Ficool

Chapter 2 - Bir Dağ ayısı

Umay, dişlerini sıkarak çantayı omzuna attı. Zuhal, çadırın kapısını açtığında içerideki o tanıdık, ağır koku yerini dışarının sert rüzgarına bıraktı. Umay adımını atmadan önce durdu; sormazsa içinde patlayacak olan o soruyu sordu:

"Senin için iyi oldu mu?" dedi sesi titreyerek. "Gerçekten... Buraya getirilmekten memnun musun?"

Zuhal'in yüzünde hüzünlü ama kabullenmiş bir gülümseme belirdi. "İlk başta her şey bir kâbustu, Umay. Ama sonra... ilk kez sevildiğimi hissettim."

Umay gözlerini kıstı, içindeki o bitmek bilmeyen şüpheyle sordu: "Peki ya ben? Benim için de böyle bir ihtimal var mı?"

Zuhal omuzlarını yavaşça silkti, bakışları dağların karanlığına kaydı. "Bunu sadece Avex ve senin kaderin bilebilir."

Umay, bilinmezliğin soğuk nefesine doğru ilk adımını attı.

Dağ eteğine yaklaştıkça hava keskinleşiyor, rüzgar taşların arasından ıslık çalarak geçiyordu. Köyün o sahte huzuru çoktan geride kalmıştı. Hakhşi ve Zuhal önde yürüyorlardı. Hakhşi'nin devasa gölgesi, Maku savaşçılarının durdurulamaz gücünü simgeliyordu. Umay ise bir yabancı, çıldırmanın eşiğinde bir sürgün gibiydi. Kaçmayı düşündü; ama bu mor gökyüzü altında nereye gidecekti? İçindeki ses, "Burada bile fazlalıksın," diye fısıldayıp duruyordu.

Zuhal'in sesi düşüncelerini kesti: "Nefes al, Umay."

Umay ona döndüğünde Zuhal'in gözlerinde suçluluk dolu bir anlayış gördü. "Neden bana öyle bakıyorsun?" diye çıkıştı Umay.

Zuhal omuzlarını gerdi, sanki eski bir yarayı deşiyordu. "Çünkü seni orada, o dağda bırakmanın ağırlığını biliyorum. Ben de seninle aynı yolu yürüdüm, Umay. Dünya'dayken bir fahişenin kızıydım. Kimsenin yüzüne bakmadığı, herkesin tiksinerek geçtiği bir gölgeydim. Şirket beni bir eşya gibi seçip buraya getirdi. Ama bak, şimdi saygın bir adamın eşiyim. Burada bir değerim var."

Tam o sırada Hakhşi durdu ve eliyle sarp kayalıkların arasına gizlenmiş, taştan bir kulübeyi işaret etti. "Avex burada."

Umay taş yapının önüne geldiğinde tuhaf bir şey hissetti. Evin soğuk duvarlarından sanki bir huzur dalgası yayılıyordu. Ama bu huzur, kapının açılmasıyla yerini bir fırtınaya bıraktı. Karanlık siluetin içinde, devasa ve ürkütücü bir adam belirdi.

Zuhal, Avex'e doğru çekinerek bir adım attı. "Onun adı Umay. Senin için gönderildi."

Avex'in sesi, kayaların birbirine sürtünmesi gibi pürüzlü ve hiddetliydi: "O yaşlı bunağa söyle, benim bakıcılık yapmaya niyetim yok! Diğer dişilerden bile daha kısa ve bir bebek yumuşaklığında görünüyor. Eğer onu öldürmek istiyorsanız, bunu dağa bırakarak yapmayın, daha insancıl bir yol bulun!"

Hakhşi araya girdi, sesi kontrollüydü: "Anlaşma böyle, Avex. Umay kimse tarafından seçilmedi. O senin."

Avex'in öfkesi gerçek bir patlamaya dönüştü. Toplumun tüm çöplerinin kendisine atılmasından tiksiniyordu. Sertçe kapıyı çarpıp evin arkasına geçti ve tek dostu olan Çulpasına bindi. Yeşil-beyaz kürklü, bir kaplanın çevikliğine sahip bu muazzam yaratık, Avex'in altındayken adeta bir yıkım makinesi gibi görünüyordu.

Çulpa, sarp kayaların üzerinden bir sıçrayışta Hakhşi'nin üzerine atlayacakmış gibi geçti. Hakhşi korkuyla Umay'ın önüne siper oldu: "Onu korkutuyorsun, dur!"

