Ficool

Chapter 220 - BÖLÜM 220: OYUK TEMELLER: "SESSİZLİĞİN DİŞLERİ"

BÖLÜM 220: OYUK TEMELLER: "SESSİZLİĞİN DİŞLERİ"

Kael ve Malik'in üzerindeki ağır metal ızgara, paslı menteşelerinin acı çığlığıyla kapandığında, yukarıdaki dünyanın kaosu bıçak gibi kesildi.

Ateş toplarının patlamaları, öğrencilerin hırslı çığlıkları ve büyünün havada yarattığı o statik vızıltı, yerini ani ve mutlak bir sağırlığa bıraktı. Kael, botlarının taş zemine çarpmasıyla ( TOK ) dizlerini kırarak darbeyi emdi. Hemen ardından Malik, devasa bir kaya parçası gibi ( GÜMMM ) yanına indi. Malik'in inişiyle yerdeki asırlık toz tabakası havalanarak, zifiri karanlıkta boğucu bir bulut oluşturdu.

Burası bir kanalizasyon değildi. Kael'in beklediği o rutubet, atık ve çürümüşlük kokusu yoktu. Onun yerine hava, kurumuş, soğuk ve inanılmaz derecede eski kokuyordu. Toz, ufalanmış taş ve mühürlenmiş zamanın kokusu.

Kael doğruldu. Sağ gözündeki altın yarık (Ejderha İrisi), karanlığa alışmak için genişledi. Burası, Gri Vadi'nin üzerine kurulduğu antik şehrin, "Harabeler"in gerçek temeliydi. Oyuk Temeller (The Hollow Foundations). Yüzyıllar önce bir felaketle toprağa gömülen, üzerindeki modern harabeleri taşıyan o devasa, unutulmuş iskelet.

"Karanlık," dedi Malik, kalkanını önüne siper ederek. Sesi, taş duvarlarda yankılanmadan sönümlendi. "Hiçbir şey göremiyorum Kaptan. Bir ışık yakayım mı?"

"Hayır," dedi Kael, Malik'in omzuna dokunarak. "Işık, hedef tahtasıdır Malik. Yukarıdaki aptallar ışığa koştuğu için şu an birbirlerini boğazlıyorlar. Biz karanlığı kullanacağız."

Kael, eldivenini çıkarıp duvara dokundu. Taşlar, Solgard'ın kaba işçiliğine benzemiyordu. Pürüzsüz, siyah bazalttan yapılmış, birbirine harçsız kilitlenmiş devasa bloklardı. Bu mimari, İmparatorluk öncesi döneme, belki de "Kadim Savaşlar" çağına aitti.

"İlerliyoruz," dedi Kael fısıltıyla. "Sessizce. Zırhını sıkıştır. Şıngırdama."

Malik, Kudretini (Aurasını) kaslarına vererek zırhının eklem yerlerini bedeniyle sabitledi. İki gölge, geniş, sütunlu bir koridor boyunca, yerin derinliklerine doğru ilerlemeye başladı.

--------------------------------------------------------------------------------

Koridor, yaklaşık yüz metre sonra geniş bir yeraltı salonuna açıldı. Tavan, karanlıkta kaybolacak kadar yüksekti. Devasa, kırık sütunlar, sanki yorgun devler gibi tavanı taşımaya çalışıyordu.

Kael durdu. Bir şey hissetmişti. Bu bir büyü değildi. Bir ses de değildi. Bu, havadaki hava basıncının milimetrik değişimiydi. Birisi, ya da bir şey, bu durgun havayı hareket ettirmişti.

Analiz Refleksi devreye girdi. Kael'in zihni, ortamı bir ızgara gibi taradı. Rüzgar akımı yok. Hava sirkülasyonu stabil. Ancak saat 2 yönündeki üçüncü sütunun arkasında, hava yoğunluğu değişti. Bir kütle orada yer kaplıyor.

