Ficool

Chapter 197 - SERA'NIN DUVARI (YÜZLEŞME)

Vael'thra Malikanesi'nin doğu kanadındaki misafir odasına sızan sabah güneşi, bir kurtuluş vaadi gibi değil, davetsiz bir misafirin küstahlığı gibi içeri dalıyordu.

Kael Vael'thra, ipek perdelerin arasından süzülen o parlak, tozlu ışık huzmesine dik dik bakıyordu.

Geceyi yatakta geçirmemişti. O kuş tüyü yastıklar, o içine gömülen yumuşak şilteler... Onlar birer tuzaktı. Kuzey'in sert taşlarında, buz tutmuş zeminlerinde uyumaya alışmış omurgası, bu lüksün içinde savunmasız hissediyordu. Bu yüzden, yastığını pencerenin altındaki sert parke zemine atmış, sırtını duvara, "Kör Nokta" bırakmayacak bir açıya vererek uyumuştu. Daha doğrusu, gözlerini dinlendirmişti. Çünkü Fırtına Tepesi'nden dönen birinin zihni asla tam anlamıyla uyumazdı; sadece nöbeti devralırdı.

Vücudundaki Kudret (Aura) akışı, sabahın sessizliğinde bile derisinin altında, tetikte bekleyen bir engerek yılanı gibi geziyordu. Kasları gevşemiyordu. Siyah Diş'in ve Gölge Pençesi'nin (ikinci silahı) kınları, hemen elinin uzanabileceği mesafede, yerde duruyordu.

Dışarıdan, koridorun başından gelen sesler, Kael'in zihnindeki o gri sessizliği bıçak gibi kesti.

Hızlı adımlar.

Bu adımlar, malikanenin hizmetkarlarına ait o ürkek, sessiz süzülüşler değildi. Hizmetkarlar yürürken ses çıkarmaz, varlıklarını gizlerlerdi. Bu ayak sesleri ise aceleciydi, ritimsizdi ve hepsinden önemlisi... kendine güveniyordu.

Kael'in sağ kulağı hafifçe seğirdi. Kan Hafızası, bu ritmi tanıyordu ama bedeni henüz bu veriyi işlememişti.

Sonra o ses duyuldu. O tanıdık, gümüşi, nefes nefese kalmış ses.

"Kael!"

Sera Lyvannis.

Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, bu ismi duyduğu an omurgasında hafifçe, uyarıcı bir tonda sızladı. Bu bir tehdit uyarısı değildi; bu, eski bir yaranın, iyileşmemiş bir dokunun sızlaması gibiydi. Geçmişin, masumiyetin ve "Ev" dediği o eski, kırılgan yalanın sesiydi.

Koridordaki ayak sesleri hızlandı. Protokolleri, asaleti, bir prensesin ağırlığını bir kenara bırakmış, sadece arkadaşını görmek isteyen bir kız çocuğu gibi koşuyordu. Hizmetçilerin "Prensesim, yavaşlayın!" uyarılarına aldırmıyordu.

Kael, yerden kalkmadı. Çömelir pozisyona geçti. Sağ eli, istemsizce yerdeki kılıcının kabzasına değil, kınına gitti. Savaşçı refleksi: Silahı hazırlama, sadece yerini doğrula.

Kapı kolu aşağı indi. *GÜM.*Ağır meşe kapı, duvara çarparak ardına kadar açıldı.

Odaya dolan sabah güneşiyle birlikte, eşikte Sera belirdi. Üzerinde uçuk mavi, gümüş işlemeli, etekleri uçuşan bir sabahlık elbisesi vardı. Altın sarısı saçları omuzlarına dökülmüştü. Yüzü... yüzü saf, filtrelenmemiş, lekesiz bir neşeyle parlıyordu. Gözleri yaşlıydı ama bu yaşlar kederden değil, kavuşmanın verdiği o taşkın histen, rahatlamadan kaynaklanıyordu.

"Kael!"

Sera, odanın içine doğru atıldı. Kollarını iki yana açmış, aylar süren hasretin, belirsizliğin ve korkunun boşalımıyla Kael'e doğru koşuyordu. Amacı belliydi; ona sarılmak, onun gerçek olduğunu, hayatta olduğunu, et ve kemikten ibaret olduğunu hissetmek. O eski Kael'i, kütüphanede sessizce oturan o çocuğu kucaklamak istiyordu.

Ve o an, Kael'in zihni "Arkadaş" moduna geçemedi.

