Ficool

Chapter 169 - KANLI RAPOR VE ZAMANIN PASI

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun kuzey surlarında rüzgarın sesi, ölülerin iniltisine karışmıştı. Kimera saldırısının püskürtülmesinin üzerinden sadece bir saat geçmişti ama soğuk, savaşın sıcaklığını taştan ve etten çoktan söküp almıştı.

Kael Vael'thra, elindeki ağır burgu milini, **"Sessiz"**i yere dayadı. Nefes alışverişleri düzelmişti ama ciğerlerinde hala o metalik kan ve ozon tadı vardı. Etrafında, ellerindeki kırık standart kılıçlara şaşkınlıkla bakan, yaralı veya ölü arkadaşlarına ağlayan askerler vardı.

Ancak Kael ve Malik ağlamıyordu. Onlar ayaktaydı. Ve silahları... o çirkin, paslı, kaba hurda parçaları... tek parça halindeydi.

Torben, tek koluyla yanlarına geldi. Sağlam elinde kanlı bir bez vardı, palasını siliyordu.

"Komutan," dedi Torben, başıyla ana kuleyi işaret ederek. "Sizi istiyor. İkinizi de."

Kael, Malik'e baktı. Malik'in yüzü is ve kurumuş siyah kanla kaplıydı ama "Duvar" (Kazan Kapağı) kolunda bir uzuv gibi doğal duruyordu.

"Silahları bırakalım mı Kaptan?" diye sordu Malik.

Kael, elindeki ağır mile baktı. Spiral yivlerinin arasında canavar eti parçaları donmuştu.

"Hayır," dedi Kael. "Onları da götürüyoruz. Onlar artık bizim parçamız."

Komuta Odası

Garnizonun en üst katındaki oda, dışarının kaosuna tezat bir sessizlikteydi. Duvarlar, Kuzey'in ve Sonsuz Çayırlar'ın (Infinite Meadows) detaylı haritalarıyla kaplıydı. Odanın ortasındaki geniş masada, taktik taşları ve yarıya kadar içilmiş soğuk kahve kupaları duruyordu.

Komutan Arin, pencerenin önünde, ellerini arkasında kavuşturmuş dışarıyı izliyordu. Lojistik Zabiti Kormac ise masanın kenarında, kıpkırmızı bir yüzle ayakta bekliyordu.

Kael ve Malik içeri girdiğinde, Kormac patladı.

"İşte buradalar!" diye bağırdı Kormac, parmağını onlara doğrultarak. "Emirlere itaatsizlik! Standart donanımı reddetmek! Hurdalıktan çalınan malzemeleri zimmetine geçirmek! Ve... ve o ellerindeki ucube şeyler de ne?!"

Kael, ağır demir milini yere sertçe bıraktı. GÜM. Ses, odadaki ahşap zemini titretti. Malik de kalkanını göğüs hizasına indirdi. Odanın havası bir anda ağırlaştı. Bu, suçlu bir öğrencinin müdürün odasına girişi değildi; savaştan sağ çıkanların, masa başındakilere verdiği bir cevaptı.

Arin, yavaşça arkasını döndü. Mekanik gözü (vızzz-tık) Kael'in elindeki mile, sonra Malik'in kalkanına, en son da Kael'in gözlerine odaklandı.

"Kormac," dedi Arin. Sesi sakindi. "Raporuna göre, surlarda yirmi dört kayıp verdik. Çoğunun ölüm sebebi neydi?"

Kormac duraksadı. Defterine baktı. "Şey... Yakın temas. Zırh delinmesi. Ve... silah kırılması."

"Silah kırılması," diye tekrarladı Arin. Masaya yürüdü. Masanın üzerinde duran, ortadan ikiye ayrılmış standart bir piyade kılıcını aldı. "İmparatorluk çeliği. Seri üretim. Denge için, hız için yapılmış. Ama sert bir kabuğa vurduğunda... cam gibi dağılıyor."

Arin, kırık kılıcı masaya fırlattı ve Kael'in önüne kadar yürüdü. Kael'in elindeki paslı, burgulu mile dokundu.

"Bu nedir Vael'thra?"

"Bir burgu mili Komutanım," dedi Kael. "Eski bir maden makinesinden."

