Ficool

Chapter 217 - BÖLÜM 217: İRADE BÜKÜMÜ: "İÇSEL YIKIM" (İNFAZ)

BÖLÜM 217: İRADE BÜKÜMÜ: "İÇSEL YIKIM" (İNFAZ)

Gri Vadi'nin doğu kanadındaki o boğucu, sülfür ve çürümüş umut kokan Bataklık Hattı, arkalarında yavaş yavaş silinmeye yüz tutmuştu. Ancak bu rahatlama, sadece bir yanılsamaydı. Zira bataklığın o yapışkan, yavaşlatan tuzağından kurtulup daha sert, kayalık ve ormanlık araziye geçtiklerinde, tehdidin şekli değişmişti. Artık tehlike ayak bileklerine dolanan sessiz bir balçık değil, kemikleri titreten gürültülü bir kaba kuvvet formundaydı.

Zemin sertleşmiş, yerini yosun tutmuş granit kayalara ve devasa, kökleri dışarı fırlamış çam ağaçlarına bırakmıştı. Sis burada daha inceydi ama daha soğuktu; ciğerlere dolduğunda genzi yakan o metalik tadı taşıyordu.

Kael Vael'thra, adımlarını sağlam ve sessiz atıyordu. Sağ elinde, henüz kınından çıkarmadığı ama parmaklarının sürekli kabzayı yokladığı Siyah Diş asılıydı. Sol tarafında ise, daha kısa ve hafif olan Gölge Diş duruyordu. Bataklıkta harcadığı zihinsel eforun ardından, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü hafif bir sızıyla kendini hatırlatıyordu. Bu, manasını kullandığı için değil, iradesini fiziksel dünyaya dayatmanın getirdiği nörolojik bir yorgunluktu.

Malik, devasa cüssesiyle hemen arkasındaydı. Nefes alışverişleri düzenliydi ama her nefesinde göğüs zırhı gıcırdıyordu. Az önce o bataklık yılanını tek bir balyoz darbesiyle, çamurun dibine gömmüştü. Ancak Malik'in yüzünde zafer sarhoşluğu yoktu; daha çok, anlamlandıramadığı bir gerginlik vardı.

"Kaptan," dedi Malik, sesi kayalıkların arasında boğuk bir yankı buldu. "Burası... Burası normal değil. Simülasyon böyle hissettirmemeli."

Kael durdu. Başını hafifçe sağa eğdi.

"Haklısın," dedi. "Simülasyonun dokusu bozuluyor. Ağaçlara bak."

Malik, yanlarındaki dev bir kara çam ağacına baktı. İlk bakışta normal görünüyordu. Ancak dikkatli bakıldığında, ağacın kabuklarının olduğu yerde gerçeklik titriyor, bazen bir saniyeliğine kaybolup yerine mor, dijital bir parazit görüntüsü geliyordu. Sanki dünya, yüklenememiş bir resim gibiydi.

"Glitch," diye fısıldadı Kael. "Yazılım hatası. Ya da... dışarıdan yapılan bir müdahale."

Kael elini ağacın gövdesine uzattı. Parmak uçları, o titreyen alana değdiğinde, teninde statik elektrik çarpmasına benzer bir karıncalanma hissetti. Hayati Zerreleri bu temastan hoşlanmadı; geri çekildi. Bu, doğanın değil, bozulmuş bir büyünün işaretiydi.

Tam o sırada, rüzgarın yönü değişti.

Kuzeyden, vadinin derinliklerinden gelen rüzgar, çürük yumurta kokusunu değil, çok daha keskin, çok daha endüstriyel bir kokuyu taşıyordu: Pas, asit ve yanık yağ.

Kael'in sağ gözündeki altın hare, bir kedinin gözbebeği gibi kısıldı. Ensesindeki tüyler, hayvani bir içgüdüyle dikildi.

"Geliyor," dedi Kael.

"Kim?" Malik balyozunu omuzundan indirdi ve iki eliyle kavradı. "Yine o züppe Kaen mi?"

"Hayır," dedi Kael, vücudunu hafifçe alçaltarak. "Kaen sadece gürültü yapardı. Bu şey... bu şey yeri titretiyor."

Çalıların arasından değil, doğrudan kayalıkların tepesinden, ağır ve metalik bir gürültüyle bir şey indi.

GÜMMM!

Yere indiği an, etrafındaki toz ve çakıl taşları havaya sıçradı. Yaratık, dört ayağının üzerine düştüğünde, yerin sarsıntısı Malik'in botlarının tabanından dişlerine kadar ulaştı.

