Atölyenin enkazı, bir mezar sessizliğine bürünmüştü. Ancak bu sessizlik, ölü bir sükunet değil, patlamaya hazırlanan bir yanardağın basınç toplayan o boğuk uğultusuydu.
Kael Vael'thra ve Malik, yıkıntılardan yaklaşık yirmi adım ötede, avlunun buz tutmuş zemininde nefes nefese duruyorlardı. Kael'in elindeki çelik balista yayı (doğaçlama kılıcı), artık düzgün bir silah formunda değildi; yüksek ısı ve darbe yüzünden bükülmüş, kararmış bir metal parçasına dönüşmüştü.
"Kaptan..." dedi Malik. Sesi hırıltılıydı. Göğsü, körük gibi inip kalkıyordu. Devasa vücudunun sol tarafı, atölyedeki ısı patlamasından dolayı kıpkırmızı kesilmişti. "Demir Deri"si (Iron Skin) bile o cehennemi tamamen durduramamıştı. "Bitti mi?"
Kael, gözlerini (biri safir, diğeri altın) enkaz yığınına dikti. Kararmış taşların arasından sızan o ince, turuncu dumanı görüyordu.
"Bitmedi," dedi Kael. Sesi, buzun çatlaması kadar keskin ve umutsuzdu. "Sadece... ısınıyor."
Ve o an, enkaz patladı.
Taşlar, kirişler ve erimiş metal parçaları, içeriden gelen devasa bir şok dalgasıyla etrafa saçıldı. Toz bulutunun içinden, Alfa Kimera doğruldu.
Yaratık, eskisinden daha korkunç görünüyordu. Üzerine düşen tonlarca ağırlık onu ezmemiş, sadece öfkesini harlamıştı. Sırtındaki obsidyen dikenlerin bazıları kırılmıştı ama bu yaralardan kan değil, kör edici bir parlaklıkta saf Magma (Musfar Tınısı) akıyordu. Yaratığın iç ısısı o kadar yükselmişti ki, bastığı yerdeki taş zemin anında sıvılaşıyor, etrafındaki hava dalgalanıyordu.
Alfa, başını iki yana sallayarak üzerindeki son molozları attı. Gözleri yoktu ama yüzünü doğrudan Kael ve Malik'e çevirdi.
Bu bir av değildi. Bu bir infazdı.
"Kaç!" diye bağırdı Kael.
İkili, garnizonun ana avlusuna, daha geniş bir alana doğru koşmaya başladılar. Ancak kaçacak yer yoktu. Garnizonun kapıları kilitliydi, surlar çok yüksekti ve arkalarındaki canavar, hantal görünümüne tezat bir hızla, dört nala üzerlerine geliyordu.
Yer sarsıldı.
GÜM-GÜM-GÜM.
Kael, avlunun ortasındaki eski, kurumuş süs havuzunun kenarına ulaştığında durdu. Malik de yanına geldi. Sırtlarını havuzun taş duvarına verdiler.
"Silahlar işe yaramıyor," dedi Kael, elindeki yamuk çeliğe bakarak. "Vuruyoruz ama işlemiyor. Kesmiyor. Delmiyor. Sadece... çarpıyor."
Alfa, avlunun ortasında durdu.
Kael, yaratığın boğazının şiştiğini gördü. Göğüs kafesinin altındaki magma damarları, beyazımsı bir sarıya dönmüştü.
"Ateş püskürtecek!" diye uyardı Malik.
"Hayır," dedi Kael. Analiz Refleksi, havadaki basınç değişimini, yaratığın duruşunu ve kaslarının gerilimini okuyordu. "Ateş değil. Basınç."
Yaratık ön pençelerini yere vurdu ve ağzını açtı.
Ancak ağzından alev çıkmadı.
Onun yerine, boğazından yayılan, gözle görülmeyen ama havayı büken devasa bir Isı Dalgası (Heatwave), şok dalgası halinde yayıldı.
Kael ve Malik, görünmez bir duvara çarpmış gibi geriye savruldu. Havuzun taşlarına çarptılar.
Darbe fiziksel değildi; atmosferikti. Ciğerlerindeki hava boşaldı. Derileri, sanki kaynar suya batırılmış gibi yandı. Kael'in elindeki çelik yay, ısının etkisiyle eldivenine yapıştı.
"Ahh!" Kael dişlerini sıktı. Mührü, bu yoğun Musfar Tınısı karşısında çıldırmış gibi atıyordu. İçindeki okyanus, Bırak beni, söndüreyim diye haykırıyordu. Ama Kael biliyordu; Mührü açarsa sadece yaratığı değil, Malik'i ve garnizonun yarısını da silerdi.
Malik, zorlukla doğruldu. "Kaptan... derim... derim dayanmıyor."
