Ficool

VELİAHT:SEKİZ KRALLIK

Milyo_8489
7
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 7 chs / week.
--
NOT RATINGS
104
Views
Table of contents
VIEW MORE

Chapter 1 - 4 GENERAL

General odasına çekildi. Oda, penceresinden süzülen ışığın verdiği loş havaya alışkın bir hali vardı. Üzerindeki zırh, adeta bir öküz gibi üstüne oturmuştu. Aslında hizmetçi kadın zırhını çıkarması için yardım edecekti, fakat o bunu istememişti. Üzerindeki yorgunluğu göstermemek için böyle yapmıştı. Kaledeki hizmetçilerin gece geç saatlere kadar ayakta kalmasına kızıyordu. Onlar da insandı; biraz dinlenmek onların hakkı olduğuna inanıyordu. Fakat krallığın kuralları katıydı. General, hizmetçilere her zaman iyi davranan biri olsa da, onların ayak altında dolaşmasına sinirlenen biriydi. Elinden gelse onları kaleden kovardı, sonra bu düşüncesinden hemen vazgeçiyor, hizmetçilere acıyordu. Bu alt tabakadan insanların en azından burada sıcak bir çorba, yatak, bir yuva bulmalarına seviniyor; fakat herkesin kendisi gibi olmadığını bildiğinden ayrıca üzülüyordu.

Zırhı askıya koyarken, bu zırhı yarın sabah tekrar giyecek olmasının acısını üzerinde hissediyordu. Kendini yatağa bıraktığında, gözleri bu yorgunluğa dayanamıyordu. Uykuya dalmak üzereyken, yanan mumun alevi gözlerine vuruyordu. Kalan son gücüyle yataktan kalkıp mumu söndürdü. Gözleri zaten görmekte zorlanırken, şimdi hepten kör gibi olmuştu. Boşluğa doğru giderek yatağa çarpacağını bildiğinden, ileri adım attı. Dediği gibi de oldu, tam bir ölü gibi bıraktı kendini yatağa. Neden bir veliaht ve general olmanın ağırlığını yaşamak zorunda olduğunu düşünecekti ki, uykuya daldı.

Kral, herkesin savaş kurulu masasında toplanmasını istiyordu. Bu toplantı, Ayı Krallığı ile yapılacak olan savaşın genel durumunu görüşmek içindi. Hizmetçi, "General Tilun, babanız sizi toplantıya çağırıyor. Hemen kalkın!" diye seslendi. General, bu hizmetçi kadının sesini tahta kurduna benzetirdi hep. Şu an beyninin içinde cır cır ses çıkarıyordu. General, zor da olsa kendini doğrulttu. "Tamam, sen çık. Ben kendim giyerim," dedi. Erkek adam böyle saçmalıklara bakmak zorundaydı. Kişi zırhını kendi başına giymeliydi. Belki de başkasının yardım etmesi, o zırhın ihtişamıyla kendini üstün gördüğünün kanıtıydı.

Üç general, masanın başında haritaya bakarak kendi aralarında ufak bir sohbet içindeydiler. Bu ufak sohbetin asıl nedeni, Tilun'un daha gelmemiş olmasıydı. Birazcık geç kalmasına bir şey gelmeyeceğini Tilun da biliyordu. Kendisinin kral soyundan gelmesi, ona bu kolaylığı sağlıyordu. Veliaht olması da ayrı bir ayrıcalık sağlıyordu; bu da cabasıydı. Kral da kendi oğlunu, diğer üç generalin yanında fırçalayacak değildi.

Tilun odaya girdiğinde, o kısa sohbetler bir anda kesildi. Mahcup bir tavır takınarak masaya yaklaşırken, Kral, el işareti ile generallerin ciddi bir tavır almalarını sağladı. Masanın başına gelen Kral, eline aldığı kılıcını bir değnek gibi kullanarak yaslandı. Vezire, haritada bir şeyleri göstermek için kullandığı çubuğunu getirmesini işaret etti. Vezir, kendisinden istenilen şeyi yaptı.

Generaller masanın sağ ve sol taraflarına ikişer olarak ayrılmışlardı. Bu dört general; Kuzey, Güney, Doğu, Batı olarak ayrılıyorlardı. Kuzey generali Tilun'du, Güney generali Udar, Doğu generali Gensu, Batı generali Talpın'dı.

