Ficool

Chapter 198 - ÖRSÜN HÜKMÜ (YERKIRAN'IN TESLİMİ)

Vael'thra Malikanesi'nin boğucu, lavanta ve cila kokulu sessizliğinden çıkıp Solgard'ın Sanayi Bölgesi'ne adım attıklarında, Malik Kessir ilk kez ciğerlerinin gerçekten dolduğunu hissetti.

Burası parfüm değil; kükürt, yanık kömür, soğuyan demir ve ter kokuyordu.

Hava, malikanedeki gibi durgun ve "kibar" değildi; çekiç seslerinin yarattığı ritmik titreşimlerle doluydu. Her ÇIN sesi, şehrin atan nabzı gibiydi. Malik, devasa omuzlarını esnetti. Kuzey'in o sessiz, rüzgarlı ve ölümcül boşluğundan sonra bu endüstriyel gürültü ona bir ninni gibi geliyordu. Ancak bu rahatlamanın altında, midesini düğümleyen bir gerginlik vardı.

Kael, yanında sessizce yürüyordu. Siyah pelerini rüzgarda hafifçe dalgalanıyor, adımları neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Kael'in zihni hala Sera ile olan konuşmasında, o "duvarın" ardındaydı ama bedeni buradaydı. Gözleri (biri mavi, diğeri dikey yarıklı altın) sürekli etrafı tarıyor, çatıları, gölgeleri ve kalabalığın akışını analiz ediyordu. Üzerindeki zırh parçalanmış, Kuzey'in dişleri arasında öğütülmüştü. Deri kayışları kopuk, metal plakaları yamulmuştu.

"Baban biliyor mu?" diye sordu Kael, gözlerini yoldan ayırmadan.

Malik başını iki yana salladı. "Mektuplar... oraya ulaşmıyordu Kaptan. Sadece döndüğümüzü biliyor. Ama nasıl döndüğümüzü..." Malik, boş ve nasırlı ellerine baktı. "Ellerimin boş olduğunu bilmiyor."

Kuzey Garnizonu'nda, Fırtına Tepesi'nde geçirdikleri o altı ay boyunca Malik, babasının ona dövdüğü o ilk çekici, Yerkıran'ı yanında götürememişti. O zamanlar silahı kaldıracak kadar güçlü, hak edecek kadar yetkin değildi. Kessir, "Döndüğünde," demişti. "Eğer dönersen, onu taşıyacak bileklerle gel."

O yüzden Malik orada hurda demirlerle, kazan kapaklarıyla savaşmıştı. Şimdi, o emaneti almaya gidiyordu. Ama içinde bir korku vardı: Ya hala yetersizsem?

Atölyenin olduğu sokağa girdiklerinde, o tanıdık sıcaklık yüzlerine vurdu.

Kessir Orm'un Atölyesi.

O büyük yangından sonra (Bölüm 115) yeniden inşa edilen, eskisinden daha büyük, daha sağlam ve tamamen taştan örülmüş o kale gibi yapı. Bacasından yoğun, kara bir duman tütüyor, içeriden gelen ritmik çekiç sesleri sokağı inletiyordu.

Malik kapıda duraksadı. Devasa gölgesi kapının üzerine düştü.

"Girsene," dedi Kael.

"Ya..." Malik yutkundu. Devasa cüssesi bir anda küçülmüş gibiydi. "Ya beni tanımazsa? Çok değiştik Kael. Sadece yüzümüz değil... Havası (Aurası) değişti. Belki de hala o sakar çırak olduğumu düşünüyordur."

Kael, elini Malik'in sırtına, o geniş kürek kemiğinin üzerine koydu. Bu, nadir görülen bir temas anıydı.

"O bir demirci Malik," dedi Kael. "Demiri renginden değil, çınlamasından tanır. Sen onun en iyi eserisin. Kuzeyde dövüldün, suyun verildi. Şimdi sadece kınına giriyorsun. Gir."

Malik derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan is kokusu ona cesaret verdi. Ağır ahşap kapıyı itti.

İçerisi, dışarıdan daha aydınlıktı ama bu aydınlık güneşten değil, ocaktaki o kör edici beyaz alevden geliyordu. Sıcaklık, bir fırının içi gibiydi. Kessir Orm, ocağın başında, elindeki uzun maşayla akkor halindeki bir çelik parçasını tutuyor, diğer eliyle de ritmik darbeler indiriyordu. Yanında iki çırak, körükleri var güçleriyle pompalıyordu.

Malik ve Kael içeri girdiğinde, kapının açılmasıyla içeri dolan soğuk hava akımı alevleri dalgalandırdı.

Kessir durdu.

Çekicini örsün üzerine bıraktı. Maşadaki çeliği suya daldırdı. CISS sesi ve yükselen buhar, atölyedeki tek ses oldu. Çıraklar durdu, gelen devasa figürlere, özellikle de Kael'in tekinsiz duruşuna bakakaldılar.