"Ağırlığı?"

"Sekiz kilo civarı."

Arin'in sağlam gözü, Kael'in bileklerindeki şişmiş damarlara kaydı. Normal bir askerin iki elle zor kaldıracağı bir ağırlığı, Kael tek eliyle dengede tutuyordu. Bu bir büyü değildi. Bu, saf Kudret (Aura) yoğunluğuydu.

"Ve sen Kessir," dedi Arin, Malik'e dönerek. "O kapak... dökme demir. Darbeyi emmez. Bileğini kırması gerekirdi."

Malik omuz silkti. "Kırmadı Komutanım. Sadece... biraz sızlattı."

Kormac araya girdi. "Komutanım! Bu disiplinsizliktir! Eğer her asker kafasına göre silah seçerse..."

"Her asker," dedi Arin, Kormac'ın sözünü keserek, "Kimera zırhını tek vuruşta parçalayamaz Kormac. Standart askerler öldü. Bu ikisi ise... bu ikisi o suru temizledi."

Arin, Kael'in gözlerinin içine baktı.

"Sizden 'asker' olmanızı istedim," dedi Arin. "Ama siz 'savaşçı' olmayı seçtiniz. İmparatorluk, askerlere tek tip silah verir çünkü askerler harcanabilir kaynaklardır. Ama savaşçılar... savaşçılar silahlarını kendileri seçer."

Arin, masasına döndü ve bir parşömen imzaladı.

"Kormac. Bu iki personele 'Ağır Piyade - Öncü Kuvvet' statüsü ver. Standart teçhizat zorunluluğu kaldırıldı. Kendi silahlarının bakımından ve onarımından kendileri sorumlu olacaklar. Depodan istedikleri hurdayı alabilirler."

Kormac'ın ağzı açık kaldı. "Ama... yönetmelik..."

"Yönetmelik hayatta kalanlar içindir," dedi Arin. Sonra Kael'e döndü. "Bu bir ödül sanma Vael'thra. Öncü Kuvvet demek, bir sonraki saldırıda en önde olacaksınız demek. O hurda parçalarıyla kendinizi kanıtladınız. Şimdi... o hurdalarla ölmeye hazır olun."

Kael, başını hafifçe eğdi. "Emredersiniz Komutanım."

Odadan çıktıklarında, koridorun soğuk havası yüzlerine vurdu. Malik, derin bir nefes verdi.

"Yırttık mı yani?" diye sordu. "Kazan kapağımı benden almayacaklar mı?"

Kael, elindeki **"Sessiz"**i sıktı. Metal, avcunun içinde ısınmıştı.

"Hayır Malik," dedi. "Yırtmadık. Sadece... kendi ağırlığımızı kabul ettirdik. Artık geri dönüş yok."

Zamanın Pası ve Değişimin Mührü

Günler haftalara, haftalar aylara döndü.

Zaman, Garnizon'da güneşin hareketiyle değil, buzun kalınlığıyla ölçülürdü. Kış, kuzeye sadece gelmezdi; kuzeyin üzerine çöker ve onu boğardı.

İlk ay, en zoruydu.

Kimera saldırısından sonra Garnizon alarma geçmişti ama beklenen büyük ikinci dalga hemen gelmedi. Bunun yerine, "Yıpratma Savaşı" başladı. Küçük gruplar halinde gelen yaratıklar, dondurucu fırtınalar ve erzak yollarının kapanması.

Kael ve Malik için bu süreç, bir dövülme ayiniydi.

Sabahları "Leş Bölüğü" ile hendek kazmaya devam ettiler ama artık kimse onlara "Saraylı" demiyordu. Kael, kazmayı her vuruşunda Aura Tasarrufunu mükemmelleştirdi. Vücudu, o gri bulamacı (yüksek kalorili lapayı) bir fırın gibi yakıyor, kas liflerini daha yoğun, daha sıkı ve daha dayanıklı bir hale getiriyordu. Eskiden narin ve ince olan kolları, şimdi çelik halatlar gibi gergin kaslarla kaplanmıştı.

Malik ise büyümüştü. Boyu uzamış, omuzları genişlemişti. Demir Deri yeteneği, sürekli maruz kaldığı soğuk ve fiziksel darbelerle refleks haline gelmişti. Artık sadece tehlike anında değil, sinirlendiğinde veya odaklandığında da derisi grileşiyor, metalik bir tona bürünüyordu.

