor."

Ayağa kalktı. Daha fazla açıklama yapmadan odadan çıktı.

Mihrez kapıdan çıkarken içini açıklayamadığı bir ağırlık kapladı. Mihrez benden bir şey saklıyor, diye düşündü.

Ve bu düşünce... canını acıtıyordu.

Bir şeyler değişiyordu.

Ve bu değişim... onu korkutuyordu.

Mihrez, kızgın bir boğa gibi toplantı salonuna girdi. Adımlarının yankısı taş duvarlara çarpıp geri döndü; salondaki herkes başını eğdi. Gözleri ateş saçıyordu.

"Sonya," dedi sert bir sesle, "bu bebeğin kim olduğunu bulabildiniz mi? Bu varlık kesinlikle bir insan değil... ama bir cin de değil."

Sonya boğazını temizledi, sesi titriyordu. "Aramalarımız devam ediyor efendim. Henüz bir sonuca ulaşamadık. Affedin." Başını daha da öne eğdi.

Mihrez dişlerini sıktı. "Lanet olsun..." diye fısıldadı ve öfkeyle salonu terk etti. Konseyle yeniden yüz göz olmak istemiyordu ama içini kemiren bir şüphe vardı: Bu işte kesinlikle onların parmağı vardı. Bir yol bulmalıydı. Ama nasıl?

Öte yanda, kadim eş Senna'nın , ölümden sonra bile soğukkanlılığını koruyan nadir varlıklardandı. Adı hiçbir olaya karışmaz, sessizliğin ardında dururdu. Fakat Mihrez'in son hâli... bu bir hayra alamet değildi. Ondan bir şeyler sakladığını hissediyordu ve bu hissi bastıramıyordu.

Tam o sırada, güvendiği hizmetçisi aniden belirdi. Nefes nefeseydi. "Hanımım, acil bir durum var."

"Çabuk söyle," dedi kadim eş buz gibi bir sesle. "Zamanım yok."

Hizmetçi yutkundu. "Nasıl desem... Kadim eş... gözlerini kırmızıya çevirerek tehdit etmiş." Senna'nın bakışları keskinleşti.

"Devam et."

"Duyduğuma göre padişahımız... bir bebeği mühürlemiş."

Bu sözlerle elindeki kitap yere düştü. Salon bir anlığına sessizliğe gömüldü.

"Ne dedin sen az önce?" dedi, sesi fısıltıdan ibaretti ama içinde fırtınalar kopuyordu.

"H-hanımım... başka bir kabileden bir cin geldi. Kim olduğunu bilmiyorum. Bunu özellikle size iletmemi istedi. Padişahın sizden sakladığını söyledi... sonra da kayboldu. Kim olduğunu soramadım, affedin."

Gerçek yavaş yavaş şekilleniyordu. Konsey, kadim eşi Mihrez'e karşı dolduruyor, sinsice bir iç savaşın tohumlarını ekiyordu.

"Çık dışarı," dedi Senna. "Hemen."

"Emredersiniz hanımım," diyerek hizmetçi geri çekildi.

Tam o anda, gölgelerin arasından bir cin belirdi. Hizmetçi kıza bakarak sinsi bir gülümseme yayıldı yüzüne.

"İşe yaradı," dedi fısıltıyla. "Kurt artık içini kemirmeye başladı."

Cin, memnun bir kahkaha attı. "Harika bir iş çıkardın. Bunun karşılığını alacaksın." Ve geldiği gibi, sessizce kayboldu.

Geride yalnızca büyüyen şüphe, yaklaşan fırtına ve kaçınılmaz bir savaşın kokusu kaldı.

Mihrez toplantı salonundan çıktığında öfkesi hâlâ damarlarında dolaşıyordu.

Taş koridorlardan geçerken adımları sertti; her adımda yer sarsılıyor, cinler başlarını öne eğip yolundan çekiliyordu.

Kapıyı bir hamlede açıp odasına girdi.Kapı kapanır kapanmaz, karşısında onu bekleyen kadim eşi gördü.

Kadim eş ayakta duruyordu. Kollarını göğsünde birleştirmişti. Yüzü soğuktu ama gözleri... Gözleri fırtına gibiydi.

"Toplantın uzun sürdü," dedi sakin ama keskin bir sesle.
 "Demek konsey hâlâ hiçbir şey bilmiyor."

Mihrez pelerinini omzundan sertçe sıyırıp bir kenara fırlattı.
"Beni sorgulamak için mi bekliyordun?" diye hırladı.

Kadim eş bir adım öne çıktı.
"Hayır," dedi. "Gerçeği duymak için." Mihrez durdu. Gözleri karardı.
"Ne duymuş olabilirsin ki?"

Kadim eşin dudakları titredi ama geri adım atmadı.