Usta demirci, yavaşça döndü. Yüzü isten kararmış, sakalları uzamış ve yangından kalan yanık izleri alnında parlıyordu. Gözleri, koruyucu gözlüklerin arkasından kısılarak gelenlere baktı.

Önce Kael'e baktı. O "Anomali"ye. Kael'in duruşundaki o keskinliği, o tekinsiz sakinliği gördü. Üzerindeki parçalanmış zırhı süzdü. Saygıyla, hafifçe başını eğdi.

Sonra bakışları yanındaki devasa figüre kaydı.

Malik, babasının karşısında duruyordu. Altı ay önce gönderdiği o tıknaz, güçlü ama sakar çocuk gitmişti. Karşısında duran şey bir dağdı. Malik'in boyu uzamış, omuzları kapı kirişlerine değecek kadar genişlemişti. Ama asıl değişim derisindeydi. Kuzeyin soğuğu ve sürekli aktif tuttuğu Toprak Aurası yüzünden derisi kalınlaşmış, rengi grimsi, taş benzeri bir dokuya bürünmüştü. Ellerindeki nasırlar, birer eldiven gibi parmaklarını sarmıştı.

"Baba..." dedi Malik. Sesi, ocaktaki ateşin uğultusu kadar derindi.

Kessir yerinden kıpırdamadı. Sadece eldivenlerini çıkardı ve Malik'e doğru yürüdü. Malik'in önünde durdu.

Sarılmadı. Kessir Orm sarılan bir adam değildi.

Kessir, Malik'in ellerini tuttu. O kocaman, yara bere içindeki, parmak boğumları çatlamış ve yanlış kaynamış elleri avuçlarının arasına aldı. Bir babanın şefkatiyle değil, bir ustanın malzemeyi incelemesi gibi inceledi. Derinin sertliğini, kemik yoğunluğunu, parmakların duruşunu test etti.

"Kaba işçilik," dedi Kessir, Malik'in parmaklarındaki izlere bakarak. Sesi titriyordu ama sertliğini korumaya çalışıyordu. "Kemiği metale vurmuşsun. Çekiçle değil, yumrukla dövmüşsün."

"Çekiç yoktu," dedi Malik, başını öne eğerek. Utançla değil, bir gerçeği kabul ederek. "Dayanmadılar baba. Hepsi kırıldı. Mızraklar, kalkanlar, demir çubuklar... Benim gücümü taşıyamadılar. Ben de... ben de ellerimi kullandım. Ellerim kırılmadı."

Kessir, oğlunun gözlerine baktı. O gözlerdeki kararlılığı gördü.

"Çelik kırıldı demek," dedi Kessir. "İmparatorluk çeliği."

"Kırıldı," dedi Kael arkadan. Sesi sakindi. "Malik, demiri hamur gibi büktü Usta. Ona dayanacak bir metal bulamadık. O yüzden elleriyle dövüştü."

Kessir'in dudaklarında hafif, gururlu ama hüzünlü bir gülümseme belirdi. Malik'in ellerini bıraktı.

"Tabii bulamazsın," dedi Kessir, arkasını dönüp atölyenin arka tarafındaki, üzerinde ağır zincirler ve kilitler olan demir bir kapıya doğru yürürken. "Çünkü senin silahın Kuzey'de değildi. Senin silahın, sen gittiğin günden beri burada, örsün üzerinde bekliyordu. Soğumasını bekliyordum ama görünüşe göre... sahibi ısıtmaya gelmiş."

Malik ve Kael, Kessir'i takip ettiler.

Kessir, boynundaki anahtarla demir kapıyı açtı. İçerisi karanlıktı ve serindi. Sadece, odanın ortasındaki bir kaidenin üzerinde duran, üzeri kalın bir keten örtüyle kapatılmış devasa bir cisim vardı.

Kessir, örtünün ucundan tuttu.

"Sen gittikten sonra," dedi Kessir, "o yangından kurtardığım o metal parçasını... o Mithril ve Kara Cevher alaşımını yeniden işledim. Aylarca dövdüm. Her vuruşta, senin o soğukta silahsız kalmaman için dua ettim. Ama anlaşılan duaya gerek yokmuş. Sen zaten bir silah olmuşsun."

Kessir örtüyü çekti.

Malik'in nefesi kesildi.

Kaidenin üzerinde duran şey, bir silahtan çok, bir anıtı andırıyordu.

Bu, Yerkıran'dı (Earthbreaker). Ama Malik'in hatırladığı o kaba taslak değildi.

Çekicin sapı, insan kolu kalınlığında, kapkara bir metalden yapılmış ve üzerine tutuşu güçlendiren deri şeritler sarılmıştı. Ancak asıl olay baş kısmındaydı. Çekicin başı, devasa, köşeli, tek parça dökülmüş gri bir bloktu. Üzerinde, Kessir'in aylarca oyduğu, Ağırlık ve Dayanıklılık rünleri parlıyordu. Metalin dokusu pürüzsüz değildi; sanki doğal bir kaya parçası gibi pütürlü ve vahşiydi. Yangından kurtulan o eski parçalar, yeni metalle birleşmiş, silahın hafızasını oluşturmuştu.

