Ficool

Chapter 167 - SESSİZ NÖBET VE ÇAYIRLARIN FISILTISI

Güneş, Sonsuz Çayırlar'ın (Infinite Meadows) o dümdüz, bıçak gibi keskin ufuk çizgisinin ardına devrildiğinde, Hiçlik Kapısı Garnizonu'nu aydınlatan tek şey, surların üzerine belirli aralıklarla yerleştirilmiş, rüzgarda çaresizce titreyen meşalelerdi.

Karanlık, burada yavaşça inmezdi. Bir anda çökerdi. Sanki biri gökyüzünün üzerine siyah, ağır, ıslak bir battaniye örtmüş gibi, görüş mesafesi saniyeler içinde sıfıra düşerdi.

Kael Vael'thra, Kuzey Surları'nın en uç noktasındaki nöbet kulesinin balkonunda, taş korkuluklara yaslanmış duruyordu. Üzerindeki standart garnizon zırhı, soğuğu yalıtmak şöyle dursun, metaliyle derisini donduruyordu. Lojistik Zabiti Kormac'ın verdiği o yamalı kürk pelerin, rüzgarın dişlerini durdurmaya yetmiyordu.

Ama Kael üşümüyordu.

Vücudu titriyordu, evet. Dudakları morarmıştı. Ancak zihninin derinliklerinde, o biyolojik fırını, Kudret (Aura) çekirdeğini düşük rölantide çalıştırıyor, hayati organlarını sıcak tutacak kadar enerjiyi damarlarında dolaştırıyordu. Titremesi soğuktan değil, sinir uçlarındaki aşırı yüklemedendi.

Sırtındaki Mühür (Kızıl Hüküm), öğleden sonradan beri huzursuzdu.

Solgard'da, malikanenin güvenli duvarları arasındayken Mühür, taşmaya çalışan bir okyanus gibi dışarıya baskı yapardı. Ama burada… burada Mühür, bir radar gibi çalışıyordu.

Tık... Tık... Tık...

Mührün dokuz düğümünden ilki, Kael'in omurgasına ritmik, buz gibi iğneler batırıyordu. Bu bir acı uyarısı değildi. Bu bir yön tarifiydi.

"Bir şeyler var," diye fısıldadı Kael. Sesi, rüzgarın uğultusunda kayboldu.

Yanında duran Malik, devasa gövdesini siper etmiş, elindeki o gülünç derecede küçük ve hafif standart baltayı sıkıyordu.

"Rüzgar, Kaptan," dedi Malik, karanlığa gözlerini kısarak bakarken. "Sadece rüzgar. Ve biraz da... çürük yumurta kokusu."

"Kükürt," diye düzeltti Kael. Burnunu havaya kaldırdı. "Ve yanık et."

Kael gözlerini kapattı. Görmek, burada bir zayıflıktı. Gözler karanlıkta şekiller uydurur, zihni yanıltırdı. Ama Mühür yalan söylemezdi. Dışarıdaki o "Ölü Hava"nın içinde, olmaması gereken bir hareketlilik vardı. Tını (Mana) akışı bozulmuştu. Sanki görünmez bir el, çayırların üzerindeki durgun suyu karıştırıyordu.

Torben, tek koluyla surların üzerinde volta atarak yanlarına geldi. Kancası, taş zemine sürtünmüyordu bile. Yaşlı kurt, gecenin içinde nasıl sessiz olunacağını çok iyi biliyordu.

"Burnun iyi çalışıyor Çaylak," dedi Torben, Kael'in yanına gelip o da karanlığa bakarken. "Bu koku... Bu, bataklık gazı değil."

"Ne peki?" diye sordu Malik.

Torben, sağlam eliyle sakalını sıvazladı. "Eskiler buna 'Ocak Kokusu' derdi. Musfar'dan gelen rüzgarlar bazen kül ve kükürt taşır. Ama rüzgar..." Torben ıslatılmış parmağını havaya kaldırdı. "...rüzgar kuzeyden esiyor. Musfar güneydoğuda."

Kael, elini surun soğuk taşına bastırdı. Analiz Refleksi, o anki tüm verileri birleştirdi.

Rüzgarın yönü ile kokunun kaynağı uyuşmuyor. Mühür, "Doğal Olmayan" bir varlığa tepki veriyor. Çayırlardaki otların hışırtısı, rüzgarın ritmiyle senkronize değil.

"Sürünüyorlar," dedi Kael aniden. Gözlerini açtı. Sağ gözündeki altın iris, karanlıkta belli belirsiz parladı. "Yürümüyorlar. Sürünüyorlar. Otların altından."

Torben, Kael'e keskin bir bakış attı. "Emin misin?"

"Hissediyorum," dedi Kael. Elini göğsüne götürdü. "Kalbim gibi atıyorlar. Ama çok hızlı. Ve çok... aç."

Kael, belindeki standart, "resmi" kılıca elini attı. Kabzayı kavradı. Metal soğuktu. Ruhsuzdu. Kael, bu demirin, yaklaşan şeye karşı bir kürdan kadar işe yaramaz olacağını biliyordu. Öğlen Yorik'in önünde kırılan o kılıç gibi, bu da ilk darbede onu yarı yolda bırakacaktı.