Kael'in zihni, Garnizon'un o karanlık avlusunda, sislerin içinden üzerine atlayan Kül-Sürüngenlerini hatırladı. O anki verileri işledi: Hızlı yaklaşan hedef. Mesafe: 4 metre. Hız: Yüksek. Duruş: Açık kollar (Saldırı/Kapanma pozisyonu). Ses: Yüksek desibel (Dikkat dağıtma).

Refleksler, düşünceden daha hızlıydı. Duygudan daha hızlıydı. Kuzeyin soğuğu, onun sinir uçlarını merhametle değil, hayatta kalma dürtüsüyle yeniden kablolamıştı.

Kael, Sera ona dokunmasına bir metre kala, insanüstü, akışkan ve ürkütücü bir hızla hareket etti.

Sol ayağını geriye attı, ağırlık merkezini düşürdü. Sağ eli, yerde duran Siyah Diş'in kınını kavradı ve onu bir kılıç gibi çekmek yerine, kınla birlikte göğüs hizasına kaldırdı. Sol kolunu ise yüzünün ve boynunun hizasına, kusursuz bir savunma açısıyla yerleştirdi.

Aynı anda, vücudundan dışarıya, kontrolsüz, saf, soğuk ve öldürücü bir Kudret (Aura) dalgası yayıldı. Bu, bilinçli bir saldırı değildi; bu, vahşi bir hayvanın köşeye sıkıştığında yaydığı o "Uzak Dur" sinyaliydi.

DUR.

Bu kelimeyi ağzıyla söylemedi. Bedeniyle, duruşuyla, yaydığı o ağır, boğucu basınçla haykırdı. Yaydığı aura, fiziksel bir rüzgar gibi Sera'ya çarptı. Odanın perdeleri bu basınçla dalgalandı.

Sera, görünmez bir duvara toslamış gibi olduğu yerde donakaldı. Hatta bir adım geriye sendeledi. Yüzündeki o saf gülümseme, donmuş bir camın üzerine inen çekiç darbesi gibi çatladı ve dağıldı.

Kael, mükemmel bir savunma pozisyonunda, dizleri kırık, dişleri sıkılı, gözleri (biri safir, diğeri dikey yarıklı altın) kısılmış halde ona bakıyordu.

O bakışta sevgi yoktu. Tanıma yoktu. Özlem yoktu. O bakışta, bir namlunun ucundaki soğukluk vardı. Kael, Sera'ya bakmıyordu; Tehdit Unsuru 1'e bakıyordu. Gözleri istemsizce kızın boğazındaki şah damarını, göğüs kafesindeki boşluğu, savunmasız duruşunu, ağırlık merkezini tarıyordu. Nasıl etkisiz hale getireceğini, kemiklerini en hızlı nasıl kıracağını, saldırıyı nasıl savuşturacağını saniyeler içinde hesaplıyordu.

Oda, ölüm sessizliğine gömüldü. Dışarıdaki kuş sesleri bile kesilmiş gibiydi.

Sera'nın elleri havada asılı kaldı. Titremeye başladı. Karşısında duran kişi, bahçede oyun oynadığı, ona kitap okuyan, utangaç ve sessiz Kael değildi. Karşısındaki kişi, bir kurttu. Yaralı, köşeye sıkışmış, dişlerini göstermiş ve ısırmaya hazır bir kurt. Odanın havası ağırlaşmış, metalik bir tat almıştı.

"Kael..." diye fısıldadı Sera. Sesi kırık bir porselen gibiydi. "Benim... Sera."

Sera'nın sesi, o tanıdık tını, Kael'in zihnindeki o kırmızı savaş sisini, o hayatta kalma içgüdüsünün perdesini yavaşça araladı. Analiz Refleksi, beyninin arka planında yavaşça, isteksizce geri çekildi. Veri Güncellemesi: Tehdit yok. Silah yok. Düşman değil. Dost.

Kael, derin, hırıltılı bir nefes aldı. Gergin kasları boşaldı ama tamamen gevşemedi. İndirdiği sol kolu yanına düştü ama sağ eli hala kılıcının kınını sıkıyordu. Hala titriyordu. Adrenalin, damarlarında zehir gibi dolaşıyordu. Kalbi göğsünü dövüyordu.

Gözlerini Sera'nın gözlerine dikti. Ve o an, Sera'nın ne gördüğünü fark etti.

Korku.

Sera, ondan korkuyordu. İmparatorluğun Işığı, kendi en yakın arkadaşının gözlerindeki o karanlık uçurumdan, o öldürme niyetinden dehşete düşmüştü.