Kael, arkadaşına baktı. Malik'in "Demir Deri"si grileşip sertleşmişti ama ısının yoğunluğu yüzünden çatlıyordu. Çatlakların arasından kan sızıyordu. Toprak Aurası, bu seviyede bir ısıya karşı eriyordu.
Alfa, yavaş adımlarla üzerlerine yürümeye başladı. Artık koşmuyordu. Acele etmiyordu. Av köşeye sıkışmıştı.
"Bir şey yap," dedi Malik, çaresizce etrafına bakınarak. Yerdeki taşları, kırık mızrak saplarını aradı. Ama eline alabileceği her şey ya çok küçüktü ya da çoktan yanmıştı.
Kael, elindeki bükülmüş çeliği havaya kaldırdı.
"Malik," dedi Kael. Sesi sakindi. Bu, bir planın sakinliği değil, sonun kabulüydü. "Sen sağa geç. Ben dikkatini çekeceğim."
"Olmaz," dedi Malik. "Ölürsün."
"Zaten öleceğiz," dedi Kael. "Bari denerken ölelim."
Alfa, aralarındaki mesafeyi on metreye indirdi. Sıcaklık o kadar artmıştı ki, Kael kirpiklerinin uçlarının kavrulduğunu hissedebiliyordu.
Yaratık, son hamle için arka ayaklarının üzerine kalktı.
O sırada, surların tepesinden, Komutan Arin'in sesi duyuldu.
"Okçular! Atış serbest!"
Surlardan yüzlerce ok, karanlık gökyüzünü yararak Alfa'nın üzerine yağdı.
Ancak bu bir umut değildi; sadece çaresizliğin tasdikiydi.
Oklar, yaratığın etrafındaki ısı kalkanına girdikleri an, daha havada alev aldılar. Yaratığa ulaştıklarında sadece birer kül yığınıydılar. Demir uçlar bile yaratığın derisine değer değmez eriyip akıyordu. İmparatorluk çeliği, Musfar'ın öfkesine karşı çamurdan farksızdı.
Alfa, oklara aldırmadı bile. Pençesini kaldırdı.
Kael, Kudretini (Aura) son damlasına kadar bacaklarına topladı. Malik'i itmek ve kendini feda etmek için hazırlandı.
"Şimdi!"
Kael öne atıldı.
Ama hızı yetmedi.
Alfa'nın pençesi inmedi. Onun yerine, kuyruğunu bir kırbaç gibi savurdu.
ŞLAK!
Obsidyen dikenlerle kaplı kuyruk, Kael'in göğsüne çarptı.
Darbe o kadar ağırdı ki, Kael acı bile hissetmedi. Sadece dünyanın ekseninin kaydığını hissetti. Vücudu, bir bez bebek gibi havalandı, avluyu boydan boya geçti ve ana binanın taş duvarına çakıldı.
KÜT.
Kael yere düştü. Ağzından sıcak, metalik bir sıvı boşaldı. Kaburgaları... en az üçü kırılmıştı. Ciğerleri hava alamıyordu.
"Kaptan!" Malik, Kael'e doğru koşmak istedi.
Ama Alfa, Malik'in yolunu kesti. Devasa gövdesiyle Malik'in üzerine eğildi.
Kael, bulanıklaşan görüşüyle izledi. Yerden kalkamıyordu. Parmaklarını bile kıpırdatamıyordu. Aurası tükenmişti. Bedenel yakıtı (şeker/yağ) bitmişti. Hipoglisemi şoku ve travma, bilincini kapatmak üzereydi.
Malik, devasa yaratığın gölgesinde tek başına kaldı. Silahsızdı. Yorgundu. Ve korkuyordu.
Ama kaçmadı.
Malik, çıplak yumruklarını sıktı. Titreyen bacaklarını yere sabitledi.
"Gel!" diye bağırdı Malik. Sesi çatallıydı, ağlamaklıydı ama oradaydı. "Gel de ez beni!"
Alfa, Malik'in bu cılız meydan okumasına hırıltılı bir sesle karşılık verdi. Ağzını açtı. Bu sefer ısı dalgası değil, doğrudan sıvı magma kusacaktı.
Kael, duvarın dibinde, kanlı dişlerini sıktı.
Kalk, dedi kendine. Kalk yoksa onu öldürecek.
Ama bedeni cevap vermedi.
Çaresizlik.
Gerçek çaresizlik buydu. Gücün var ama kullanamıyorsun. Arkadaşın ölüyor ama izliyorsun. Silahın yok. Zırhın yok. Sadece izliyorsun.
Alfa'nın boğazı parladı.
Malik gözlerini kapattı ve ellerini yüzüne siper etti.
Bu sondu. Hurda Dansı bitmişti. Müzik susmuştu.
Geriye sadece kül kalacaktı.