"Malik," dedi Kael, Malik'e dönmeden. "Git."

Malik anlamadı. "Nereye Kaptan? Nöbeti terk edemeyiz."

"Koğuşa," dedi Kael, dişlerini sıkarak. Mühründeki sızı artıyordu. Yaklaşıyorlardı. "Yatağımın altındaki döşemeyi kaldır. Ve senin yatağının altındakini. Getir onları."

Malik'in gözleri büyüdü. "Ama... Kormac görürse..."

"Eğer getirmezsen," dedi Kael, Malik'e dönüp o "Komutan" bakışını atarak, "Kormac'ın bizi cezalandıracak bir cesedi bile kalmayacak. Git!"

Malik, Kael'in sesindeki o kesinliği tanıdı. Bu, tartışmaya açık bir emir değildi. Başını salladı, silahlarını bırakmadan koşarak merdivenlere yöneldi. Devasa cüssesine rağmen şaşırtıcı bir hızla gözden kayboldu.

Torben, Kael'in yanından ayrılmadı. Pelerinini açtı ve altındaki paslı palayı çekti.

"Arkadaşın hızlı koşsa iyi olur," dedi Torben. "Çünkü misafirlerimiz kapıyı çalmayacak."

Dakikalar saat gibi geçti.

Aşağıdaki Sonsuz Çayırlar'dan (Infinite Meadows) gelen sesler değişti. Artık sadece hışırtı değil, ıslak, vıcık vıcık bir şapırtı sesi geliyordu. Sanki binlerce sülük çamurda ilerliyordu.

Garnizonun diğer nöbetçileri de bir şeylerin ters gittiğini fark etmişti. Meşaleler sur boyunca hareketleniyor, okçular yaylarını geriyordu.

"Görüş yok!" diye bağırdı bir çavuş. "Karanlığa ok atmayın! Bekleyin!"

Kael bekleyemezdi.

Ellerini taş korkuluğa dayadı ve aşağıya sarktı.

Mührü yanıyordu.

Sağda. Yirmi adım. Surların dibi.

Solda. Kırk adım. Hendek girişi.

"Tırmanıyorlar," dedi Kael.

Tam o sırada, surların dibinden, boğuk, metalik bir sürtünme sesi geldi. Pençelerin taşa geçme sesi.

Malik, nefes nefese merdivenlerin başında belirdi. Kucağında, eski, yağlı bezlere sarılmış iki ağır kütle vardı.

Kael koşarak Malik'in yanına gitti.

"Ver," dedi.

Malik, uzun olan paketi Kael'e fırlattı. Kael paketi havada yakaladı. Ağırlığı (8 kg) omuzlarını aşağı çekti ama bu ağırlık ona güven verdi. Bezleri yırttı.

"Sessiz" ortaya çıktı.

O siyah, burgulu, ucu sivriltilmiş ağır sanayi mili. Soğuktu ama Kael'in eline oturduğu an, sanki bir devre tamamlanmış gibi ısındı. Bu metal, Kael'in Kudretini taşıyabilirdi.

Malik de kendi paketini açtı. "Duvar" adını verdiği, o kaba, dökme demir kazan kapağını sol koluna geçirdi. Kayışları sıktı. Diğer eline, standart baltayı değil, hurdalıktan bulduğu o kısa saplı, ağır madenci çekicini aldı.

"Bunlar yasak," dedi yanlarına gelen bir nöbetçi subayı, gözleri fal taşı gibi açılarak. "O hurdalar ne? Standart teçhizat nerede?"

Kael, elindeki ağır burgu milini bir tur çevirdi. Milin üzerindeki yivler, havayı yararken o karakteristik, tehditkar ıslığı çaldı. VUUU-T.

"Standart teçhizat öldürür," dedi Kael subaya bakmadan. "Bunlar yaşatır."

Tam o anda, surların hemen önündeki karanlıktan, insan çığlığına benzemeyen, tiz, cam tırmalayıcı bir ses yükseldi.

Bir gölge, surların kenarından fırlayıp, az önce onlara bağıran subayın üzerine atladı.

Yaratık, Kael'in daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Gövdesi bir tazı gibiydi ama derisi yoktu; sanki içi dışına çıkmış gibi kırmızı, ıslak kas lifleri görünüyordu. Baş kısmı ise... başı yoktu. Boynunun yerinde, dişlerle dolu dikey bir yarık açılıp kapanıyordu.

Subay çığlık bile atamadan yere devrildi.

"Geldiler!" diye kükredi Torben, palasını savurarak.

Kael, **"Sessiz"**i iki eliyle kavradı. Kudretini (Aura) karnındaki çekirdekten bacaklarına, oradan beline ve en son kollarına pompaladı.

"Sırt sırta!" diye bağırdı Malik'e.

Bu bir eğitim değildi. Bu, Engerek'in "Saha Testi"nin ikinci aşamasıydı. Ve bu sefer, sadece bir tane değillerdi.

Surların kenarlarından, onlarca pençe aynı anda göründü.

More Chapters