Bu, bir orman hayvanı değildi. Bu, Akademi'nin standart sınav canavarlarından biri de değildi.

Karşılarındaki varlık, bir ayı ile bir makinenin grotesk birleşimi gibiydi. Zırhlı Kül-Tazısı (Armored Ash-Hound). Ancak bu, Kael'in kitaplarda gördüğü versiyonlardan çok daha farklıydı. Derisi tamamen yüzülmüş, alttaki kırmızı kas lifleri açıkta bırakılmıştı. Kasların üzerine ise, vücuduna kaynamış gibi duran paslı, kalın metal plakalar çakılmıştı. Gözleri yoktu; göz çukurlarının olduğu yerde sadece sönük, mor bir ışık titriyordu. Ağzından akan salya, yere damladığında taşı eritiyor, tıss diye bir ses çıkarıyordu.

Malik, bir adım geri çekildi. "Bu... Bu şeyin burada ne işi var? Bu bir deney faresi gibi görünüyor!"

"Deney değil," dedi Kael soğukça. "Silah. Engerek'in izi."

Yaratık, başını sağa sola çevirdi. Gözleri olmamasına rağmen, yaydıkları Kudret (Aura) ısısını kokluyor gibiydi. Ve en sıcak kaynak, devasa cüssesiyle Malik'ti.

Yaratık hırladı. Bu ses, bir hayvanın gırtlağından değil, paslı bir metalin birbirine sürtünmesinden çıkan o tiz gıcırtıdan geliyordu. Arka bacaklarındaki o güçlendirilmiş kaslar gerildi ve bir mancınık taşı gibi Malik'in üzerine fırladı.

"Duvar!" diye bağırdı Kael.

Malik refleks olarak Yerkıran 'ı (balyozunu) göğsüne siper etti ve Demir Kök duruşuna geçti.

ÇANGGG!

Çarpışmanın sesi, bir kilise çanının dibinde durmak kadar sağır ediciydi. Yaratığın metal kaplı kafası, Malik'in balyozuna çarptı. Malik, tonlarca ağırlığın altında iki metre geriye sürüklendi. Botları toprağı yardı ama düşmedi.

"Sert!" diye bağırdı Malik, dişlerinin arasından. "Kaptan! Bu şey çelikten yapılmış! Vurduğumda sekiyor!"

Yaratık geri çekilmedi. Pençeleriyle Malik'in balyozuna vurmaya, o metal bariyeri aşmaya çalışıyordu. Her darbede kıvılcımlar çıkıyordu.

Kael, bu manzarayı izlerken kılıcını çekmedi.

Eğer Malik bu yaratığa balyozla vurmaya devam ederse, ya balyozu kırılacaktı ya da kolları yorgunluktan iflas edecekti. Yaratığın zırhı, dışarıdan gelen darbeleri emmek için tasarlanmıştı. Kaba kuvvet, bu zırhı sadece çizerdi.

Kael'in zihni, Analiz Refleksi ile saniyenin onda biri kadar bir sürede verileri işledi.

Hedef: Zırhlı Kül-Tazısı. Zırh Türü: Katmanlı Çelik ve Büyülenmiş Deri. Zayıf Nokta: Dışarıda yok. Eklem yerleri kapalı. Çözüm: Dışarıyı kırma. İçeriyi patlat.

Kael, Malik'in yanından bir gölge gibi sıyrıldı.

"Çekil Malik!"

Malik, Kael'in sesindeki o kesin tonu tanıyordu. Tereddüt etmedi. Balyozuyla yaratığın burnuna sert bir itiş yaptı ve kendini yana attı.

Yaratık, hedefi aniden kaybolunca sendeledi. Ama hemen toparlandı ve yeni hedefine, o siyahlı, cılız çocuğa döndü. Kael'in üzerinde ağır bir zırh yoktu. Sadece mat siyah, hafif bir deri zırh ve elinde kınında duran bir kılıç vardı. Yaratık için bu, yumuşak bir etti.

Yaratık kükredi ve Kael'in üzerine atıldı.

Kael kaçmadı.

Eğilmedi.

Sadece sağ ayağını geriye attı ve Kudretini (Aurasını) bacaklarına değil, kollarına, omuzlarına ve sırtına kilitledi. Vücudunu bir heykel gibi sertleştirdi.

Yaratık havadayken, Kael Siyah Diş 'i kınından çekmedi. Kılıcı kınıyla birlikte, bir sopa gibi iki eliyle kavradı.