Generallerin en genci Tilun'du, yaşı 19'du. Bu kadar genç olmasına rağmen Kral'ın ve diğer generallerin takdirini kazanmış birisiydi. Her ne kadar veliaht olmasından dolayı babası onu generallikten almak istese de, Tilun'un kazandığı birkaç savaş ve savaşın vermiş olduğu heyecan, kanın kılıcına değdiğindeki hissi bırakmak istemediğini net şekilde belirtmişti.

Tilun saray yaşantısını hiç sevmiyordu. Annesi onu el bebek gül bebek yetiştirmeye çalışmıştı. Annesi sert ve diktatör bir kadındı. Bu da, sarayın vermiş olduğu eğitimde ilahi soyun getirdiklerinden kaynaklanıyordu. Seçkin bir aile olduklarından dolayı, katı ve hatasız bir hayat yaşaması için eğitilmiş bir kadındı. Bu eğitimin verdiği etkileri Tilun'a da vermek zorunda hissediyordu. Tilun'un da hayatında bu eğitilmenin etkileri görülüyordu; askeri strateji kitapları okumak, yönetim kitapları okumak arasında kaybolmuştu. Bu kitaplar, generaller içinde en büyük etkiyi sağlamıştı.

Aslında Kral da onun generalliğine seviniyor, hatta daha da iyi olacağına inancı vardı. Kral'ın tek korkusu, gireceği bir savaşta yaralanmasından ve ölmesinden korkmasıydı. Çünkü Tilun, girmiş olduğu çarpışmalarda hep en önde gidiyordu. Diğer generaller gibi komutanlarına geriden emir vermeyi seven bir tip değildi. Hatta savaşı geriden yönetmesi için en sevdiği komutan olan Adal'a bırakıyor, ona gereken talimatları veriyor, verdiği stratejiler eğer tutmuşsa onun da çarpışmaya girmesine izin veriyordu.

Tilun'un Adal'ı yüzbaşı konumuna getirmiş olması, onu sevdiğinin bir kanıtı olmakla birlikte, kendisinden beş yaş büyük olması nedeniyle bir taraftan da onu abi olarak görüyordu. Askeri bir aileden gelmesi ve babasının onu küçük yaşta hep savaş hikayeleri ile büyütmüş olması, bir asker olarak disiplinli olmasına neden olurken savaşma hevesine de neden olmuştu.

Adal'da, Tilun'un veliaht olmasına takılmıyor, vermiş olduğu planlara ve stratejilere güveniyor, büyük bir komutan olduğuna inanıyordu. Yapmış oldukları savaşlardan ve almış oldukları yaraları bir nişan gibi taşıyordu.

Fakat bu savaşlar küçük sayılan çatışmalardı. Şimdi ise büyük bir savaşın eşiğindeydiler. Kral normalde generalleri bölgelerinden kaleye çağırmazdı. Bu savaşın nedeni, Ayı Krallığı'nın tüccarları önce esir alıp sonra öldürmesiydi. Bu tüccarlar Aslan Krallığı'na ait olsa da, Aslan ve Kaplan Krallıkları müttefik olduğu için Kaplan Krallığı da savaşa girmek zorundaydı.

Kral, generalleri sırayla çağırıyordu. Tilun emri aldığında, Adal'ı Kuzey bölgesindeki kalesinin salonuna çağırdı. Burası genellikle rütbeli askerlerin bir araya gelip vakit geçirdiği yerdi. Diğer rütbeli askerler o anda durumdan habersiz, yiyip içip, gülüşüyor, hoş sohbetler ediyordu. Adal'ın içeri girmesiyle herkes ona doğru anlık bir bakış attı, sonra her şey eski haline döndü; içkilerini içmeye ve sohbete devam ettiler.

Adal, kalabalık sayılmayan bu insanların arasından geçerken içinde hiç hoş olmayan bir tedirginlik hissediyordu. Generalin yanına gelip önünde dimdik durdu, baş selamı verdikten sonra onu dinlemek için pozisyon aldı.

General Tilun, yanına yaklaşmasını işaret etti. Bu işaretle oturmak için generalin yanına gitti. General konuştu: "Kral beni saraya çağırıyor. Acil aldığım pusulada, Ayı Krallığı ile ipler gerilmiş. Büyük ihtimalle savaşa gireceğiz. Senden istediğim, buradaki herkesi hazır konumda tut. Eğer kral savaş diyorsa, sana bir pusula ile haber edeceğim. Kuralları biliyorsun, ona göre hareket et. Şu an toplamda kaç adamımız var?"