Kael doğruldu. Kılıcını yavaşça yere bıraktı. Elleriyle yüzünü sertçe sıvazladı, sanki o ifadeyi derisinden kazıyıp atmak istercesine.

"Özür dilerim," dedi. Sesi, aylardır kullanılmamış paslı bir kilit gibi gıcırtılı, çatallı ve derindi. Kuzey rüzgarı ses tellerini de yontmuştu. "Yaklaşma. Lütfen. Sadece... ani hareket etme."

Sera, bir adım daha atmaya cesaret edemedi. Aralarındaki o üç metrelik mesafe, fiziksel olarak kısaydı ama ruhsal olarak okyanuslar kadar genişti artık. O üç metreye, cesetler, soğuk geceler ve anlatılamayacak sırlar yığılmıştı.

"Sana sarılmak istemiştim," dedi Sera, gözünden bir damla yaş süzülürken. Sesi suçluluk doluydu. Kendi arkadaşına sarılmaktan korktuğu için utanıyordu. "Sadece... döndüğün için. Seni gördüğüm için."

"Biliyorum," dedi Kael. Başını çevirdi, pencereye baktı. Sera'nın yüzüne bakmak ona fiziksel bir acı veriyordu. "Ama yapma. Dokunursan... reflekslerim durmayabilir. Seni kırabilirim Sera. İstemeden. Bedenim... bedenim hala orada sanıyor. Bedenim hala savaşta."

Sera, elini ağzına götürdü. Bu sözler, bir tehdit değil, acı bir itiraftı. Kael, kendi bedenine bile güvenmiyordu. Kendi ellerinden korkuyordu.

Genç kız, Kael'i inceledi. Omuzları genişlemişti. Boynu kalınlaşmış, elleri nasırlarla ve küçük, beyaz yara izleriyle kaplanmıştı. Yüzünde, sol elmacık kemiğinin üzerinde ince, soluk bir çizik vardı. Ama asıl değişim duruşundaydı. Odanın içinde bir eşya gibi değil, odayı işgal eden bir kuvvet gibi duruyordu. Aurası... Aurası o kadar ağır, o kadar yoğundu ki, Sera odadaki havanın azaldığını hissediyordu. Nefes almak zorlaşmıştı.

"Sana ne yaptılar?" diye sordu Sera. Sesi fısıltıya dönüştü. "O yerde... o karanlıkta sana ne yaptılar Kael?"

Kael, pencereden dışarı, gri gökyüzüne bakmaya devam etti. Güneş ışığı gözlerini kamaştırıyordu ama o gözlerini kırpmıyordu.

"Beni hayatta tutmak için gerekeni yaptılar," dedi. "Beni kırdılar ve yeniden yaptılar. Bunun bir bedeli var Sera. Masumiyet... o bedelin ilk taksitiydi."

Sera, cesaretini toplayıp yavaşça, çok yavaşça bir adım attı. Tıpkı ürkek, yaralı bir hayvana yaklaşır gibi. Ellerini kaldırdı, zararsız olduğunu göstermek istercesine. Işığını (Manasını) tamamen bastırdı, Kael'i tetiklememek için.

"Buradasın artık," dedi. "Güvendesin. Saraydasın. Evindesin. Babam... Babam seni geri çağırdı. Artık savaşman gerekmiyor. O soğuk bitti."

Kael güldü. Bu, neşeli bir gülüş değildi. Kısa, kuru, alaycı ve ciğerden gelen bir nefes verişti. Başını çevirip Sera'ya baktı. Gözlerinde, yaşlı bir adamın yorgunluğu vardı.

"Güvenli mi?" Kael, odanın duvarlarını işaret etti. "Bu duvarlar kağıttan Sera. O dışarıdaki kapı, o süslü muhafızlar... Onlar hiçbir şeyi durduramaz. Sadece kendilerini kandırıyorlar. Güvenlik bir illüzyon."

Kael, elini göğsüne, kalbinin üzerine değil, daha aşağıya, karın boşluğundaki Aura Çekirdeğine koydu. Orası, onun gerçek zırhıydı.

"Savaş bitmedi. Sadece cephe değişti. Orada düşmanım belliydi; soğuk, açlık ve canavarlar. Onları görebiliyordum. Kesebiliyordum. Öldürebiliyordum."

Kael bir adım yaklaştı. Sera irkilmemek için kendini zor tuttu ama Kael durdu. Sınırı geçmedi. Sera'nın alanına girmedi.