Kael, elini Siyah Diş'in kabzasına götürmedi. Metal sesi çıkarmak istemiyordu. Bunun yerine, sol elindeki Gölge Diş'in kınını sessizce kemerinden ayırdı ve sol elinde, ters tutuşla bir sopa gibi kavradı.

"Malik," dedi Kael, dudaklarını kıpırdatmadan, sadece nefes vererek. "Sağ kanat. Savunma."

Malik sorgulamadı. Yerkıran'ı (Kalkanı) sağ tarafına çekerek, Kael'in kör noktasını kapattı.

Tam o anda, karanlığın içinden ince, ıslık benzeri bir ses ( VIIIZZT ) geldi. Sütunun arkasından fırlayan şey, bir büyü değil, fiziksel bir cisimdi. Simsiyah, mat bir fırlatma bıçağı.

Kael, bıçağın gelişini görmedi; havayı yaran sesini duydu. Vücudunu milimetrik bir açıyla sola yatırdı. Bıçak, sağ kulağının yanından geçip arkadaki duvara ( ÇIN ) saplandı.

"Gölge, gölgeyi tanır," dedi Kael, karanlığa doğru. Sesi buz gibiydi. "Çık dışarı Ferran. Kokun seni ele veriyor."

Sütunun arkasındaki karanlık dalgalandı. Sanki gölgenin kendisi sıvılaşmış ve bir insan formuna bürünmüştü. **Ferran Lyth.**Suikastçı Loncası'nın (Night-Walkers) en yetenekli adayı. Simsiyah, vücuda yapışan deri bir zırh giymişti. Yüzünün yarısı bir maskeyle kapalıydı, sadece soluk gri gözleri görünüyordu. Elinde, garip kıvrımlı iki hançer (Kris) tutuyordu.

"Reflekslerin paslanmamış Vael'thra," dedi Ferran. Sesi, kurumuş yaprakların hışırtısı gibiydi. "Yukarıdaki ışığa kanmayacağını tahmin etmiştim. Ama buraya kadar inebilmen... Şaşırtıcı."

"Senin burada olman şaşırtıcı değil," dedi Kael, rahat bir tavırla ama kasları yay gibi gergindi. "Sıçanlar her zaman karanlığı sever. Yolumdan çekil Ferran. Kristal senin boyunu aşar."

Ferran, hançerlerini çevirdi. "Kristal umurumda değil. Ama seni elemek... Bu, sınavdan alacağım puandan daha değerli. Engerek'in başına koyduğu ödülü biliyor musun?"

Kael'in gözleri kısıldı. Engerek. O isim, yerin altında bile peşini bırakmıyordu. "Demek sadece bir öğrenci değilsin," dedi Kael. "Bir tetikçisin."

"Herkes bir şeydir," dedi Ferran ve saldırdı.

Ferran'ın saldırısı, Malik'in kaba kuvvetine hiç benzemiyordu. Ferran koşmadı; kaydı. **Gölge Adımı (Shadow Step).**Ayağını yere basmıyor, sanki yerçekimini reddederek zemin üzerinde süzülüyordu. Bir anda Kael'in önünde belirdi. Sağ hançeri Kael'in boğazına, sol hançeri kalbine nişanlıydı.

Kael, Kudretini (Aurasını) bacaklarına değil, bileklerine ve beline odakladı. İkiz Diş Stili: Rüzgarın İhaneti (Wind's Betrayal) - Savunma Formu.

Kael, Siyah Diş'i çekmedi. Hâlâ kınında olan kılıcı, Ferran'ın sağ hançerinin altına taktı ve yukarı itti. Sol elindeki Gölge Diş'in kınını ise Ferran'ın sol bileğine vurdu. *TAK-TOK.*Darbe sesi tok ve sertti. Ferran'ın saldırısı bozuldu ama durmadı. Suikastçı, Kael'in savunmasını bir dayanak noktası olarak kullanarak havada takla attı ve Kael'in sırtına inmeye çalıştı.

