Ficool

Chapter 29 - Kızıl Çürüme

Kasaba kapısındaki gerilim, soğuk sabah havasını bıçak gibi kesiyordu. Sıranın en başındaki, zırhının göğsünde Luxaris güneşinin en ihtişamlı hâlini taşıyan iri yarı muhafız komutanı, elindeki parşömeni havaya kaldırarak kalabalığa doğru kükredi:

"Beni iyi dinleyin! Bu çizimdeki kızı gören, yerini bilip de susan, ona yataklık eden veya en ufak bir yardımda bulunan herkes, Yüce İmparatorluğa ve tahta ihanetten yargılanacaktır! Cezası sadece sizin değil, tüm ailenizin kanıyla, meydanda ibretlik bir infazla kesilecektir!"

Bu sözler kalabalığın üzerinde soğuk bir duş etkisi yaratırken, Devranna'nın adımları istemsizce yavaşladı. Zihni asırların savaş tecrübesiyle hızla ihtimalleri hesaplıyordu. Cüppesinin altındaki elleri yumruk hâlini aldı; tırnakları avuç içlerine batıyordu. Lanetli "ket" mührü damarlarında bir zehir gibi dolaşıyor, o devasa, tanrısal gücüne ulaşmasını engelliyordu. Eğer o kapıya kadar giderse, kukuletasını indirdikleri an açık bakır rengi saçları ve o tuhaf, turuncumsu gözleri onu ele verecekti.

Durdu. Gözlerini muhafızlara, ardından hemen arkalarındaki ormana çevirdi. Tam yönünü değiştirip, ne pahasına olursa olsun ormanın karanlığına geri dönmeye karar vermişti ki, beklemediği kadar güçlü bir el koluna yapıştı.

Elian'dı. Yaşlı otacının nasırlı parmakları, Devranna'nın kolunu bir mengene gibi sıkıyordu.

"Aklından bile geçirme," diye fısıldadı Elian, dişlerinin arasından. Başını hiç çevirmeden, sadece göz ucuyla kapıdaki muhafızları işaret etti. "Bunlar sıradan kasaba devriyeleri değil kızım. Luxaris'in seçkin muhafızları... Gözleri kartal gibi keskindir. Hemen arkalarındaki zırhlı atları görüyor musun? Şimdi dönüp kaçmaya kalkarsan, daha ormanın sınırına varmadan o atların nalları altında ezilirsin."

Devranna dişlerini sıkarak yaşlı adama baktı ama Elian haklıydı. Öfkesini yutkunarak adımlarını tekrar ona uydurdu.

"Sandığımdan çok daha büyük ve tehlikeli bir sır saklıyorsun belli ki..." diye mırıldandı Elian, sıraya doğru yürümeye devam ederken. Sırtındaki eski deri çantayı ustaca bir hareketle önüne doğru kaydırdı. "Neyse, bu şu an önemli değil."

Çantanın içini hızla karıştıran yaşlı adam, içi koyu renkli, pelte kıvamında bir sıvıyla dolu küçük, cam bir şişe çıkardı ve çaktırmadan Devranna'nın avucuna sıkıştırdı.

"Bunu al," dedi aceleyle. "Kapağını aç ve hemen yüzüne, boynuna, ellerinin üzerine... Cildinin görünebileceği her yere sür. Çabuk ol, sıraya yaklaşıyoruz!"

Devranna ne olduğunu sorgulamadı; yaşlı adamın sesindeki ciddiyet yeterliydi. Şişenin mantar tıpasını başparmağıyla fırlatıp attı. İçindeki sıvı çürümüş yaprak ve ağır bir kükürt kokuyordu. Parmak uçlarına döktüğü sıvıyı hızla yüzüne, yanaklarına, boynuna ve ellerinin üzerine sürmeye başladı.

Sıvı cildine temas ettiği an hafifçe köpürdü ve yakıcı bir his bıraktı. Saniyeler içinde, Devranna'nın pürüzsüz cildi kıpkırmızı, iltihaplı gibi görünen iğrenç lekelere ve kabarcıklara büründü. Sıvı kurudukça cildi çatlamış, irin toplamış gibi korkunç bir hâl alıyordu.

Elian, Devranna'nın yüzünün aldığı o grotesk hâle kısa bir bakış atıp başını salladı. Kendi cebinden kalın, kirli bir bez parçası çıkarıp ağzını ve burnunu sıkıca kapatacak şekilde yüzünün yarısına bağlarken, Devranna'nın koluna tekrar, bu kez koruyucu bir tavırla girdi.

"Beni iyi dinle," diye fısıldadı Elian, artık sıranın sonuna iyice yaklaşmışlardı. "Sen benim dilsiz torunumsun. Tek kelime etmeyeceksin, gözlerini yerden ayırmayacaksın ve sürekli acı çekiyormuş gibi titreyeceksin."

Devranna, kukuletasının altından yaşlı adama bakarken Elian son darbeyi indirdi:

"Kızıl Çürüme... Bu hastalıkla oynayacağız. Bu lanet olası vebayı iyi bilirler. Bulaşmaktan o kadar korkarlar ki, değil kukuletanı açıp yüzünü incelemek, yanına yaklaşmaya bile cesaret edemezler."

