Solgard Limanı'nın o rutubetli deposunda, zamanın akışı metalik bir çınlamayla kırıldı. Kael Vael'thra, elindeki Siyah Diş'in kabzasını o kadar sıkı kavramıştı ki, deri eldivenlerinin gıcırtısı kendi kalp atışlarının gürültüsüne karışıyordu. Karşısında duran adam, Riza, bir savaşçı gibi değil, bir hayalet gibi hareket ediyordu.
Riza'nın ince, iğne uçlu rapier kılıcı (meç), loş ışıkta sadece gümüşi bir parıltıdan ibaretti. Adamın duruşunda hiçbir açık yoktu. Omuzları gevşek, ayakları sürekli hareket halinde, gözleri ise alaycı bir neşeyle kısıktı. "Kuzey sana kas kütlesi kazandırmış Anomali," dedi Riza, etrafında yavaşça bir yay çizerek. Sesi, sanki Kael'in kulağının dibindeymiş gibi net geliyordu. "Ama hız... Hız, kasla kazanılmaz. Hız, zihnin bedeni terk etmesidir."
Kael cevap vermedi. Konuşmak enerji kaybıydı. Ciğerlerindeki havayı, yaklaşan patlama için saklıyordu. Gözlerini Riza'nın kılıcına değil, omuzlarına dikti. Halid'in sopasıyla geçen o binlerce saat ona tek bir gerçeği öğretmişti: Eller yalan söyler, gözler yalan söyler ama omuzlar asla yalan söylemez. Bir saldırı başlamadan önce, kaslar gerçeği haykırır.
Riza aniden yok oldu. Bu bir büyü değildi. Işınlanma değildi. Bu, insan gözünün takip edebileceği kare hızının üzerine çıkan saf, fiziksel bir ivmeydi. Kael'in Analiz Refleksi, havadaki basınç değişimini bir "yırtılma" olarak algıladı. *Sağ çapraz.*Kael, düşünmeden Siyah Diş'i sağ omzunun hizasına, kör bir noktaya kaldırdı.
ÇINNN!
Metal metale çarptı. Kıvılcımlar karanlığı yırttı. Riza'nın kılıcının ucu, Kael'in şah damarını hedeflemişti. Eğer Kael o bloğu milisaniye geç yapsaydı, şu an yerde kan kaybediyor olacaktı. Darbe ağır değildi; keskindi. Bir balyozun ağırlığı yoktu ama bir matkabın delici yoğunluğu vardı. Kael, darbenin ivmesiyle geriye doğru kaydı. Botlarının tabanı beton zeminde duman çıkardı.
"Reflekslerin iyi," dedi Riza'nın sesi, şimdi Kael'in sol tarafından geliyordu. Adam o darbeden sonra durmamış, sekip diğer tarafa geçmişti. "Ama sadece görmek yetmez. Yetişmen lazım." İkinci saldırı geldi. Bu sefer tek bir vuruş değildi. Bir yağmurdu. *Şak-şak-şak-şak.*Riza'nın kılıcı, bir yelpaze gibi açılarak Kael'in savunma hattını dört farklı noktadan aynı anda zorladı. Baldır, göğüs, bilek, boyun. Kael, Siyah Diş'i çılgınca savurarak bu metal fırtınasını karşılamaya çalıştı. Birini blokladı. İkisini saptırdı. Dördüncüsü... *Cırt.*Kael'in sol yanağında ince, sıcak bir çizgi açıldı. Kan, çenesine doğru süzüldü.
Malik, bu manzarayı dehşet içinde izliyordu. Kael'in, o "Kaptan" dediği yenilmez çocuğun, bir bez bebek gibi savunmaya çekildiğini görmek kanını dondurmuştu. "Bırak onu!" diye kükredi Malik. Devasa çocuk, Toprak Aurasını bacaklarına pompalayarak bir boğa gibi Riza'nın üzerine atıldı. Elindeki Yerkıran'ı (Savaş Çekicini) yatay bir kavisle, Riza'nın belini hedef alarak savurdu. Bu vuruş, bir kale kapısını bile parçalayabilirdi.