Adal, "5 bine yakın savaşçımız var. 2000 kadarı kale ve etrafında, diğerleri köylerde emirlerimizi bekliyor," diye yanıtladı.

General, "Tamam. Ben şimdi gidiyorum, burası sana emanet," dedi ve ayağa kalktı. Masada içip eğlenmeye devam eden komutanlar varken, general kılıcını çıkarttı ve önünde duran masaya kılıcıyla tak, tak, tak vurdu. Bir anda, bağırıp çağırıp içen, sohbet eden komutanların sesinin kesildiği ölü bir sessizliğe büründü ortam. Masada oturan 8 komutan vardı; hepsini general kendi seçmişti. Bu komutanlar yetenekli insanlardı ve generallerine sonsuz güvenen, her türlü zorluğu göze alabileceklerini defalarca göstermiş kişilerdi.

General, gözlerinin içine bakan bu adamlara seslendi: "Değerli komutanlarım. Kraldan bir mesaj aldım, beni acilen saraya çağırıyor. Hemen şimdi yola çıkıyorum. Yerimi Adal'a bırakıyorum. Bu koltukta ben yokken o oturacak. Bana nasıl davranıyorsanız, yüzbaşına da öyle davranın. Ne yapacaklarını ona söyledim, o size ne yapacağınızı söyleyecek. Haydi, keyfinize devam edin."

Sözlerini bitirdikten sonra Adal'a koltuğa oturması için işaret etti. Adal bu emri iletmedi. General hemen atının yanına yöneldi. Yaveri onu bekliyordu, iki atın civarında duran yaver, yağmurun altında beklemekten canı sıkılmış gibiydi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.

Tilun, yaverini görünce haline acıdı. "Keşke ahırda bekleseydin, ıslanmamış olurdun," dedi. Yaver, "Generalim, sorun değil," diye karşılık verdi. Bu sırılsıklam olmuş adamı daha fazla bekletmemek için general hemen atına atladı ve hızlıca yola koyuldular.

Bu yolculuk dört gün sürecekti. Kuzey bölgesi, bataklık ve ormanlık bir araziye sahipti. Yağmur hiç eksik olmazdı; yaz olmasına rağmen en az haftada iki kez yağardı. Meşe, gürgen, kızılağaç bu bölgede bolca bulunan ağaç türleriydi.

Kuzey sınır hattında, bölgeyi iki devletten ayıran bir çay vardı. Bu çay, iki devletin sınır çizgisiydi; fakat 10 kilometre sonra sadece Kaplan Krallığı topraklarında akmaya devam ediyordu. Arazinin engebeli olması, savunmayı kolaylaştırsa da ağaçlık yapı ani saldırılara elverişliydi. Genelde bu saldırılar yaz aylarında, "eşkıya" denilen gruplar tarafından, yağma amacıyla köylere yapılıyordu. General Tilun, askerleri köylere yerleştirerek bu saldırıları büyük ölçüde azaltmıştı. Önceden ayda 20'ye varan saldırılar, bir veya ikiye düşmüştü.

Kale, "Gargen Tepesi" denilen bir noktadaydı ve hakim bir mevkideydi. Kaleye saldıracak olanlar aşağıda kaldığı için bu avantajlı bir konum sağlıyordu. Ayrıca kalede, 100 asker ile 8 rütbeli komutan ve aileleri birlikte yaşıyordu.

Tilun'un, general olarak kaleye geldiği iki yıl boyunca, burada tam bir aile ortamı yaratmayı başarmıştı. Yaptığı diğer işler, Kuzey bölgesinin köylerinin gelişmesini ve refaha ulaşmasını sağlamıştı. Halk ve askerler, bu genç generali çok sevmişti. İlk başlarda onun çok acemi olduğunu düşünürlerken, yaptıklarını görünce ona -veliaht olduğu için değil- gerçek bir general olduğu için saygı ve sevgi duymaya başlamışlardı.

Tilun'un en büyük yenilgi, tarım ve hayvancılıkta olmuştu. Verim artsa da vergiyi artırmamış, köylünün daha rahat yaşamasını sağlamıştı. Köylü halk bu generali gerçekten seviyordu.