Avex, içindeki siniri kontrol edemeyerek yere tükürdü. "Madem bana ait, o zaman kimse karışmaz acemi oğlan!"

Bir anda her şey karardı. Avex, Çulpasının üzerinden eğilip Umay'ı bir kedi yavrusu gibi tek hamlede kavradı ve binek hayvanının sırtına, kendi önüne fırlattı. Umay, kendini bir anda Çulpasının sert kürkünün üzerinde, dünyaya tersten bakarken buldu.

Karnına oturan o sarsıntıyla sadece çığlık atabildi. Yorgundu, açtı ve yine istenmeyen kişiydi. Bir "dağ ayısının" önünde, sanki iade edilecek bozuk bir paketmiş gibi dağın dik yamaçlarına doğru sarsılarak götürülüyordu.

Birkaç dakika içinde yeniden Maku köyünün merkezindeydiler. Çulpa, köyün orta yerine sert bir iniş yaptığında, Umay'ı omzunda cansız bir çuval gibi taşıyan "nazik" savaşçı, onun nemli toprağa yuvarlanmasına izin verdi.

Umay, tozun ve çamurun içinde diz çökmüş hâlde başını kaldırdı. Etraftaki Maku erkeklerinin fısıltıları, zihnine yüklenen o lanet sözlük aracılığıyla kalbine batıyordu: "Geri geldi. Fazlalığı kabul etmedi." Umay, binek hayvanından devasa bir gölge gibi inen adamı süzdü: Avex.

Koyu mor teni, keskin hatları ve en çok da sağ yüzünü bir harita gibi kaplayan o yanık izleri… Derisi orada çatlamış, pürüzlü bir taşa dönüşmüştü. Umay, bu adamın karşısında kendini ölüme mahkûm bir asker gibi hissetti. Bir gün içinde daha ne kadar reddedilebilirdi?

Reis, çadırından bir hışımla çıkarak gürledi: "Bu da ne demek Avex?"

Avex'in çenesi kasıldı. Yüzü bir heykel kadar donuktu ama gözlerinde öfke değil, derin bir rahatsızlık vardı. "Bu sizin sorununuz," dedi sesi, derinden gelen bir gök gürültüsü gibi meydanda yankılanarak. "Bir kadın istemiyorum."

Kabilenin iç gıcıklayıcı fısıltıları yükseldi: "Bu yüzden yalnız kaldı. Kim ister ki bu canavarı? Bırakalım da o çelimsiz fazlalığı alsın, birbirlerine yakışırlar."

Avex'in elinin kılıcının sapında beyazlaştığını gördü Umay. Savaşçı derin bir nefes alıp kılıcı bıraktı; liderine karşı gelmemek için kendini dizginliyordu. Reis ise acımasızdı: "Bu kadın fazladan geldi. Kimse onu istemedi, Avex. O senin!"

Umay'ın içindeki baraj o an yıkıldı. Lanet olsun, diye düşündü. Böyle söylemek zorunda mıydı? Dünyada annesi, burada ise hiç tanımadığı bir lider… Herkes onun "istenmeyen" olduğunu yüzüne vurmak için yarışıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken hıçkırıklarını tutamadı. Yüzünü iyice toprağa eğdi ve Türkçe, sadece kendisinin anlayabileceği o acı kelimeleri döktü:

"Kendi evimde sevilmedim. Kendi ailemde bir fazlalıktım. Şimdi koskoca evrenin ucunda, bu ilkel adamın bile 'fazlalığı' oldum. Lanet olsun… Neden sadece öldürmüyorsunuz? Bıktım artık, dayanamıyorum!

Meydandaki uğultu, bu yabancı ve acı dolu sesin frekansıyla bıçakla kesilmiş gibi sustu. Umay, önünde duran tozlu, deri çizmeleri gördü. Başını kaldırdığında Avex ile göz göze geldiler. Adamın buz mavisi gözlerinde, daha önce kimsede görmediği bir şey vardı: Acıma değil, korkunç bir tanıdıklık. Kelimeleri anlamamıştı ama Umay'ın sesindeki o "terk edilmiş çocuk" tınısı, Avex'in yıllardır üzerine kilit vurduğu kendi mahzenini sarsmıştı.