"Bir insan bebeği mühürlediğini duydum."
Bir an durdu.
 Oda bir anda ağırlaştı. Duvarlardaki meşaleler titredi.

Mihrez başını yavaşça kaldırdı.
"Kim söyledi bunu sana?"

"Önemli değil," dedi kadim eş. "Doğru mu, değil mi söyle."

Mihrez bir anda patladı.
"EVET!" diye bağırdı.
"Sana hesap mı vereceğim sanıyorsun?"

Kadim eşin gözleri doldu ama sesi daha da sertleşti.
"Bir İNSANI mühürledin, Mihrez!"
"Kadim yasaları çiğnedin! Bir cin bile olmayan bir varlığı kendine eş seçtin!"

Mihrez hızla ona yaklaştı. Aralarındaki mesafe yok oldu.
"Ben padişahım," dedi dişlerinin arasından.


"Benim kararlarım sorgulanmaz."

"Bu bir karar değil," diye haykırdı kadim eş.
"Bu ihanettir!" Söz havada asılı kaldı.

Mihrez'in gözleri kıpkırmızı oldu.
"İhanet mi?"
"Yüzyıllardır yanımda durup şimdi bana bu kelimeyi mi söylüyorsun?"

Kadim eşin sesi çatladı.
"Beni değil," dedi.
"Bu düzeni, bu âlemi, hatta kendi soyunu sattın!"

Mihrez elini kaldırdı. O an oda titredi, camlar çatladı.
"Yeter!" dedi sertçe. "Bu konuşma burada bitti."

Kadim eş son kez konuştu:

"Bitmedi," dedi. "Sadece sen kaçıyorsun."

Mihrez cevap vermedi. Yüzünü çevirdi.

Adımları hızlıydı. Kapıya yöneldi.

Arkasında öfke, suçluluk ve yarım kalmış bir bağ bırakarak odayı terk etti.

Kapı kapandı.

Kadim eş yalnız kaldı.

Ve o an anladı.

bir savaşın başlangıcıydı.

Mihrez'in adımları koridorda kaybolduğunda, Kadim eş olduğu yerde kaldı.
Salon sessizdi ama sessizlik huzur taşımıyordu; taş duvarların arasına sinmiş öfke, nefes alıyordu.

Mihrez tahtına doğru yürüdü.
Cinler başlarını eğerek geri çekildi. Kimse göz göze gelmeye cesaret edemiyordu.

"Gidebilirsiniz," dedi.
Sesi sakindi. Bu, fırtınadan önceki sessizlikti.

Oda boşaldığında aynalar birer birer titredi.
Mihrez elini kaldırdı, en eski aynaya yaklaştı. Camın içi

karardı; başka bir âlem gözlerini aralıyordu.

En eski aynaydı bu.
Sorular sorulmazdı ona.
Sadece kararlar söylenirdi.

Kadim eşin sözleri zihninde yankılandı:
Bir insanı mühürledin.
Onu eşin yaptın. Mihrez dişlerini sıktı.
"Onu ben seçmedim," dedi kendi kendine.
"Kader seçti." Ama bu söz bile içindeki huzursuzluğu susturamadı.

Naya artık yalnızca bir mühür değildi.
Bir zaaf olmuştu.
Ve zaaflar... düşman çağırırdı. Konsey biliyordu.
Kadim eş biliyordu.
Yakında herkes bilecekti.

Mihrez aynaya biraz daha yaklaştı. Camın içinde insan dünyasının soluk bir yansıması belirdi. "Orada kalamaz," dedi kesin bir sesle.
"Ne benim düşmanlarımla, ne senin kıskançlığınla."

Bir an durdu.
İlk kez, sesinde tereddüt vardı.

"Cinler âlemi onu kabul etmeyecek," diye fısıldadı.
"Zaman alacak. Canı yanacak."

Sonra gözleri sertleşti.
Bir padişahın merhameti geri çekildi.

"Ama hayatta kalacak."

Elini aynaya bastırdı.
Cam buz gibi soğuktu. "Onu yanıma alıyorum," dedi.
"Bu bir istek değil."

Aynalar birden parladı. Kapılar açıldı. Gölgeler harekete geçti.

Cinler âlemi kararını duymuştu.

Mihrez arkasını dönerken son kez durdu.
İçinden geçen düşünceyi kimse duymadı: Orada... bana alışacak.
Ve senden uzak.

Karar verilmişti.

Ve bu karar, bir koruma değil...
bir sahiplenmeydi.

Naya sabah uyandığında yataktan kalkmak istemedi. Bir sağa, bir sola döndü; gözlerini yeniden kapatmaya hazırlanırken parmakları sert bir şeye değdi. İrkilerek doğruldu. Yastığının yanında duran küçük kutuyu fark etti. Merakla kapağını açtığı anda içinden yükselen kızıl parıltı gözlerini kamaştırdı.