Elian zeki bir adamdı. Avcıların burnunun dibinde, korkuyla sıraya girip bekletilmenin ve o ağır incelemeden geçmenin felaketle sonuçlanacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden Devranna'nın koluna daha sıkı girdi ve gergin kalabalığın oluşturduğu o uzun sırayı tamamen es geçerek, doğrudan kapının kenarından içeri doğru adımlamaya başladı.

Beklendiği gibi, ağır zırhlı bir muhafız anında önlerini kesti. Uzun mızrağını yere sertçe vurarak, "Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?" diye kükredi. "Sırayı görmüyor musunuz ihtiyar? Çabuk arkaya geç!"

Elian adımlarını durdurdu, yüzündeki maskenin üzerinden görünen gözlerinde sadece yorgun ve telaşlı bir dede ifadesi vardı. Boşta kalan elini usulca ve saygıyla havaya kaldırarak, "Özürlerimi sunarım efendim," dedi sakin ama endişeli bir sesle. "Ben bu kasabanın otacısıyım, içeride dükkanım var. Sıraya girmeme sebebim saygısızlıktan değil... Torunum ne yazık ki Kızıl Çürüme illetine yakalandı. Eğer bulaşıcı evredeyse, bu kadar insanın arasında beklemesi tüm kasaba halkı ve sizin için felaket olur. İzninizle, onu kimseye temas ettirmeden doğrudan dükkanıma götürmek isterim."

"Kızıl Çürüme" lafı dudaklarından döküldüğü an, sıradaki insanların arasında dehşet dolu bir mırıltı koptu. Devranna'nın yüzündeki sıvıdan yayılan o ağır kükürt ve çürümüş yaprak kokusu rüzgârla onlara ulaştığında, sıradakiler sanki karşılarında bir canavar varmış gibi yavaş yavaş sola doğru kayıp onlardan uzaklaşmaya başladılar.

Muhafızın sert ifadesi anında sarsıldı. O da iğrenç kokuyu almıştı. Refleks olarak elinin tersiyle ağzını ve burnunu kapatarak bir adım geri çekildi. "Tamam, tamam," diye homurdandı mızrağını çekerek. "Beladan uzak dur, çabuk geçin gidin."

Tam o sırada, zırhındaki altın güneş arması çok daha gösterişli olan muhafız komutanı kalabalığı yararak oraya geldi. "Ne oluyor burada? Kimseye ayrıcalık yok!" diye gürledi. Ancak o da o ağır, çürük et kokusunu alır almaz zırhlı eldiveniyle yüzünü kapatmak zorunda kaldı.

Komutanın kartal gibi keskin gözleri Elian'ı süzdü. "Maskeni indir. Bir süreliğine," diye emretti.

Elian hiçbir itirazda bulunmadan yüzündeki kalın bezi çenesine doğru çekti. Komutan, hemen yanlarında duran ve korkudan büzüşmüş kasaba halkına dönerek, "Bu adamı tanıyor musunuz? Gerçekten bu kasabanın otacısı mı?" diye sordu sertçe.

Sıradakilerden birkaçı, burunlarını kapatmaya devam ederek aceleyle başlarını salladı. "Evet efendim, o Elian. Otacı Elian..." diye onayladılar.

Komutan, tatmin olmuş gibi görünse de işini şansa bırakmaya niyeti yoktu. Elian'a, "Maskeni tak," dedi. Sonra kalın parmağını Devranna'ya doğru uzattı. "Şimdi aç onun başını. Yüzünü göreceğim."

Devranna'nın cüppesinin altındaki kasları yay gibi gerildi. Olan biteni titreyen bir kız çocuğu rolüyle, başı öne eğik bir şekilde izliyordu ama eğer o kukuleta açıldığında komutan saçlarından veya gözlerinden şüphelenirse, zırhlı adamın gırtlağını çıplak elleriyle parçalamaktan başka çaresi kalmayacaktı.

Elian, zerre kadar panik belirtisi göstermeden, son derece sakin bir şekilde uzandı. Devranna'nın başındaki siyah kukuletayı yavaşça geriye doğru sıyırdı.

Açık bakır rengi saçlar sabah ışığında belirdiğinde, komutanın gözleri bir anlığına kısıldı. Ancak bu dikkat sadece bir saniye sürdü. Çünkü saçların hemen altındaki yüz... tek kelimeyle korkunçtu. Devranna'nın cildi kıpkırmızı olmuş, her yeri irin dolu kabarcıklarla ve çatlaklarla kaplanmıştı. Hastalığın verdiği o grotesk görünüm ve burna vuran o iğrenç koku, saç rengini de, gözleri de tamamen önemsiz kılmıştı.

Komutanın yüzü tiksintiyle buruştu. Midesinin bulandığı, zırhının altındaki göğsünün hızla inip kalkmasından belliydi. Elini sanki o görüntüyü zihninden kovmak ister gibi şiddetle salladı.

"Kapat! Kapat şunu, tamam!" diye bağırdı iğrenerek. Birkaç adım daha geri çekildi. "Çabuk geçin! Eğer o hastalığı kasabaya yayarsan, seni bizzat bulurum otacı. Duydun mu beni? Çabuk kaybolun gözümün önünden!"

Elian, Devranna'nın kukuletasını hızla geri çekip yüzünü örterken saygıyla başını eğdi. "Merak etmeyin efendim," dedi ve Devranna'nın kolundan tutarak, dehşet içinde onlara yol açan kalabalığın arasından sıyrılıp kasabanın ahşap kapılarından içeri girdiler.

More Chapters