Umay bitkinlikten tekrar yere çökecekken, kabilenin en korkulan savaşçısı beklenmedik bir şey yaptı. Arkasını döndü ve Umay'ın önünde yere çömeldi. Avex, kızın tereddüt ettiğini görünce, yaralı tarafındaki deri zırhını eliyle sertçe çekiştirip, kızın o pürüzlü dokuya temas etmesini engelleyecek bir boşluk yarattı. Kendi çirkinliğini ondan saklamak ister gibi homurdandı: "Hadi, tırman."

Umay, devasa adamın boynuna sarılıp sırtına tırmandığında, Reis'in sesi arkalarından duyuldu: "Avex, o artık senin!"

Avex, Umay sırtındayken Çulpasına bindi ve köye son kez gürledi: "O artık benim. Ve bunu, en az benim kadar iyi bilin!"

Çulpa, dağ yoluna doğru bu kez çok daha yavaş bir tempoyla koyuldu. Umay, yüzünü Avex'in sağlam omzuna yasladığında, Avex'in içindeki yıllardır susmayan o terk edilmiş çocuk ilk kez bir huzur kırıntısı hissetti. Gelirken baş aşağı fırlatıp attığı bu "yumuşak dişi", şimdi sırtında uyuklamaya başlamıştı. Avex, Çulpasını sanki kırılacak bir kristali taşıyormuş gibi özenle yönlendirdi.

Nihayet Yakşir Dağı'nın eteklerindeki taş evine ulaştıklarında, Adife'nin gecesi çökmüştü. Avex, küçük insanını postların arasına, ateşin sıcaklığına usulca yatırdı. Üzerini kalın kürklerle örterken, yaklaşan zemheri ayını düşündü. Artık bir sorumluluğu vardı. Bu yumuşak tenli yaratığa avlanmayı, et kurutmayı ve bu sert dünyada nasıl dik durulacağını öğretmeliydi.

Avex, kılıcını bilemek için ateşin başına oturduğunda zihni çok eskilere, beş yaşındaki o meşum geceye gitti.

Geçmişten Bir Kesit:

Küçük Avex, vücudundaki yanıkların ateşiyle annesini bekliyordu. Kadın içeri girdiğinde gözlerinde merhamet kırıntısı bile yoktu. Avex, "Anne..." diye inlediğinde, annesi sadece elbiselerini düzeltti ve "Benim kutlamaya dönmem gerek, yeterince vakit kaybettim," diyerek kapıyı çekip çıktı. O gece Avex, yaralarından değil, sevilmediğini anladığı o sessizlikten ölmüştü.

Gece, Yakşir Dağı'nın zirvelerinde bir bıçak gibi bileniyordu. Kulübenin içindeki hava, sönen ateşin son közleriyle koyu bir kızıla boyanmıştı. Umay, postların arasında huzursuzca kıvranırken, Avex odanın en karanlık köşesinde, sırtını pürüzlü taş duvara dayamış halde bekliyordu. Bir savaşçı için uyku, her an bozulabilecek ince bir perdeden ibaretti; ancak bu gece, perdenin arkasında pusuda bekleyen şey bir düşman değil, kendi geçmişinin hayaletleriydi.

Avex, gözlerini Umay'ın uyurken hafifçe titreyen omuzlarından ayırmıyordu. Zihni, yıllardır kilitli tuttuğu o rutubetli mahzenin kapılarını zorluyordu. "Neden?" diye sordu kendine. Neden bu "yumuşak tenli" yabancıyı o meydanda bırakıp arkasını dönmemişti? Onu sırtına aldığı an, derisindeki yanık izlerinin sızladığını hissetmişti; ama bu fiziksel bir acı değil, unutulmuş bir şefkatin hayalet ağrısıydı.

Avex, çocukken beslediği o bembeyaz Şenşeni'ni, hatırladı. Babası onu boğarken, Avex'in gözlerinin içine bakıp "Zayıflık, bir Maku savaşçısının tek gerçek celladıdır," demişti. Şimdi ise sırtında bir zayıflığı, bir "istenmeyen" taşımıştı. Ama garip bir şekilde, o zayıflığın sıcaklığı, kalbindeki o buzdan kütleyi yavaş yavaş çatlatıyordu.

Şafak vakti, taş duvarlardaki ince çatlaklardan sızan gri bir sisle geldi. Evin içindeki detaylar yavaş yavaş belirginleşiyordu: Burası sadece bir barınak değil, bir yalnızlığın anıtıydı. Tavandan sarkan kurutulmuş dağ otlarının sert kokusu, köşelerdeki deri kaplı sandıklar ve duvarlara asılmış, usta işi ama ürkütücü kemik oymaları... Her şey Avex gibi sert, işlevsel ve ruhsuz görünüyordu.