"Malik!" Kael eğildi. Malik, Kael'in üzerinden geçen Ferran'ı havada yakalamak için devasa kalkanını savurdu. *VUUU-GÜM!*Ferran, kalkanın rüzgarıyla dengesini kaybetti ama bir kedi çevikliğiyle duvara basıp sekti ve güvenli bir mesafeye indi.

Üçlü, karanlık salonun ortasında, bir üçgen oluşturacak şekilde durdu. Ferran nefes nefese değildi ama gözlerinde şaşkınlık vardı. Kael'in hızına yetişebileceğini düşünmemişti.

"İkiye tek," dedi Ferran, hançerlerini indirerek. "Adil değil." "Burası arena değil," dedi Kael. "Burası mezbaha. Ve sen, yanlış avın peşindesin."

Kael, konuşmasını bitiremeden, salonun derinliklerinden, daha ilerideki karanlık tünellerden gelen bir ses, üçünün de kanını dondurdu. Bu bir kükreme değildi. Bu, ıslak, yapışkan ve çok sesli bir hırıltıydı. Sanki yüzlerce boğaz aynı anda nefes almaya çalışıyor, ama ciğerleri suyla doluymuş gibi boğuluyordu. HIIISSSSS... GLURK... HIIISSSS...

Ferran'ın gözleri, sesin geldiği yöne kaydı. Suikastçının o soğuk, profesyonel duruşu bir anlığına bozuldu. "O da ne?" Kael, Analiz Refleksi ile sesi ve titreşimi çözmeye çalıştı. "O," dedi Kael, geri adım atarak. "Akademi'nin sınav için koyduğu bir şey değil. O... buranın yerlisi. Ya da buraya hapsedilmiş bir şey."

Ses yaklaşıyordu. Ve sesle birlikte, o koku da geliyordu. Yukarıdaki bataklığın sülfür kokusu değildi bu. Bu, Eski Kan ve Çürümüş Büyü kokusuydu. Yozlaşma kokusu.

Kael, Ferran'a döndü. "Ödülünü unut," dedi Kael. "Eğer o şeyden sağ çıkmak istiyorsan, hançerlerini bana değil, o karanlığa çevirmen gerekecek." Ferran tereddüt etti. Ama gelen sesin tonu, metalin taşa sürtünme sesi ve o ağır, sürüklenen kütlenin yarattığı titreşim, mantığını devreye soktu. "Geçici ateşkes," dedi Ferran, Kael'in yanına, ama mesafeli bir şekilde geçerek. "Sadece o şey ölene kadar," dedi Kael.

Karanlığın içinden, soluk, morumsu bir ışık sızmaya başladı. Ve ışığın ardından, Oyuk Temeller'in gerçek sahibi, Yozlaşmış (Corrupted) bir varlık, sütunların arasından süzülerek ortaya çıktı.

Bu bir hayvan değildi. Bu, birbirine kaynamış insan uzuvlarından, erimiş zırh parçalarından ve mor, titreşen kistlerden oluşan, şekilsiz, kabusvari bir kütleydi. **Bir Amalgam (Birleşim).**Engerek'in deneylerinin bir başka artığı. Kanalizasyona atılan başarısız deneklerin, yerin altındaki o yoğun, kirli büyüyle birleşerek oluşturduğu bir ucube.

"Midem bulanıyor," dedi Malik, kalkanını kaldırarak. "Mideni boşver," dedi Kael, Siyah Diş'i (nihayet) kınından çekerken. Metalin sesi ( ŞING ) sessizliği yırttı. "Boynunu koru."

Yaratık, üç taze "biyolojik materyali" gördüğünde, üzerinde bulunan beş farklı ağızdan aynı anda çığlık attı. Savaş, artık bir düello değildi. Bir hayatta kalma mücadelesiydi.

More Chapters