"Anneee!" diye bağırdı.

Annesiyle babaannesi korkuyla odaya koştular. İkisin de aklından aynı düşünce geçti: Yoksa Mihrez... çok mu erken gelmişti?

Ama gördükleri manzara, bu ihtimalden bile daha ürkütücüydü.

Naya, boynunda sırrı bilinmez kırmızı bir kolyeyle duruyor, masum bir sevinçle gülümsüyordu. "Anne bak!" dedi heyecanla. "Yastığımın yanında bu kolye vardı. Kim bıraktı biliyor musun?"

Anne ile babaanne göz göze geldi. Sessizlik, odanın içinde ağırlaştı.

"Çok güzelmiş kızım," dedi annesi titreyen bir sesle. "Güle güle kullan... Kim bıraktığını... yakında öğrenirsin."

Sonra hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. Kapıyı kapattığında dizlerinin bağı çözüldü. Sessizce ağladı.

"Anne..." diye fısıldadı. "Gece gelmiş... Kızıma yaklaşmış. Mührü yetmiyormuş gibi bir de kolye bırakmış."

Sesi kırıldı. "Bıktım artık böyle yaşamaktan..."

Esma kızını ilk kez bu kadar çaresiz gördü. Onu kollarının arasına aldı.

"Ağlama," dedi kararlı ama yorgun bir sesle. "Bir yolunu bulacağız. Halledeceğim."

Kadın annesine umutla baktı. Söylediklerine kendisi bile inanıyor muydu, bilmiyordu ama yine de o umuda sarıldı.

"Ne olur..." dedi. "Bir yolunu bul."

Günler günleri kovaladı. Korku, telaş ve bastırılmış bir mutsuzluk içinde Naya büyüdü. Annesinin tek sığınağı kızının okul ödevleriydi; dersler, başarılar, küçük sevinçler... Ama Naya'nın yaşı her yıl biraz daha büyüdükçe, annenin içindeki korku da aynı hızla büyüyordu.

Hocalardan hocaya koştular. Mihrez'in adını duyan herkes geri çekildi. Kimse yardım etmeye cesaret edemedi.

Ve zaman... durmadı. Naya on sekiz yaşına bastı.

Güzelleşmişti. Sadece dış görünüşüyle değil; duruşuyla, bakışıyla. Okulda düzenlenen güzellik yarışmasında birinci olmuş, derslerinde zirveye çıkmıştı. Ailesinin gurur kaynağıydı.

"Anneee," dedi sevinçle. "Bu gece on sekizinci yaş doğum günüm!" "Kutlayacak mısın kızım?" diye sordu annesi. Gözleri doluydu. Naya duraksadı. "Anne... neden ağlıyorsun?"

Annesi onu kucakladı. "Büyüdün kızım," dedi sadece. "Çok büyüdün."

"Anne," dedi Naya gülümseyerek, "son kez sarılıyormuş gibi yapma. Bu akşam taç giyme törenim var. Geleceksin değil mi?"

Annesi irkildi. Bir an için her şeyi unutmuştu. "Ah... evet kızım," dedi aceleyle. "Hazırlanıyorum."

Akşam saat sekizde herkes törene hazırdı. Naya bir prenses gibiydi. Işıklar altında gülümsüyor, alkışlar arasında yürüyordu.

Ve Mihrez...

Aynanın içinden onu izlerken kalbi ilk kez bu kadar sert çarptı. "Lanet olsun..." diye fısıldadı.

Tören biter bitmez Naya odasına çekildi. Saatin farkında değildi. Yorgundu ama içi garip bir heyecanla doluydu.

Ve gece...

Sessizce yaklaşıyordu.

Naya tacını denemek için sabırsızlanıyordu. Aynanın karşısına geçti; ışık saçlarının arasından süzülüyor, yüzüne masum bir heyecan yayılıyordu.

Aynı anda, başka bir yerde...

Kadim eş, yıkılmış bir hâlde aynaya yaklaştı. Yüzüne vurulan acı gerçek nefesini kesmişti. Mihrez'i kaybetmek istemiyordu. Gözlerinden süzülen yaşı sertçe sildi. Her şeye rağmen, titreyen dudaklarıyla büyülü sözleri fısıldadı.

Ayna dalgalandı.

İlk gördüğü şey kızın yüzü oldu. Güzeldi...

Fazlasıyla.

Kaşları çatıldı. Bu bir öfke değildi; tanımaydı. İçgüdüsel, inkâr edilemez bir tanıma. Dudaklarından neredeyse duyulmayacak bir fısıltı döküldü:

"Mihrez'in... mühürlü eşi."