Umay, gözlerini araladığında bu gri doku görüşüne doldu. Kemikleri sızlıyordu ama içindeki o kara mizah canavarı çoktan uyanmıştı. Başını çevirip Avex'in hala orada, bir taş heykel gibi durduğunu görünce içinden geçirdi: "Harika. Evde bir dekorasyon harikası var ama maalesef hareket etmiyor. Belki de bir vergi borcu falan vardır, bu kadar düşünceli durduğuna göre kesin kaba bir hesap yapıyor."

Doğrulup omuzlarını kütletti. "Ne sabah ama!" dedi, sesi sabahın sessizliğini bir cam kırığı gibi bölerken. "Kendimi rehin alınmış bir prenses gibi hissetmem gerekiyordu herhalde ama manzara daha çok 'iade süresi geçmiş bir kargo' olduğumu hatırlatıyor. Sen de tüm gece orada mı durdun? Cidden, pilin falan mı bitti koca adam?"

Avex'ten ses çıkmadı. Gözleri ateşin küllerindeydi.

"En azından kaçırılma sahnem daha havalı olabilirdi. Bir kedi yavrusu gibi fırlatılmak... Cidden, romantizm anlayışın bir mağara ayısınınkiyle yarışır düzeyde." Umay'ın sesi biraz kısıldı, bakışları Avex'in yanık izlerine kaydı. "Aslında sen de benim gibisin. O meydanda herkes sana 'canavar' derken, ben sadece yorgun birini gördüm. Kendine yalan söylemeyi bırakmalısın. Yalnızlığın can yakmadığı masalına ben de çok sığındım ama o masalın sonunda hep biz yanıyoruz."

Avex sonunda derin bir nefes aldı. Sesindeki ayaz, odadaki sisle birleşti: "Beni kimsenin istememesi... bir sorun değil. Alışkanlık."

Umay alaycı bir kahkaha attı. "Tabii ya! Tam bir dram kralı. Merak etme, ben ikimizin yerine de konuşurum, senin o taş duvar sessizliğini gevezeliğimle yıkarım." Midelinden gelen gurultu sessizliği bozunca yüzünü buruşturdu. "Bu arada, bu 'artık' acıkmaya başladı. Midem içeriden beni yemeden önce bir kahvaltı ikramın olur mu, yoksa doğrudan ana yemeğe mi geçiyoruz?"

Avex sessizce ayağa kalktı. Kapıya yönelirken arkasına bakmadan mırıldandı: "Kal burada. Avlanmaya..."

Dışarı çıktığında Avex, kapının eşiğine bıraktığı mavi-mor meyvelere baktı. Onları toplarken parmaklarına bulaşan o tatlı yapışkanlık, ona Umay'ın sesindeki o garip, kırılgan tınıyı hatırlatmıştı. "Neden ona cevap veriyorum ki?" diye düşündü. "Neden nerede olduğumu bilmesine izin veriyorum?" İçindeki vahşi yan, onu dağın zirvesine fırlatıp atmayı emrediyordu ama diğer yan... o bembeyaz Şenşeni'ni seven küçük çocuk, meyveleri oraya bırakırken gülümsediğini fark edip hemen yüzünü astı.

Umay, Avex gittikten sonra meyveleri fark etti. Birini ısırırken içindeki ses yine devreye girdi: "Bak sen, bizim dağ ayısı meyve tabağı da hazırlarmış. Kesin içinde zehir yoktur değil mi? Varsa da en azından tadı güzel, şık bir ölüm olur." Kendi evinde bulamadığı o sahte aidiyeti, bu yabancı gezegenin soğuk taş evinde hissetmek canını acıttı.

Avex, taş kapıyı arkasından çektiğinde Yakşir Dağı'nın dondurucu sabah sisi onu bir pelerin gibi sarmaladı. İçeride bıraktığı o küçük, geveze kadının sesi hala kulaklarında çınlıyordu. "Yalnızlığın can yakmadığı masalına ben de çok sığındım…" Bu cümle, göğüs kafesinin altında paslı bir iğne gibi saplanıp kalmıştı.

Çulpasına atlayıp dik yamaçlara doğru sürdü. Avlanmak, Avex için sadece mideyi doyurmak değil, zihnindeki gürültüyü susturmanın tek yoluydu. Kar fırtınasının yaklaştığını seziyordu; havada metalik, soğuk bir koku vardı.

