Ficool

Chapter 166 - RESMİ HURDA VE ÇATLAYAN KINLAR

Sabahın kör karanlığında, Hiçlik Kapısı Garnizonu'nu uyandıran şey güneş ışığı değildi. Güneş, bu lanetli enlemlerde utangaç ve hasta bir çocuk gibi, kalın gri bulutların arkasına saklanırdı. Garnizonu uyandıran şey, ana kulenin tepesinden üflenen ve ciğerlerin en derin köşesindeki korkuyu titreten o kemik borunun sesiydi.

BÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜM!

Ses, taş duvarlarda yankılanıp koğuşun içine dolduğunda, Kael Vael'thra gözlerini çoktan açmıştı.

Vücudu, gece boyu Torben'in gözetiminde yaptıkları o gizli antrenmanın, o "Ağırlık Dansı"nın etkisiyle kaskatı kesilmişti. Her bir kas lifi, sanki üzerine asit dökülmüş gibi sızlıyordu. Ama bu sızı, Fırtına Tepesi'ne ilk geldiği günkü o çaresiz, yıpratıcı acı değildi. Bu, inşanın acısıydı. Yıkılanın yerine daha sertinin örüldüğünü müjdeleyen o tatlı, zonklayan yanmaydı.

Ranzasının alt katından bir hışırtı geldi. Malik, devasa gövdesini doğrultmaya çalışırken ranzanın demir iskeleti acı bir şekilde gıcırdadı.

"Kollarım..." diye inledi Malik, fısıltıyla. "Sanki benim değilmiş gibi. O kazan kapağı... o şey geceleyin daha da ağırlaştı sanki."

Kael, yattığı yerden aşağıya sarktı. "Ağırlaşmadı," dedi. Sesi, sabahın ayazı kadar netti. "Sen hafifledin. Yakıtın bitti. Kahvaltıda iki pay yemelisin."

Kael, yastığının altına, şiltenin içindeki samanların arasına gizlediği, bez parçalarına sarılı o ağır metal çubuğa, **"Sessiz"**e dokundu. Metal soğuktu. Ama Kael'in parmak uçları ona değdiğinde, sanki canlı bir damara dokunmuş gibi tanıdık bir titreşim hissetti. Bu hurda parçası, onun dengesiydi. Onu burada bırakmak, bir uzvunu geride bırakmak gibi geliyordu.

"Saklayın şunları," dedi Torben, yandaki ranzadan kalkarken. Tek koluyla pelerinini omzuna atıyordu. "Kormac bugün cömert gününde. Size 'gerçek' asker oyuncakları verecek. Eğer yatağınızın altında o hurdaları bulursa, sizi hırsızlıkla suçlayıp ocağa atar."

Kael, "Sessiz"i daha derine itti. Malik de "Duvar" adını verdiği ezik kazan kapağını eski battaniyelerin altına tıkıştırdı.

"Çıkın!" diye bağırdı nöbetçi çavuş kapıyı tekmeleyerek. "İçtima alanı! Lojistik dağıtımı var! Geç kalan aç kalır!"

--------------------------------------------------------------------------------

Garnizonun iç avlusu, sabahın o gri, metalik ışığı altında bir mezarlık kadar kasvetliydi. Yüzlerce asker, birliklerine göre sıraya girmişti. Ancak "Leş Bölüğü", her zamanki gibi en arkada, rüzgarın en çok vurduğu, çamurun en derin olduğu köşedeydi.

Avlunun ortasında, Lojistik Zabiti Kormac, arkasına yığılmış ahşap sandıkların ve silah raflarının önünde, bir pazar yeri tüccarı edasıyla duruyordu. Yanında iki yardımcısı, ellerinde listelerle bekliyordu.

Kormac, elindeki kırbacı havada şaklattı.

"Dinleyin leşler!" diye bağırdı. Sesi, rüzgarla yarışıyordu. "Komutan Arin, son günlerdeki... 'çabalarınızı' takdir etti. Özellikle de buzulları kırmak konusundaki o ilkel inadınızı."

Kormac'ın gözleri, kalabalığın içinde Kael ve Malik'i buldu. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi.

"Bir asker, silahı olmadan sadece et yığınıdır," diye devam etti Kormac. "Bugüne kadar elinizde kazma ve kürek vardı. Bugün, İmparatorluğun size bahşettiği çeliği tutacaksınız. Ama şımarmayın. Bunlar size ait değil. Bunlar İmparatorluğun malı. Bir çentik bile atarsanız, bedelini tayınınızdan keserim."