Sonra bakışı aşağı kaydı. Boynundaki kolye.

Kadim eşin nefesi kesildi. "Hayır..."

O kolyeyi tanıyordu. Lilith'e aitti. Mihrez'in annesine.

Ellerini yumruk yaptı. Göğsünde bir şey çatladı; acı, ihanetten daha derindi. "Demek..." diye geçirdi içinden. "Demek eşini seçtin."

Aynada hava ağırlaştı. Dalgalanma sertleşti.

Kadim eş, kızın yüzündeki korkuyu gördü o anda. Ve ardından... kırmızı gözler belirdi.

Kalbi tamamen çöktü.

Mihrez'in onu almaya geldiğini anladı. Ve o an...

Naya merakla aynaya yaklaştı. Bir adım daha.

Gözlerindeki sevinç yerini saf bir korkuya bıraktı. Aynı anda camdan bir el çıktı. İnce, uzun parmaklı... insan olmayan bir el.

Bileğini kavradı.

Naya geriye doğru süzüldü. Ayakları yerden kesildi. Bedeni aynaya doğru çekiliyordu. Çığlık atamadı. Sesi boğazında düğümlendi.

Taç elinden düştü.

Yere çarptığında metal sesi odada yankılandı.

Ve Naya...

Aynanın içine çekildi.

Kadim eş yalnızca öfkelenmedi. Yıkıldı.

Aynaya uzandı, geç kaldığını bile bile. "Neden, Mihrez..." diye fısıldadı.

Cevap gelmedi.

Ayna kapanırken kızın silueti kayboldu. Oda derin bir sessizliğe gömüldü. Kadim eş dizlerinin üzerine çökerken gözyaşlarını tutamadı.

— "Neden, Mihrez..." Ayna tamamen sustu.

Ve mühür...

Uyanmıştı.

Artık hiçbir şey geri alınamazdı.

Kadim eş aynanın önünde diz çöktü.

Cam hâlâ titreşiyordu, Naya'nın adı havada asılı kalmış gibiydi. Elini yavaşça aynaya koydu. Cam soğuktu.

"Seni alamadım," diye fısıldadı.

"Ama seni tamamen de bırakmadım."

Avucunu kesti. Bir damla kan aynaya değdi.

Cam karardı, sonra derinlerde bir yerde ışık titredi.

"Unutma," dedi sessizce.

"Eğer bir gün sesimi duyarsan... hâlâ ben varım demektir."

Ayağa kalktığında yüzünde gözyaşı yoktu. Aynaya son bir kez baktı.

"Bu bir son değil, Mihrez," dedi

Kadim eş aynanın önünde diz çöktü.

Oda sessizdi ama bu, huzurlu bir sessizlik değildi.

Burası kararların ağırlaştığı yerdi.

Cübbesinin içinden ince, siyah bir hançer çıkardı.

Bu bir silah değildi.

Sapında kadim işaretler bulunan, yalnızca yeminlerde kullanılan bir ritüel bıçağıydı.

Hançeri avucunda tarttı. Gözleri aynadaydı.

"Bunu istemezdim," dedi kendi kendine. "Ama artık geri dönüş yok."

Hançerin ucunu sol avcuna bastırdı.

Kesik derin değildi ama kan hemen yüzeye çıktı.

Aynanın önündeki taş zeminine, eski bir mühür çizdi. Kadim eş kanayan elini o mührün üzerine bastırdı.

Kan, taşın oyuklarına doldu.

Semboller yavaş yavaş kızıl bir ışıkla parladı.

Bu bir büyü değildi. Bu bir şahadetti.

"Eğer bir gün," dedi ağır ve net bir sesle, "yaptıklarım yüzünden bu âlemde canım alınırsa..."

Taş zemindeki mühür titreşti.

"Eğer bedenim susturulur, sesim kesilirse..."

Kan, sembollerin arasından ince çizgiler hâlinde yayılmaya başladı.

"Bıraktığım kan konuşsun."

Oda soğudu.

Bu soğuk, kabulün işaretiydi.

"Adımı bilenler bilsin," diye devam etti. "Ben öldürülürsem, bu bir kaza değildir."

Elini mührün üzerinden çekti. Kan orada kaldı.

Silinmedi.

"İntikamım," dedi son kez, "kanımda mühürlüdür."

Işık söndü.

Ama mühür kapanmadı.

Kadim eş ayağa kalktı.

Artık bu odada yalnız değildi.

Yemini duyulmuştu.

O gece hiçbir ayna net yansıtmadı.

Cinler âleminde rüzgâr yön değiştirdi, mühürler huzursuzca titredi. Kimse henüz adını koymamıştı ama herkes hissetmişti:

Bir kader yerinden oynamıştı.

More Chapters