"Onarım bitti," dedi Kessir. "Eski gövde, yeni çekirdek. Bunu kaldırabilecek tek kişi sensin. Çıraklarım denedi. Yerinden oynamıyor. Çünkü sadece ağırlık değil... içine senin kanını kattım Malik. Giderken odanda bıraktığın o kanlı sargı bezlerini... onları eriyiğe attım."

Malik, titreyen ellerle çekice yaklaştı.

Silah, onu çağırıyordu. Bu mistik, fısıldayan bir çağrı değildi. Bu, toprağın yerçekimiyle yaptığı o sessiz anlaşmaydı. İki ağır kütlenin birbirini tanımasıydı.

Malik elini uzattı ve o kalın, siyah sapa dokundu.

GÜM.

Fiziksel bir ses yoktu ama Malik'in vücudunda, topuklarından başlayıp omurgasına kadar çıkan bir titreşim yayıldı. Karnındaki Aura Çekirdeği, bu temasla birlikte gürledi. Malik'in derisi anında grileşti, Demir Deri (Iron Skin) refleksi istemsizce devreye girdi.

Parmakları sapı kavradı.

Ağırdı. İnanılmaz derecede ağırdı. Normal bir insanın belini kıracak kadar yoğundu. Ama Malik için... Malik için bu ağırlık, "Eksik Parça"nın tamamlanmasıydı. Boş kalan elinin dolmasıydı.

Tek bir hamlede, o devasa kütleyi kaideden kaldırdı. Sanki bir tüy kaldırıyormuş gibi değil, bir dağın bir başka dağı selamlaması gibi kaldırdı.

Çekiç havaya kalktığında, atölyenin zemini hafifçe titredi. Malik silahı omuzuna yasladı. Ağırlık merkezi kusursuzdu. Sanki kolunun bir uzantısı gibiydi.

"Tamir edilmiş," dedi Malik, gözleri dolarak. "Eskisinden daha iyi."

"Tamir değil," dedi Kessir. "Tekamül. Senin gibi."

Sonra Kael'e döndü. Kessir, Kael'in üzerindeki parçalanmış, Kuzey rüzgarından yıpranmış deri zırha ve belindeki Siyah Diş'e baktı.

"Sıra sende Vael'thra," dedi Kessir. "Kılıçlarını ver. Bakımları lazım. O kadar kemik kestikten sonra ağızları körelmiştir. Ve şu üzerindeki paçavrayı da çıkar. Sana hazırladığım zırh arkada. Ejderha derisi değil ama... Kuzey ayısının postundan ve senin getirdiğin o garip metalden (Musfar Çeliği) yaptığım plakalar var. Seni sıcak tutar ve darbeleri emer."

Kael, belindeki Siyah Diş'i ve ikizini çıkardı. Kılıçları Kessir'e uzatırken, silahların metalik bir minnetle titrediğini hissetti.

"Teşekkürler Usta," dedi Kael.

Kessir, kılıçları aldı ve tezgaha koydu. Malik ise Yerkıran'ı omzundan indirip yere koydu. Metal zemine değdiği an, atölyedeki tüm aletler zıpladı.

GÜM.

"Yemek hazır değil," dedi Kessir, duygusallığını gizlemek için arkasını dönüp ocağa yönelerek. "Akşama gelin. O zamana kadar... o oyuncaklarınızla oynayın. Akademi'deki o süslü çocuklara gerçek metalin ne olduğunu gösterin."

Malik ve Kael atölyeden çıktıklarında, Malik'in yürüyüşü değişmişti.

Girerken omuzları düşük, elleri boş ve çekingen bir çocuktu. Şimdi ise, her adımında kaldırım taşlarını titreten, omzunda bir dağ taşıyan bir titan gibi yürüyordu. Yerkıran omzundaydı ve Malik Kessir, nihayet tamlanmıştı.

"Akademi sınavları," dedi Malik, Yerkıran'ın sapını okşayarak. "O soylu çocukların süslü zırhları var Kaptan. Parlıyorlar."

Kael, onarılmak üzere bıraktığı kılıçlarının yokluğunda, belindeki boşluğu hissetti ama huzursuz değildi. Çünkü yanında Malik vardı. Ve Malik'in elinde Yerkıran vardı.

"Zırhlar metali durdurur Malik," dedi Kael, sanayi bölgesinin dumanlı havasına bakarak. "Ama bir depremi durduramazlar. Yarın... Akademi'ye sadece kayıt olmaya gitmeyeceğiz. Onlara, duvarların dışında neyin beklediğini göstermeye gideceğiz."

Solgard'ın güneşi batarken, iki genç adamın gölgesi sokağa düştü. Ama bu gölgeler artık çocuk gölgesi değildi. Biri keskin bir bıçak, diğeri yıkılmaz bir kule gibi uzanıyordu.

More Chapters