Riza, Malik'e bakmadı bile. Çekiç ona değmek üzereyken, Riza olduğu yerde dikey bir sıçrama yaptı. Yerçekimi yokmuş gibi, havada asılı kaldı. Malik'in çekici, Riza'nın ayaklarının altındaki boşluğu kesti. Riza, havada dönerken zarif bir tekmeyle Malik'in ensesine bastı. Bu basit dokunuş, Malik'in kendi momentumunu bozdu. Devasa çocuk, durduramadığı kendi gücüyle yüzüstü yere kapaklandı, sürüklenerek bir demir kafese çarptı. GÜM.
Riza yere, bir kedi sessizliğiyle indi. "Kaba," dedi, Malik'e tiksintiyle bakarak. "Sadece ağırlık ve öfke. Estetik yok. Solgard'ın 'Duvarı' bu mu? Bir kum yığını." Sonra tekrar Kael'e döndü. "Senin sıran bitmedi Anomali."
Kael, yanağındaki kanı elinin tersiyle sildi. Nefes alışverişini düzenledi. Korkmuyordu. Fırtına Tepesi'nde, donmak üzereyken hissettiği o çaresizliği hatırladı. Bu adam hızlıydı, evet. Ölümcüldü, evet. Ama o bir doğa olayı değildi. O sadece yetenekli bir insandı. Ve her insanın bir ritmi vardı. "Senin sorunun ne biliyor musun Riza?" dedi Kael. Sesi sakindi. Bu sakinlik, fırtınanın merkezindeki o dinginlikti. Riza duraksadı. Kaşlarını kaldırdı. "Benim bir sorunum mu var?" "Çok konuşuyorsun," dedi Kael. "Ve çok fazla... süslü oynuyorsun."
Kael, Siyah Diş'i iki eliyle kavradı. Duruşunu değiştirdi. Artık savunma pozisyonunda değildi. Ayaklarını omuz genişliğinde açtı. Kudret (Aura), karnındaki çekirdekten (Aura Core) taşarak bacaklarına değil, omurgasına ve kollarına doldu. Bu, savunma duruşu değildi. Bu, Yıkım Duruşuydu. "Gel," dedi Kael.
Riza'nın yüzündeki gülümseme soldu. Kael'in aurasındaki değişimi hissetmişti. O dağınık, savunmacı hava gitmiş, yerine yoğun, keskin ve ağır bir metal kokusu gelmişti. "Pekala," dedi Riza. "Madem ölmek için acele ediyorsun..." Riza ileri atıldı. **Gölge Adımı.**Göz, hareketi takip edemedi. Riza, Kael'in tam önünde belirdi. Kılıcı, bir yılanın dili gibi Kael'in kalbine saplanmak üzere fırladı.
Ama Kael bu sefer geri çekilmedi. Siyah Diş'i savurmadı. Bloklamadı. Sadece vücudunu, milimetrik bir açıyla yana çevirdi ve sol elini, Riza'nın kılıç tutan bileğine doğru uzattı. Bu intihardı. Bir kılıç ustasının bileğine çıplak elle uzanmak, elini kaybetmek demekti. Ancak Kael'in hedefi bilek değildi. Hedefi, Riza'nın hamlesinin "akışıydı".
Riza'nın kılıcı, Kael'in ceketini deldi, göğüs kafesini sıyırdı. Derin bir çizik. Ama Kael, o saliselik temasta, Riza'nın kolunun içine girdi. Omuz omuza geldiler. Riza şaşırdı. Mesafe kapanmıştı. Rapier gibi uzun bir silah, bu kadar yakın mesafede işlevsizdi. Kael, sağ elindeki Siyah Diş'in kabzasını (kılıcın keskin tarafını değil, ağır metal topuzunu), Riza'nın çenesinin altına, o "kör noktaya" vurdu. TOK.
