Ficool

Chapter 2 - Pirinç Lapası

"..çocuk nasıl?"

"İyi. Herhangi bir kötü yarası yok lakin uzun süre aç kalmış"

"İyi de o ormanda nasıl hayatta kalabilmiş ki? Dahası orada ne işi var..? Böyle küçük bir çocuğun"

"Terk edilmiş olmalı"

"Yakınlarda köy olmadığını biliyorsun. O bölge iblis baskınlarıyla ünlü. Hiçbiri hayatta kalamaz"

"Şansa ki, çocuk bir tanesiyle karşılaşmamış"

"Onca uzun yolu hangi insan yürür ki? Sırf çocuğu terk etmek uğruna"

"Doğru, mantıksız da. Önce şuna mı odaklansak, o kadar acıkmış ki elimi parçalayacaktı"

"Nu Yan, yeter artık. Anlıyoruz ısırıldın. Yine de bunu sürekli söylemek zorunda mısın? Getirdiğin çocuk senden daha perişan görünüyor"

"Acaba köle falan mıydı? Kaçmış olmasın..? Bu kadar uzak ve ıssız bir yerde ne aradığını açıklardı bu"

"Hiç sanmıyorum. Kölelik büyüsünü nasıl atlattı o zaman? Acı çekmekten dolayı düşünemez ve geri dönme arzusuyla kıvranırdı"

"...haklısın"

"Of elim-"

"Nu Yan!! Usta sana zaten iyileşme hapı vermedi mi?! Utanmaz!!"

Nu Yuan isimli, 17 yaşlarında, kilolu bir genç kızardı ve homurdandı "Kendimi aşağılanmış hissettim! Sanki, sanki tavukmuşum gibi bakıyordu bana!"

"Kilondan dolayı rahatsızsan zayıflamayı deneyebilirsin" 19 yaşındaki, daha olgun, Fa Menyu, kılıç kaşlı ve dürüst his veren biri yarı gülümsemeyle dedi.

"Sessiz olun, çocuğun dinlenmesi gerek"

23 yaşındaki daha büyük kişi ayağa kalkarken ikisini uyardı, perdeyi açarken yan odadaki çocuğu yoklama amacıyla sessiz adımlarla içeri girdi.

Duraksadı,

"Uyandın mı?"

Nasıl tepki vereceğini bilemiyordu ama ortanca kardeş Menyu elinde lapa bir pirinç kasesiyle içeriye girdi "işte.."

Eline aldığı sıcak porselen kase, neredeyde karnını açlıkla tekrar guruldamasına sebep olmuştu. Başını bile kaldırmadan hızlıca yemeğe gömüldü. Kendi iradesiyle değildi ama, açlığın getirdiği korku insanın eğitimini unutturacak kadar kötüydü. O an hiçbir şey düşünecek bir kırıntı bile enerjiye sahip değildi.

Sonunda boş, tertemiz ve sadece ılıklığı kalmış kaseye baktığında bilincini ve düşünme yetisini kazanabilmişti. Gözlerini kırpıştırdı, başını kaldırdı ve aynı anda ona şaşkınca bakan üç genç ile yüz yüze geldi.

Bu kadar saygısızca yediği için istemsizce utanmıştı. Boğazını temizledi "Peki, gençler, nerede olduğumuzu söyler misiniz?"

Sesi toy ve yetişkin taklidi yapan bir çocuğu andırıyordu. Kendi sesi karşısında dehşete kapılarak hızlıca başını indirdi ve kendi minicik bedeni karşısında çaresizce nefes almayı unuttu!!

Her şeyi bir yanılsama ya da rüya sanmıştı!!!

Bir çocuğun bedeninde ne arıyor?!

Bakışları kaygıyla kendi çelimsiz bedeninde, patates çuvalına benzeyen giysisinde, bronz ince kollarında, altındaki yer yatağında, garip, gerçekten garip denebilecek dizayn edilmiş odada takıldı!

Japon mimarisine benziyordu. Ya da Kore. Çin de olabilirdi. Hangi asya ülkesi olduğunu söyleyemezdi lakin kesinlikle batı değildi.

Yutkundu ve öksürdü. Nasıl karşılayacağını düşünürken göz ucuyla önündeki üç kişiyi süzdü.

Bakışları kıyafetlerinde, pürüzsüz ve lekesiz tenlerinde ve uzun, bağlanmış saçlarında oyalandı. Kıyafetleri eski ve geleneksel bir tür kültürel kıyafete benziyordu.

Az önce sorduğu soruya karşılık en büyükleri tereddütle cevap verdi

"Feng Tarikatındasın"

"Tarikat??"

Yüzü soldu. Aklına dolan binlerce o sapkın tarikat üyelerini düşündüğünde. Korkutucu birer örgüt. Sorgulamayan itaati emreden ve kesinlikle hoşgörüye sahip olmayan bir yer. Belki de canavarın ağzına düşmüştü.

Yine de içini kemiren kuşku ve şüpheyle doluydu. Önündekiler sakallı değildi ya da bu yer bir çöl gibi de değildi.

Bir şeyi fark ettiğinde duraksadı.

Akıcı gibi konuştuğu ama daha önce hiç öğrenmediği bu dili. Dahası bu dil hafızasında da yoktu. Ne Çince ne de Korece. Dil bilmese de genel bir anlayışa sahipti ki bu dil, kendi dünyasında daha önce duymadığı fonetik seslere sahipti.

More Chapters