Dağın yüksek kesimlerinde, devasa boynuzları olan bir Kargah'ın izini sürerken, Avex'in düşünceleri kontrolü dışına çıkıyordu. Normalde bir avcı, avına odaklanmalıydı. Ama o, sürekli evin içindeki o postların üzerinde bıraktığı figürü düşünüyordu. "Ya kaçarsa?" diye sordu kendine. Sonra acı bir gülümsemeyle cevapladı: "Nereye? Bu mor gökyüzü altında bir soluk bile alamaz." Yine de içine bir huzursuzluk çökmüştü. Bu kadın, hayatına giren diğer her şey gibi "atılmış" biriydi ama sesi… sesi hayat gibiydi. Coşkulu cesur , masum .

Avex gittikten sonra kulübe, Umay'ın üzerine devasa bir sessizlik örtüsü gibi çöktü. Başlarda bu sessizlik huzurlu gelmişti ama zaman geçtikçe, taş duvarlar sanki üzerine doğru yürümeye başladı.

Umay, kapının eşiğine bırakılmış mavi meyvelere bakarak bir iç çekti. "Harika," diye fısıldadı kendi kendine. "Bir dağ ayısı tarafından evlat edinildim ve şimdilik menüde sadece egzotik yemişler var. Umarım bir sonraki öğün olarak beni düşünmüyordur."

Evi keşfetmeye başladı. Avex'in evi, bir savaşçının zihninin fiziksel bir yansıması gibiydi. Köşelerde duran devasa kılıçlar, bir kenara atılmış ama pırıl pırıl parlayan zırh parçaları... Ancak Umay'ın dikkatini çeken şey, duvarın bir kenarına özenle dizilmiş olan cam kavanozlardı. İçlerinde kurutulmuş çiçekler, renkli tozlar ve garip yağlar vardı.

"Vay canına," dedi bir kavanozu burnuna yaklaştırarak. "Bizim kas yığını meğer gizli bir aktarmış. Bu koku… lavantaya benziyor ama daha sert, daha 'erkeksi' bir yanı var. Adam resmen dağın tepesinde kendi parfüm laboratuvarını kurmuş. Belki de yanık izlerini bu kokularla iyileştirmeye çalışıyordu?" Bu düşünce içini sızlattı. O devasa cüssenin altında, kendi yaralarını sarmaya çalışan kimsesiz bir çocuk görmüştü o meydanda.

Gece çöktüğünde Umay, ateşin sönmemesi için Avex'in istiflediği odunlardan birkaçını daha ateşe attı. Dışarıda uluyan rüzgar, sanki binlerce hayalet kapıyı zorluyormuş gibi hissettiriyordu. Umay, kürklerin altına iyice sokuldu. "Şu an bir temizlik şirketinde, sevmediğim birinin ofisini siliyor olsaydım muhtemelen daha mutlu olmazdım," diye düşündü kara bir mizahla. "En azından burada, mor bir gökyüzü ve benim için meyve toplayan bir dev var. Gerçi dev biraz arıza ama… kimin ailesi normal ki?"

Avex, Yakşir'in buz kesmiş zirvelerinden inerken sırtındaki Kargah butunun ağırlığını hissetmiyordu bile. Zihninde tek bir görüntü vardı: Taş kulübesinin önündeki karların üzerinde yabancı bir ayak izi görüp görmeyeceği. İçindeki o karanlık ses, "Tabii ki kaçtı," diyordu. "Kim senin gibi bir canavarla o soğuk taşların arasında kalmak ister ki?"

Kapıyı sertçe iterek açtığında, içeriye dağın keskin ayazı ve metalik bir kan kokusu doldu. Avex, kapının eşiğinde duraksadı. Gözleri önce ateşin olduğu köşeye kaydı. Umay, kürklerin arasına gömülmüş, elinde yarım kalmış bir mavi meyveyle uyukluyordu. Ateş sönmemişti; belli ki gece boyunca odun atmaya devam etmişti.

Avex'in göğüs kafesinde tarif edemediği bir gürültü koptu. Adımları ağırlaştı. Umay, kapının gürültüsüyle sıçrayarak uyandı, gözlerini ovuşturup karşısındaki kanlı devasa siluete baktı.

Avex, sesi pürüzlü ve neredeyse bir fısıltı kadar şaşkın bir tonla konuştu:

"Hâlâ buradasın..."