Ama hedefi yaratığın başı veya gövdesi değildi.

Kael, yaratığın momentumunu karşılamak yerine, onun altına girdi. Yaratığın göğüs kafesiyle Kael'in omuzu neredeyse çarpışacaktı.

Kael, elindeki kınlı kılıcın Kabza Topuzunu (Pommel), o ağır, som çelikten yapılmış topuzu, yaratığın zırhlı boynunun hemen altına, köprücük kemiklerinin birleştiği o sert noktaya doğru savurdu.

Bu bir vuruş değildi. Bu bir İletimdi.

Kael, vuruş anında zihninde metalin yüzeyini değil, metalin arkasındaki yumuşak dokuyu, omuriliği ve beyinciği hedefledi.

"İrade Bükümü: Şok İletimi (Transmission)."

TOK.

Çıkan ses, beklenen o metalik çınlama değildi. Islak bir yastığa balyozla vurulmuş gibi boğuk, tok ve mide bulandırıcı bir sesti.

Kael'in darbesi, yaratığın zırhında en ufak bir çizik bile bırakmadı. Zırh sapasağlamdı.

Ancak...

Darbenin yarattığı kinetik şok dalgası, Kael'in Aura kontrolü sayesinde yüzeyde dağılmadı. Bir hayalet gibi metalin içinden geçti, eti yardı ve doğrudan yaratığın omuriliğine ve beyin sapına ulaştı.

Yaratık havada dondu.

O vahşi, durdurulamaz atlayışın ortasında, sanki görünmez bir el fişini çekmiş gibi kaskatı kesildi. Gözlerindeki mor ışık bir kez titredi ve söndü.

Kael kenara çekildi.

Devasa metal ve et yığını, Kael'in az önce durduğu yere, kontrolsüz bir taş kütlesi gibi çakıldı.

GÜM.

Yaratık hareket etmedi. Hırlamadı. Çırpınmadı.

Malik, balyozunu savunma pozisyonunda tutarak yavaşça yaklaştı. Yaratığı dürttü. Tepki yoktu.

"Öldü mü?" diye sordu Malik, şaşkınlıkla. "Ama... Kaptan, kan yok. Zırhı bile delmedin. Sadece... dokundun."

Kael, Siyah Diş'i (hala kınında) kemerine geri taktı. Nefes nefese değildi ama alnında ince bir ter tabakası oluşmuştu. Bu teknik, kas gücünden çok zihinsel odaklanma gerektiriyordu.

"Zırhı delmek, enerjiyi boşa harcamaktır Malik," dedi Kael, yerde yatan cesede bakarak. "Zırh, darbeyi durdurmak içindir. Ama titreşimi durduramaz. Ben ona vurmadım. Ben... enerjiyi onun içine gönderdim. Beyni, kafatasının içinde sıvılaştı."

Malik, yaratığın ağzından sızan o siyah, yoğun sıvıyı gördü. Kan değildi bu; beyin dokusu ve iç organ sıvısıydı. Yaratık dışarıdan bakıldığında uyuyor gibiydi ama içi çorbaya dönmüştü.

Malik yutkundu. Kael'e bakışı değişmişti. Garnizonda, hurdalıkta gördüğü o vahşi çocuk gitmişti. Yerine, fiziği ve anatomiyi bir cellat soğukkanlılığıyla kullanan bir usta gelmişti.

"Korkutucusun Kaptan," dedi Malik. "Gerçekten."

"Verimli," diye düzeltti Kael. "Sadece verimli."

Kael, cesedin üzerinden atladı.

"Yürü," dedi. "Bunun bir eşi daha olmalı. Bunlar sürü halinde gezer."

İkili, kayalıkların arasına, sisin daha da yoğunlaştığı o patikaya doğru ilerlerken, arkalarında bıraktıkları o "sağlam" ceset, Kael'in savaş felsefesinin en net kanıtıydı: Gürültü yapma. İz bırakma. Sadece bitir.

Ancak Kael'in hissetmediği, ya da görmezden geldiği bir detay vardı.

Yaratığın sönen mor gözlerinde, son bir veri akışı parlamıştı. Görüntü, Kael'in yüzünü kaydetmiş ve merkeze, o yeraltındaki laboratuvara iletmişti.

Engerek izliyordu. Ve gördüğü şeyden memnun kalmıştı.

"Güzel," diye fısıldadı o karanlık odadaki ses. "Çekiç değil. İğne. Çocuk öğreniyor."

More Chapters