Ses, kemiğin değil, dişlerin birbirine çarpma sesiydi. Riza'nın başı geriye savruldu. Görüşü bir anlığına karardı. O kusursuz dengesi bozuldu. Kael durmadı. Vücudundaki tüm Kudreti, sol omzuna yükledi ve Riza'nın göğsüne, bir koçbaşı gibi omuz attı. Bu, zarif bir dövüş tekniği değildi. Bu, Fırtına Tepesi'nde rüzgara karşı yürürken öğrendiği o kaba, durdurulamaz ilerlemeydi.
Riza, nefesi kesilerek geriye doğru uçtu. Sırtı, bir metal sütuna çarptı. *ÇANG.*Grandmaster adayı, yere diz çöktü. Ağzından kan tükürdü. O kusursuz, ütülü pelerini buruşmuş, kibri kırılmıştı. Kael, kanayan göğsüne bastırdı. Acı, onu canlı tutuyordu. "Hızın var," dedi Kael, Riza'ya tepeden bakarak. "Ama ağırlığın yok. Rüzgar esiyor Riza, ama kaya yerinde duruyor."
Deponun diğer ucunda, Sera ve Mereyn nefeslerini tutmuştu. Mereyn Valdis, bir Saray Muhafızı olarak yüzlerce düello görmüştü ama buna inanamıyordu. O çocuk... o Kuzeyli "Anomali", Riza gibi bir efsaneyi saf kaba kuvvet ve zamanlamayla yere sermişti. Büyü yoktu. Hile yoktu. Sadece... vahşet vardı.
Riza, sütuna tutunarak yavaşça ayağa kalktı. Elinin tersiyle ağzındaki kanı sildi. Gözlerinde artık alay yoktu. Saf, öldürücü bir nefret vardı. "Güzel," dedi Riza. Sesi hırıltılıydı. "Oyun bitti çocuk. Artık seni test etmeyeceğim. Seni parçalayacağım." Riza, elini cebine attı ve küçük, siyah bir küre çıkardı. "Bakalım gölgelerle dans edebilecek misin?"
Küreyi yere fırlattı. *BUM.*Küre patladı ve depoyu bir anda yoğun, zift karası, yapışkan bir duman kapladı. Bu sıradan bir duman bombası değildi; bu, Gölge Tınısı ile güçlendirilmiş, ışığı ve sesi yutan bir büyüydü. Görüş mesafesi sıfıra indi. Kael, Analiz Refleksini zorladı ama gölge o kadar yoğundu ki, enerji akışlarını bile bozuyordu. "Malik!" diye bağırdı Kael. "Sera! Sırt sırta verin!"
Karanlığın içinden Riza'nın sesi geldi. Her yerden geliyordu. Yankılanıyordu. "Kuzeyde öğrendiklerin burada sökmez. Burası benim krallığım. Ve krallığımda... sadece ben görürüm."
Bir çığlık duyuldu. Sera'nın çığlığı. Kael, sesin geldiği yöne döndü ama karanlık duvar gibiydi. "Sera!" Bir kılıç kesiği sesi. Ardından Malik'in acı dolu hırıltısı. Riza, onları tek tek avlıyordu. Görmeden, duymadan, dokunmadan. Kael, panik yapmadı. Gözlerini kapattı. Görme duyusu işe yaramıyordu. Kulakları yankıyla doluydu. Geriye tek bir şey kalmıştı. Kael, sırtındaki Mührü hissetti. O lanetli kilidi. Ortamdaki bu "Gölge Tınısı", Riza'nın büyüsü... Mühür için bir tehditti ama aynı zamanda bir izdi. Kael, içindeki boşluğu (Void) bir anlığına serbest bıraktı. Manayı kullanmak için değil; manayı tatmak için. Neredesin?
Zihninin karanlığında, sol tarafta, yoğun bir enerji birikimi hissetti. Soğuk. Keskin. Ve yaklaşıyordu. Kael, kılıcını o yöne çevirdi. Görmüyordu ama biliyordu. Avcı, şimdi av olmuştu. Ama karanlıkta kimin avcı olduğunu kestirmek zordu.