"Ama burası... Burası çok yumuşak Sera," dedi Kael. Sesi bir eleştiri değil, bir tespit tonundaydı. "Herkes gülüyor. Herkes uyuyor. Tehlikenin boğazlarına dayandığını görmüyorlar. Kıyafetlerin rengini, balo davetiyelerini konuşuyorlar. Ve bu yumuşaklık... bu sessizlik beni sağır ediyor."

Sera, Kael'in gözlerindeki o dipsiz yorgunluğu gördü. Bin yaşında bir adamın, çok fazla mezar kazmış birinin yorgunluğunu. Onunla konuşmak, bir duvarla konuşmak gibiydi. Kelimeler ona ulaşmıyor, o sert, nasır tutmuş kabuğa çarpıp düşüyordu. Aralarında şeffaf ama çelik kadar sert bir duvar vardı: Tecrübe Duvarı.

"Ben ne yapabilirim?" diye sordu Sera, çaresizce. Gözlerindeki ışık titriyordu. "Sana nasıl yardım edebilirim? Işığım... Luma... Seni iyileştirebiliriz. İzin ver..."

Elini uzattı, parmak uçlarında sıcak, altın rengi bir şifa ışığı belirdi.

"Işık yok," dedi Kael, elini kaldırarak. Bu hareket kesindi. Bir ret. "Lütfen. Parlama. Gözlerimi acıtıyor. Ruhumu yakıyor. Şu an... şu an çok parlaksın Sera."

Kael sırtını duvara yasladı ve yavaşça yere çöktü. Bacaklarını karnına çekti. O devasa, tehlikeli savaşçı bir anda küçüldü. O eski, kırılgan haline benzeyen tek an buydu.

"İyiyim Sera," dedi. Ama sesi aksini söylüyordu. Sesi, parçalanmış bir şeyin gıcırtısıydı. "Gerçekten. Sadece..." Başını dizlerine yasladı. "...biraz sessizliğe ihtiyacım var. Karanlığa. Ve zamana. Şu an... şu an buraya ait değilim. Benim frekansım bozuk. Sizin müziğinizi duyamıyorum."

Sera, orada öylece durdu. Elindeki ışığı söndürdü. İçindeki o coşkulu karşılama isteği, o neşeli planlar, "neler yaptığını anlat" heyecanı sönüp gitmişti. Kael dönmüştü ama Kael gelmemişti. Gelen kişi, Kael'in yüzünü taşıyan bir yabancıydı. Bir Gaziydi. Ve gaziler, balo salonlarına değil, savaş alanlarına, o çamurun ve kanın içine aitti.

Sera, aralarındaki o görünmez duvarı görebiliyordu. Kael o duvarın arkasındaydı ve kapıyı içeriden kilitlemişti. Zorla girmeye çalışırsa, içerideki şeyi yıkacağından korkuyordu.

"Tamam," dedi Sera. Sesi fısıltı gibiydi. Gözyaşlarını sildi. Güçlü durmaya çalıştı. O bir prensesti, ağlamamalıydı. "Seni... seni zorlamayacağım. Dinlen. Sessizlik istiyorsan, sessizlik olsun."

Sera kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koyduğunda durdu. Arkasına bakmadan konuştu. Sesi titriyordu ama kararlıydı.

"Ama o duvarı örmene izin vermeyeceğim Kael. Ne kadar kalın olursa olsun... O duvarı aşacağım. Çünkü sen benim 'Koruyucum' olabilirsin, bir silah olabilirsin ama ben de senin..." Kelimeyi bulamadı. "Arkadaşınım" demek hafif kalırdı. "Prensesinim" demek hakaret olurdu. "...ben de senin Işığınım. Ve ışık, en küçük çatlaktan bile sızar. Bekleyeceğim. Sen hazır olana kadar."

Sera çıktı. Kapıyı nazikçe kapattı. Oda tekrar sessizliğe gömüldü.

Kael, kapalı kapıya baktı. "Sızma," diye fısıldadı boşluğa. Sesi çaresizdi. "Çünkü içerisi... içerisi seni yutar Sera. Seni kirletir."

Kael, sırtını soğuk duvara daha sıkı bastırdı. Parkenin sertliğini hissetti. Ancak o zaman, o soğuk ve sert zeminde, nefes alabildi. Sera gitmişti. Tehdit (sevgi) uzaklaşmıştı. Kael gözlerini kapattı ve nöbetine, kendi zihninin içindeki o bitmeyen savaşa geri döndü.

More Chapters