Umay, adamın üzerindeki kurumuş kan lekelerini ve vahşi görüntüsünü süzüp yüzünü buruşturdu. İçindeki o kara mizah canavarı, korkusunu bastırmak için anında devreye girdi: "Vay canına, koca adam! Bir orduyla mı kapıştın yoksa dağı komple mi doğradın? Ayrıca nereye gidecektim? Dışarıda mor bir gökyüzü ve dondurucu bir fırtına var, Uber çağırdım ama bu bölgeye hizmet vermiyorlarmış maalesef."

Avex cevap vermedi. Sadece ona bakıyordu. Kaçmamıştı. Bir "artık" olarak bırakıldığı bu evde, o gelene kadar ateşi beslemişti. Avex'in omuzları çöktü, üzerindeki o gergin yay bir anda gevşedi.

"Yıkanmam gerek," dedi Avex, sesi bu kez daha otoriter ama yorgun çıkmıştı.

Avex, evin derinliklerine, o kayalara oyulmuş buharlı bölmeye geçti. Umay, merakına yenik düşerek kapının kenarından izlemeye başladı. Avex, üzerindeki kanlı deri zırhı ve yırtılmış kıyafetlerini tek hamlede çıkardı. Sırtı Umay'a dönüktü.

Umay'ın nefesi kesildi. Avex'in sırtı, sadece ön yüzündeki yanıklarla sınırlı değildi; kaslı yapısının üzerinde kırbaç izlerini andıran eski yaralar ve karmaşık savaş izleri bir harita gibi yayılmıştı. Ancak Avex, bu vahşi bedeni o berrak suyun içine bıraktığında, hareketleri inanılmaz bir zarafete büründü.

Kendi elleriyle yaptığı o kokulu jeli aldı. Lavanta ve dağ kekliği kokusu bir anda buhara karıştı. Avex, o devasa, nasırlı elleriyle yaralarını özenle yıkıyordu. Dışarıdaki o yıkım makinesi gitmiş, yerine kendi bedeniyle barışmaya çalışan, titiz ve yaralı bir adam gelmişti.

Umay, kapının pervazına yaslanıp içinden geçirdi: "Şuna bak... Dışarıda kan döküyor, içeride ise kendi küçük Spa merkezinde arınıyor. Adamın kişiliği resmen ikiye bölünmüş. Bir yanı 'seni öldürürüm' diyor, diğer yanı 'cildim için en iyisi bu bitki özü' diyor. Cidden, bu evrende normal birine denk gelmeyecek miyim ben?Nerde var bir değişik çekiyorum anasını satayım."

Avex, suyun içinden başını kaldırıp kapıdaki gölgeyi fark ettiğinde duraksadı. Bakışları sertleşmedi ama gözlerinde tuhaf bir mahcubiyet parladı. Yaralı yüzünü elinden geldiğince karanlıkta bırakmaya çalışarak homurdandı:

"Zevkini bölmek istemem ama sıra sende. Temizlenmeden yemek yok."

Umay gözlerini devirdi ama yanaklarının pembeleşmesine engel olamadı. Arkasını dönüp maku savaşçısına mahremiyet verdi. İç sesi de asla boş durmuyor " Tabi izle izle adamı şimdi aklın başına geldi utanmak için. Kız bıraksak adamın üstüne atlayacaksın."

"Tamam tamam, anlaşıldı. Önce hijyen, sonra ziyafet. Ama söylemem lazım, o jelden ben de istiyorum. Bu kokuyla bir dağ ayısından çok, bir beyefendiye benziyorsun. Gerçi sadece kokun benziyor, karakter hala biraz... ham." Adam banyosundan çıkmayıp kapıda onun dönmesini bekledi. Umay dönünce adamın hala orada olduğunu gördü.

"Peki," dedi Umay, suyun sıcaklığına davetkar bir bakış atarak. "Bu banyoyu paylaşacak mıyız, yoksa bana özel bir alan mı bağışlıyorsun?"

Avex ona son bir bakış attı. Bakışlarında herkeste olan o hakir ifade yoktu; sadece çözemediği bir merak vardı. "Yalnızsın," dedi ve karanlık koridorda gözden kayboldu.

Umay, suyun içine girerken kendi kendine fısıldadı: "Vay canına, koca adamdan bir centilmenlik hamlesi daha. Eğer böyle devam ederse, bir sonraki adımda bana şiir falan okumasından korkuyorum. Gerçi o sesle şiir okusa, dağ tepeme çöker muhtemelen."

More Chapters