Yardımcılar, sandıkların kapaklarını açtılar.

Kael, boynunu uzatıp baktı. Sandıkların içi, yağlı bezlere sarılmış kılıçlar, mızrak uçları ve kalkanlarla doluydu. İlk bakışta parlıyorlardı. Ancak Kael'in gözleri –Solgard'ın en iyi kütüphanelerinde, en iyi demircilerinin yanında eğitilmiş o analizci gözleri– parıltının altındaki gerçeği hemen gördü.

Bu silahlar yeni değildi.

Bunlar, ölülerin üzerinden toplanmış, pasları zımparalanmış, çentikleri dövülerek kapatılmış ve ucuz yağlarla parlatılmış "Geri Dönüşüm" silahlarıydı. Metal yorgundu. Çelik, ruhunu çoktan kaybetmişti.

"Sırayla!" diye bağırdı yardımcı. "Alın ve kaybolun!"

Sıra Kael'e geldiğinde, yardımcı ona standart bir piyade kılıcı ve yuvarlak, ahşap bir kalkan uzattı.

Kael kılıcı aldı.

Eline aldığı an, midesinde bir hayal kırıklığı düğümü oluştu.

Hafifti. Korkunç derecede hafifti.

Dün gece kullandığı o ağır burgu milinden, **"Sessiz"**den sonra, bu kılıç elinde bir tüy gibi, hatta bir oyuncak gibi duruyordu. Ağırlık merkezi sapına çok yakındı, bu da savururken güç üretmeyi zorlaştırıyordu. Kabzası kaygandı.

Kael kılıcı kınından hafifçe çekti. Metal, kına sürterken ince, tiz bir ses çıkardı. Çeliğin üzerinde, dövülürken oluşmuş mikroskobik hava kabarcıklarının izleri ve kötü kaynatılmış bir tamir hattı vardı.

"Bu..." diye mırıldandı Kael. "Bu bir jilet. Sadece kesmek için. Vurmak için değil."

Malik'e ise, sapı çatlamış, ucu körelmiş bir savaş baltası ve kenarları metal şeritle dönülmüş, ortası yamalı bir kalkan verilmişti. Malik, baltayı elinde tarttı. Yüzünü buruşturdu.

"Dengesiz," dedi Malik. "Kafası çok hafif. Sapı çok kalın. Babam bunu görse, yapan demircinin eline vururdu."

Torben, sıranın arkasından yanlarına geldi. O, silah almamıştı. Kendi paslı palası ve kancası ona yetiyordu.

"Beğenmediniz mi prensler?" diye sordu Torben, kısık sesle. "Bunlar 'Standart Donanım'. İmparatorluk, burada ne kadar sürede öleceğinizi hesaplar ve ona göre yatırım yapar. Leş Bölüğü'nün ömrü kısadır. O yüzden size kaliteli çelik vermezler. Kaliteli çelik, surların tepesindeki 'Gerçek Askerler' içindir."

Kael, elindeki ucuz kılıcı kınına soktu. KLAK. Ses bile tokluktan uzaktı.

"Bu demir," dedi Kael, gözlerini Kormac'a dikerek. "Benim gücümü taşımaz Torben. Eğer buna yüklenirsem, elimde patlar."

"O zaman yüklenme," dedi Torben. "Bunu sadece bir sembol olarak taşı. Asıl silahın... yastığının altındaki o paslı çubuk. Ama kimse görmesin."

Tam o sırada, avlunun diğer ucundan bir ses yükseldi.

"Eğitim!"

Sesin sahibi, Komutan Arin'in sağ kolu olan, yüzü yara izleriyle kaplı, devasa bir Norsgardlı olan Eğitmen Yorik'ti.

"Yeni oyuncaklarınızı aldınız," diye gürledi Yorik. "Şimdi onları nasıl kullanacağınızı görelim. Leş Bölüğü! Hedef kuklalarına! Eşleşin!"

Kael ve Malik, avlunun kenarındaki, saman ve eski derilerle doldurulmuş, tahta direklere geçirilmiş kuklaların olduğu alana yönlendirildiler.

Yorik, Kael'in önünde durdu. Kael'in elindeki kılıcı tutuşuna, duruşuna baktı.

"Sen," dedi Yorik, Kael'i işaret ederek. "Sıska olan. Çok rahat duruyorsun. O kılıç bir süs eşyası değil."

"Biliyorum," dedi Kael.

"Göster o zaman," dedi Yorik. "Kuklaya saldır. Tam güç. Tek vuruşta o samanı ikiye ayırmanı istiyorum. Eğer yapamazsan, öğle yemeği yok."