Akşam olmak üzereydi. General, yaşlı bir gürgen ağacının altında atını durdurdu. Yaver, burada geceyi geçireceklerini anlamıştı. Hemen bir ateş yakmak için harekete geçti. General, hemen ona yardımcı olmak için bir hamle yaptı. Fakat yaver, "Buna gerek yok," dese de onu dinlememişti. Hatta ateşi kendisinin yakacağını, onun yemek hazırlığını yapmasını söylemişti. Yaver hemen yemek hazırlıklarına başladı.

Yağmur da biraz kesilmiş, çiseleme halinde yağıyordu. Fakat bu yaşlı ağaç, onları bir çadır edasıyla koruyordu. General ateşi yakmış, odunları üst üste koyarak ateşin vücutlarını ısıtmasını ve eşyalarını kurutması için büyük bir kor haline gelmesini sağlamıştı. Yaver, önceden pişirilmiş kavrulmuş kuzu etini çıkardı. Bu etin tadının bu kadar iyi olacağını hiç tahmin etmezdi. General, belki de sabahtan beri bir şey yemediği için ve at üstünde geçen vakitten dolayı bu kadar aç olduklarının fark etmemişti.

Yenilen yemeğin ardından, yanan ateş yığınına yaklaştılar. Üstlerindeki ıslak kalan yerleri kurutmak için alevlere o taraflarını dönüyorlardı.

Yaver, "General, yağmur olmasa biraz daha yol kat etmiş olurduk," dedi.

General, "Önemli değil yaver. Yarın hava yağmurlu olsa bile gece yola devam edeceğiz. Pusula bayağı ciddi. Ne kadar erken gidersek o kadar iyi olacak. Bugün atlar iyice dinlensin. Tahminimde yanılmazsam, bir gün erken varmış olacağız saraya. Sen atların arpasını ver, bu gece tok dinlensinler. Şafakla yola koyulacağız."

Yaver, "Emredersiniz general."

"General, onları yedirdikten sonra sen de yat, dinlen. Senin de dinç olmanı istiyorum yarın için, tamam mı?"

Yaver, "Elbette, yine dediğiniz gibi yapacağım."

Yaver, kendinden istenilenleri yaparken, general yanan ateşin kırmızı alevlerine bakıyordu. Ateşin dalga dalga yükselmesi, engin düşüncelere dalmasına neden oluyordu. Olay ciddi olmasa, dört büyük generali paraya çağırmazlardı. Ayı Krallığı ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki kralın öfkesine neden olmuştu? Diye düşünürken, ateşin verdiği sıcaklık ve yorgunluğun etkisiyle uykusunun geldiğini fark etti. Keçi yününden yapılan, kendi boylarında bir şilteyi altına serdikten sonra, aklından çıkardığı eyeri yastık olarak kullanarak uyumak için uzandı. Gözleri hâlâ kırmızı alevlere dalmış haldeydi.

Tam uyuyacağı sırada bir çıtırtı duydu. Yaver'in yaptığını düşünerek onun olduğu tarafa baktı. Ancak yaver horul horul uyuyordu. Başını tekrardan eyere koydu. Uyuyormuş gibi davranmaya devam ediyordu, fakat kılıcının kabzasını kavramıştı. Diğer eliyle kuşağındaki hançeri yokladı. Bu çıtırtı seslerinin eşkıyalardan geldiğini anlamıştı. Fakat kaç kişi olduklarını bilmediği için ilk hamleyi onlardan bekliyordu.

Tüm bu düşüncelere dalmışken, üzerine doğru koşan bir karaltıyı fark ettiğinde, yattığı yerden ayağa fırladı. Kılıcını savuran eşkıyayı aynı şekilde karşılık verdi. Çıkan seslerin etkisiyle yaver de uyanmıştı. O da hemen kılıcına davrandı. General onun da ayaklandığını görünce, ona kendisine doğru yaklaşması, yani sırt sırta vermek için bağırdı. Yaver, kendisinden istenileni hemen yaptı.

Etraflarında toplam beş kişi vardı. Hâlâ Doğan Krallığı yakınlarında oldukları için, bu eşkıyalar oradan olmalıydı. Saldırılarına beşi birden kalkışmıştı. Fakat karşılarında Kuzey generali olduğunun farkında değillerdi.