İkinci ve üçüncü ayda, Torben onları "Hurdalık Akademisi"ne soktu.

Geceleri, rüzgarın uğultusu altında, Kael "Sessiz" ile, Malik ise "Duvar" ile çalıştı.

"Demir ağırlaşmaz," diyordu Torben, elindeki pipoyu tüttürerek. "Sen zayıflarsın. Eğer silahın sana ağır geliyorsa, kolunu değil, iradeni suçla."

Kael, 8 kiloluk burgu milini binlerce kez savurdu. Başlarda bilekleri şişiyor, geceleri sızıdan uyuyamıyordu. Ama dördüncü ayın sonunda, o mil, elinde bir dal parçası kadar doğal durmaya başladı. Kael, silahın ağırlığıyla savaşmayı bırakmış, o ağırlığın yarattığı momentumu (ivmeyi) kullanmayı öğrenmişti. Kılıç kullanırken öğrendiği zarif, keskin teknikleri; bu kaba, ezici silahın fiziğine uyarlamıştı. Ortaya çıkan stil, ne bir şövalyenin ne de bir barbarın stiliydi.

Bu, bir Mühendisin stiliydi. Ağırlık merkezi, merkezkaç kuvveti ve darbe açısı.

Altıncı ayın sonunda, baharın gelmesi gerekirken fırtınalar daha da sertleştiğinde, Garnizon'un atmosferi değişmişti.

Yemekhane artık o kadar gürültülü değildi. Yorgunluk herkesin yüzüne sinmişti.

Kael, köşedeki masasında oturmuş, kasesindeki son lokmayı sıyırıyordu. Üzerindeki zırh artık standart garnizon zırhı değildi. Hurdalıktan bulduğu parçalarla modifiye ettiği, eklem yerleri güçlendirilmiş, göğüs plakasının altına deri ve yün katmanları eklenmiş, daha kaba ama daha işlevsel bir zırhtı.

Sağ kolundaki siyah damarlar (Conduit izleri), soğukta daha belirgin hale gelmişti ama Kael onları saklamıyordu artık. Sargılarını çıkarmıştı. O izler, onun rütbesiydi.

Malik, tepsisini masaya bıraktı. Otuşunda bile bir ağırlık vardı.

"Duydun mu Kaptan?" dedi Malik, sesini alçaltarak. "Gözcüler... Siyah Sis'in içinde hareket eden şeyler görmüşler. Ama bu sefer hayvan değilmiş."

Kael başını kaldırdı. Gözlerindeki o çocuksu parıltı tamamen gitmiş, yerini kuzeyin buzulu gibi donuk, keskin ve tehditkar bir bakışa bırakmıştı.

"İnsanlar mı?" diye sordu.

"İnsana benzeyenler," dedi Malik. "Ve... sancak taşıyorlarmış. Engerek'in sancağını değil. Parçalanmış, eski kabile sancaklarını."

Torben yanlarına oturdu. Yaşlı adamın yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti.

"Yozlaşmışlar," dedi Torben. "Eskiden insan olanlar. Bariyerin ötesinde, o zehirli havada hayatta kalanlar. Eğer onlar hareket ediyorsa... arkalarında onları iten daha büyük bir şey var demektir."

Kael, belindeki "Sessiz"e dokundu. Burgulu metalin soğukluğu parmak uçlarını yaktı.

Altı ay geçmişti. Solgard'dan sürgün edilen o iki çocuk, Garnizonun çamuruna gömülüp ölüme terk edilmişti. Ama onlar çamurda boğulmamış, çamurdan birer heykel gibi sertleşerek çıkmışlardı.

Kael'in sırtındaki Mühür, uzun zamandır ilk kez bu kadar güçlü bir şekilde titredi.

Bir sızı değil. Bir çağrıydı bu.

"Geliyorlar," dedi Kael. Sesi masadaki herkesi susturdu. "Hazırlık bitti. Saha testi başlıyor."

Dışarıda, borular çalmaya başladı. Ama bu seferki içtima borusu değildi.

Bu, Kuşatma Alarmıydı.

More Chapters