Kael, kuklanın karşısına geçti. Derin bir nefes aldı.

Zihni, geceki eğitime gitti. Torben'in sözleri... "Aletin ağırlığını kullan. Sen vurma, demir vursun."

Kael, elindeki standart kılıcı, gece kullandığı o ağır burgu mili "Sessiz" gibi kullanmaya çalıştı.

Bacaklarını açtı. Demir Kök duruşuna geçti. Kudretini (Aura) bacaklarından beline, oradan omzuna aktardı.

Vücudunu bir sarkaç gibi döndürdü. Kılıcı savurdu.

Ama bir sorun vardı.

Büyük bir sorun.

Kael'in kas hafızası, 10 kilogramlık bir demir çubuğun momentumuna göre ayarlanmıştı. Vücudu, o ağırlığı dengelemek için muazzam bir tork üretmişti. Ancak elindeki kılıç sadece 1.5 kilogramdı.

Sonuç, fiziksel bir uyumsuzluktu.

Kael savurduğunda, kılıç beklediğinden çok daha hızlı hareket etti. Kael'in ürettiği güç, kılıcın ağırlığından fazlaydı. Kılıç, kuklaya bir balyoz gibi değil, kontrolden çıkmış bir kırbaç gibi çarptı.

ÇAT-IRRT!

Kılıcın namlusu, kuklanın içindeki sert tahta direğe çarptığı an, o kalitesiz, yorgun metal, Kael'in uyguladığı aşırı basınca dayanamadı.

Kılıç kesmedi.

Kılıç, sapına yakın bir yerden, metalin en zayıf noktasından kırıldı.

Kırılan uç, havada dönerek fırladı ve Yorik'in botlarının dibine saplandı. Kael'in elinde sadece kabza ve on santimlik bir metal parçası kalmıştı.

Sessizlik.

Bütün avlu durup onlara baktı.

Eğitmen Yorik, ayağının dibine saplanan kılıç ucuna, sonra Kael'in elindeki kırık kabzaya baktı. Gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. Bir çaylağın, tek vuruşta bir imparatorluk kılıcını kırması... Bu ya kılıcın çok kötü olduğunu gösterirdi ya da çocuğun tekniğinin çok yanlış (veya çok güçlü) olduğunu.

Kormac, koşarak geldi. Yüzü kırmızıydı.

"Ne yaptın sen aptal!" diye bağırdı Kormac. "O kılıç zimmetliydi! Parasını ödeyeceksin!"

Kael, elindeki kırık kabzaya baktı. Sonra Kormac'a döndü.

"Borcum olsun," dedi Kael. Sesi sakindi ama içinde, o kılıcın kırılmasıyla doğan bir aydınlanma vardı. "Ama bu demir... bu demir savaşmak için değil Kormac. Bu demir, ölmek için."

Kael, kırık kabzayı yere attı.

"Bana daha ağır bir şey lazım. Yoksa elimdeki her şeyi kırarım."

Yorik, Kormac'ı susturmak için elini kaldırdı. Kael'e yaklaştı. Yüzündeki ifade değişmişti. Artık küçümseme yoktu; temkinli bir merak vardı.

"Ağır bir şey mi istiyorsun?" dedi Yorik. "Depoda eski bir çift el kılıcı var. Paslı. Kimse kaldıramıyor. Eğer onu temizleyip kullanabilirsen... senindir."

Malik, arkadan sırıttı. Kaptan yine şovunu yapmıştı. İstemeden de olsa.

Kael, Yorik'e baktı.

"Kabul," dedi.

Ama içinden, yastığının altındaki o burgu milini, **"Sessiz"**i düşündü. Bu "resmi" kılıçlar kırılmaya mahkumdu. Kael, kendi silahını kendisi yaratmak zorunda olduğunu şimdi, elindeki o boşluk hissiyle çok daha iyi anlamıştı.

Akşam olurken, Kael elindeki yeni (ama aslında çok eski ve paslı) çift el kılıcını bileylemeye çalışıyordu. Ama aklı onda değildi.

Aklı, yaklaşan gecedeydi. Ve rüzgarın getirdiği o tuhaf, kükürtlü kokudaydı.

"Hazır ol Malik," dedi Kael, gökyüzüne bakarak. "Bu gece... bu gece kuklalarla dövüşmeyeceğiz."

Ufukta, batan güneşin son ışıkları, Sonsuz Çayırlar'ın üzerinde hareket eden gölgeleri, o doğal olmayan siluetleri aydınlatıyordu.

Av başlıyordu.

More Chapters