Doğan Krallığı, Kaplan Krallığı'na vergi vermek zorundaydı. Paralı askerlerle yapılan savaşı kaybettikten sonra, Kaplan Krallığı'nın atadığı bir kişi tarafından yönetiliyordu ve atanan kişi zorba bir hüküm sürüyordu. Doğan Krallığı yoksulluk içerisindeydi. Ayrıca Kaplan Krallığı'nı hiç sevmezlerdi, fakat boyun eğmek zorundaydılar. Krallarını ve ilahi yaratıkları olan doğanı ölümü ile kaybetmişlerdi, özgürlüklerini de... Bu eşkıyalar da Doğan Krallığı'nın gençleriydi. Kendilerine güvenen bu gençler, küçük gruplar oluşturarak Kaplan Krallığı'nın köylerine saldırıp, şile (para) ve erzak çalıyorlardı. General bunu engellemişti, fakat yine de cesaret ediyorlardı. Ayrıca general bu insanlara acıyordu, ancak yönetimi kendisinde olmadığı için elinden gelen bir şey yoktu.

Çarpışma devam ediyordu. Kılıç şakırtıları gecenin karanlığında yankılanırken, general kılıcın kabzası ile birinin ense köküne vurması ile adam bayılmıştı. Tam bu esnada arkasından yaklaşan birisi olduğundan haberi yoktu. Yaver bu durumu görmüştü, hemen bağırdı: "General, arkanızda!"

General bu uyarı ile gelen kılıç darbesini savuşturdu. Fakat onlara saldıran adamlar durmuştu. Korku içerisinde birbirlerine bakıyorlardı. Bir tanesi işaret yaparak kaçmaya başlamıştı. Yaver peşlerinden koşuyordu ki general, "Gerek yok, bırak gitsinler," dedi. Ancak bu eşkıyalar, bayılan arkadaşlarını geride bırakmışlardı. General, baygın adamı yavere bağlaması için işaret etti.

Bu küçük çarpışma, kanının hızlanmasına, vücudunun ısınmasına neden olmuştu. Yaver adamı bağlayıp ağaca yaslamıştı. General ateşi besleyerek harlanmasını sağlıyordu.

Aradan geçen birkaç saatin ardından baygın adam ayılmaya başlamıştı. General, yavere biraz su vermesini emretti. Su içen baygın adam biraz kendine gelmişti. General, eyeri alıp baygın adamın karşısına oturdu, kılıcını yere saplayarak adama baktı.

"Anlat bakalım, sen kimsin, burada ne arıyorsun?" diye sordu general.

Eşkıya adam, "Ne de olsa öldürüleceğim, neden sana bir şey söyleyeyim ki?" dedi.

General, "Hey hey, sakin ol. Ben seni öldüreceğim demedim. Seninle bir işim var, onu söyle ve buradan gitmene izin vereyim," dedi.

Eşkıya bu sözlere inanmış gibiydi ya da inanmak istiyordu, çünkü başka çaresinin olmadığının farkındaydı. Belli ki bu adama istediklerini söylerse kurtulabileceğine inanıyordu.

"Biz birkaç aç insanız. Sizi soyarsak biraz daha rahat yaşarız diye bu işe kalkıştık. Hepsi bu," dedi.

General yavere seslendi, "Buraya kalan kuzu etinden getir ve bu adamı çöz de yesin."

Yaver, generalin bu söylediklerine şaşırmıştı, fakat bu emre karşı gelme şansı yoktu. Kendisinden istenileni hemen yaptı. Eşkıya buna hayret ediyordu; bu adamın general olduğunu bilmiyordu, çünkü o sırada bayılmakla meşguldü.

General bir kese altın çıkardı, adamın kucağına attı. "Bunun için buradaydım, değil mi? Diğer arkadaşlarınla da paylaş. Ha, onlara seni bıraktıkları için kızma. Onlar benim kim olduğumu öğrenmek için kaçtılar. Şu an bundan fazla verebileceğim bir şeyim yok. Serbestsin, gidebilirsin," dedi.

Eşkıya, kendisine iyi davranan bu adamı merak etmişti. Fakat şu an kurtulduğu için o kadar seviniyordu ki, bu merakı umurunda değildi. Bir an önce evine gitmek için heyecanlıydı.

