Küller Altında Kalan Şeyler
Elara, her şeye sahip olması gereken bir hayatın içinde, neden eksik hissettiğini bilmeden yaşamaktadır. Geceleri uykusundan irkilerek uyanır, adının fısıldandığını duyar gibi olur ve ait olmadığı bir yerde yaşadığını hisseder. Bu huzursuzluk onu, dağların arasına gizlenmiş küçük bir kasaba olan Kızıltepe’ye sürükler.
Kasabanın dışında, yıllardır boş duran bir ev seçer. Bu evin geçmişi hakkında kimse açıkça konuşmaz. Yalnızca fısıltılar, yarım bırakılmış cümleler ve eski kayıtlarda yer alan açıklanamayan yangınlar vardır.
Elara’nın hayatı, yağmurlu bir gecede kapısının çalınmasıyla geri dönülmez biçimde değişir.
Kapısında duran adam, Arshin, sessiz ve mesafelidir. Kucağındaki küçük çocuk ise ağır bir hastalıkla mücadele etmektedir. Kael konuşmaz, zayıftır ve sanki bu dünyaya tam olarak ait değildir. Elara, onları tereddüt etmeden içeri alır; çünkü Kael’in gözlerinde, kendi içindeki yalnızlığı görür.
Günler geçtikçe Elara, Kael’in hastalığının sıradan olmadığını fark eder. Doktorların açıklayamadığı bu durum, Arshin’in sakladığı bir geçmişe ve insan dünyasında kalmak için ödediği ağır bir bedele bağlıdır. Arshin, Kael’i hayatta tutabilmek için kendi dünyasını geride bırakmış, burada kalmayı seçmiştir.
Kızıltepe’nin eski kayıtları, Elara’nın yaşadığı evin bir eşik olduğunu fısıldar: Yaralıların, kaçanların ve iki dünya arasında sıkışmış olanların sığınağı.
Elara, Kael’i iyileştirmek için çabalarken, Arshin’le arasında yavaş ama derin bir bağ oluşur. Bu bağ; korkuyla, sırlarla ve bastırılmış bir çekimle sınanır. Çünkü Arshin’in kimliği ortaya çıkarsa, sadece onun değil, Kael’in ve Elara’nın hayatı da geri dönülmez şekilde değişecektir.
Küller altında kalan sırlar uyanırken, Elara kendine şu soruyu sormak zorunda kalır:
Bazı kaderler gerçekten tesadüf mü, yoksa çok önceden mi yazılmıştır?
Ve eğer bir ev, bir kasaba ve bir çocuk onu seçtiyse…
geri dönmek mümkün müdür?