General biraz daha dinlendikten sonra, ayakta bekleyen yavere atları hazırlamasını istedi; gece yola çıkacaklarını söyledi. Bu kısa macera uykularını kaçırmıştı, yola devam etmelerinin daha iyi olacağını düşünmüştü.

Atları dörtnala sürerek saraya vardığında, saray korumaları onu saygıyla selamlamıştı. İlahi yaratık Kaplan da devasa şekilde kapının önündeydi. Bu saraya gelmeyeli bir yıldan fazla olmuştu. Kapıdaki korumaları tanımıyordu; bunlar yeni korumalar olmalıydı. Saray işlerini hiç sevmediğini yeniden fark etti. Bu kadar insanın içinde bunalıyordu. Belki de bu durum, kuzeyde az insanla vakit geçirdiğinden kaynaklanıyordu. Fakat bu kalabalık canını sıksa da katlanmalıydı.

Hizmetli generali karşıladı. Akşam vakti olduğu için onu odasına çıkarmak için görevlendirilmişti.

General Gensu, ellili yaşlarda bir adamdı. Aile olarak askeri bir soydan geliyordu; babası da generaldi. Her şeyi babasından öğrenmişti. Eski general, kralın arkadaşı ve güvendiği bir adamdı. Doğan Krallığı ile yapılan savaşta, diğer iki generalle büyük başarı göstermişti. İyi bir asker ve generalliğin nasıl kazanıldığını da göstermişti.

General Gensu, hayatını kendisi gibi general olan babasının yanında geçirmişti. Ailesi bu generalliği meslek haline getirmişti. Gensu'yu yanında yetiştirerek geleneği devam ettirmek istiyordu. Bu yüzden küçük yaştan itibaren onu askeri yöntemlerle yetiştirdi ve kendi generalliğini ona devretti. Gensu da babasının vermiş olduğu eğitimlere gerekli önemi vermiş, onun güvenini boşa çıkarmamıştı. Çocukluk yıllarında bu eğitimler canını sıksa da, sonradan ulaştığı makam ve insanlara emir vermek hoşuna gidiyordu. Nefsinin istedikleri çok hoş bir duyguydu.

Savaş alanında, krallığın adı gibi adeta bir kaplan gibi savaşıyordu. Verdiği emirler çok keskindi ve eğer yapılmazsa cezası çok ağır olurdu. Doğan Krallığı ile yapılan savaşta, savaşın en kritik anlarında, kendi komutasındaki süvari birliğinin başındaki komutan ağır saldırı altındayken, yüzbaşı konumundaydı. Kendi komutasındaki teğmene verdiği emri yerine getirmeyen teğmene, bu korkaklığı yüzünden ağır ceza vermişti.

Doğan Krallığı ile yapılan savaşta babasından generalliği devralmıştı. Generalliği devraldıktan sonra, yeni teğmeni kraldan bir rica ile atamasını sağlamıştı. Kral, bu generalin böyle bir sıradan askerin teğmen olmasını istemesinde, ona güven duyduğunu hissettiğinden anlamıştı.

Tekrardan Doğu bölgesine askerleri ile gittiğinde, emrini dinlemeyen teğmeni bir gece uykusunda öldürtmüş ve cesedini de şehrin çöplüğüne attırmıştı. Sabah uyanan halk, teğmenin cesedini çöplükte görünce hayretler içerisinde kalsalar da, bunu yeni generalin yaptığını biliyorlardı. Fakat kanıtlama şansları olmadığından onu suçlama şansları da yoktu. Suçlama şansları olsa bile, generalden korktukları için böyle bir şeye karışmazlardı. Halk, generalin teğmenin yaptığı korkaklığı affetmeyeceğini biliyordu. Onun gaddar olduğunu, eğer ki generalin kurallarına karşı çıkarlarsa kendi başlarının da belaya gireceğini biliyorlardı.

General Talpın, Batı bölgesini kralın emri ile atanan ve askeri bir geçmişi olmayan biriydi. Babası aristokrattı. Hayatı Kaplan Krallığı kütüphanelerinde geçen, Kaplan Krallığı tarihçesini yazarken ölmüş bir insan olsa da, bilgeliği ve insanlara yaptığı yardımlarla insanların güvenini ve sevgisini kazanan biriydi. Babası, evladını da kendisi gibi alim ve bilge olarak yetiştirmeyi düşündüğü için bütün eğitimini kendisi üstlenmişti.