Yemekhanenin boğucu sıcaklığından çıkıp garnizonun arka tarafındaki "Hurdalık" bölgesine geçtiklerinde, Kael ciğerlerine dolan havanın tadının değiştiğini hissetti. Burası sadece soğuk değildi; burası metalik, paslı ve kan tadındaydı. Rüzgar, üst üste yığılmış binlerce kırık kılıcın, parçalanmış zırhın ve yamulmuş savaş makinelerinin arasından geçerken, sanki ölü bir ordunun ıslığını çalıyordu.
Torben, tek koluyla tuttuğu titrek bir fenerle önden yürüyordu. Kancası, yürürken bacağına çarpıp ritmik bir tık-tık sesi çıkarıyordu.
"Burası Garnizonun mezarlığıdır," dedi Torben, sesi rüzgarın uğultusuna karışarak. "Kırılan her şey buraya atılır. İnsanlar, umutlar ve demirler."
Kael, gözlerini kısıp tepecikleri inceledi. Sol gözündeki (safir) analiz yeteneği, bu kaosun içindeki desenleri arıyordu. Çoğu metal "ölüydü". Pas, moleküler yapılarını yemiş, içlerindeki karbonu çürütmüştü. Bunlarla savaşılamazdı; bunlar ilk darbede toz olurdu.
"Bana 'Diri' demir lazım," dedi Kael, bir yığının önünde durarak. Eline aldığı bir miğfer parçası, parmaklarının arasında ufalandı. "Bunlar çürük."
Malik, devasa bir tekerlek aksını kaldırdı, ağırlığını tarttı ve başını iki yana sallayarak yere attı. "Hafif. İçi boş."
Torben durdu. Feneri yüzüne yaklaştırdı; o derin, rüzgar yanığı çizgilerin arasındaki gözleri parladı.
"Seçicisin," dedi Torben hırıltıyla. "Bu iyi. Çoğu çaylak, eline geçen ilk sivri şeyi alır ve savaşta ölür. Ama siz... siz demirin ruhunu arıyorsunuz."
Yaşlı adam yönünü değiştirdi. Hurdalığın merkezindeki genel yığınlardan uzaklaşıp, Kuzey Duvarı'nın dibindeki, üzeri ağır brandalarla ve karla örtülmüş daha küçük, daha izole bir bölgeye yöneldi.
"Beni takip edin. Kormac burayı bilmez. Burası... benim 'Emeklilik Fonum'."
Brandayı kaldırdıklarında, Kael'in Kızıl Hüküm Mührü hafifçe sızladı.
Buradaki metaller farklıydı. Paslıydılar, evet. Ama pas, sadece yüzeydeydi. Altında yatan metal, koyu, mat ve tehditkar bir ağırlığa sahipti. Bunlar standart garnizon teçhizatı değildi. Bunlar, yıllar önceki büyük kuşatmalardan, belki de "Yozlaşmışlar"ın kendi silahlarından veya Garnizonun ilk inşa edildiği dönemden kalan ağır sanayi parçalarıydı.
"Seçin," dedi Torben. "Ama uyarayım; bu demirler ağırdır. Onları dövecek ocağımız yok. Ateşimiz yok. Sadece kas gücünüz ve iradeniz var."
Kael, yığının içine girdi. Eline aldığı metalleri hissetmeye çalıştı. Siyah Diş'in o mükemmel, akışkan dengesini arıyordu ama bulamıyordu. Buradaki her şey kaba, vahşi ve dengesizdi.
Sonra gözüne bir şey takıldı.
Yığının dibinde, diğer hurdalardan daha koyu, neredeyse siyah görünen uzun bir metal çubuk vardı. Bir kılıç değildi. Bir mızrak da değildi.
Kael uzandı ve metal parçasını çekip çıkardı.
Bu, yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda, parmak kalınlığında, yekpare bir Burgu Mili (Drill Shaft) idi. Muhtemelen garnizonun temellerini kazmak için kullanılan devasa bir makinenin parçasıydı. Ucu kırılmıştı ama gövdesi üzerindeki spiral yivler, metale inanılmaz bir yapısal bütünlük ve ağırlık katıyordu.
Kael metali tarttı. Ağır. Çok ağırdı. Normal bir kılıcın beş katı ağırlığındaydı. Ama dengeliydi. Spiral yapısı, savrulduğunda havayı yarmasını sağlıyordu. Ve en önemlisi... "Dolu" hissettiriyordu. Kael'in aurasını içine çektiğinde kırılacak gibi durmuyordu.
"Bunu alıyorum," dedi Kael. Mili havada bir tur çevirdi. VIJJT. Ses tok ve derindi.
Malik ise daha farklı bir şeyin peşindeydi. Bir savaş çekici arıyordu ama bulamamıştı. Onun yerine, yığının en altında, yarı yarıya toprağa gömülmüş, kare şeklinde, devasa bir demir blok buldu.
Malik, Toprak Aurasını bacaklarına verip, "Hrrrğ!" diye bir ses çıkararak bloğu yerinden söktü.
Bu, bir kapı parçasıydı. Veya eski bir buhar kazanının kapağı. Yaklaşık beş santim kalınlığında, dökme demirden, üzerinde perçinler olan devasa bir plaka. Sapı yoktu. Sadece kaba bir demir kütlesiydi.
"Balyoz yok," dedi Malik, plakayı iki eliyle tutarak. "Ama bu... bu bir duvar."
Torben başını salladı. "O, eski ısıtma sisteminin kazan kapağı. Isıya dayanıklıdır. Ve ağırdır. Ama onu nasıl tutacaksın Dev? Sapı yok."
Malik, Kael'e baktı. "Kaptan... yardımına ihtiyacım var. Bükmemiz lazım."
Garnizonun soğuk gecesinde, ateşsiz bir demircilik başladı.
Kael ve Malik, hurdalığın bir köşesine çekildiler. Ellerinde çekiç, örs veya körük yoktu. Sadece Malik'in insanüstü Kudret (Aura) gücü ve Kael'in Analiz Refleksi ile belirlediği stres noktaları vardı.
"Şuradan tut," dedi Kael, Malik'in bulduğu kazan kapağının kenarını işaret ederek. "Metalin yorgun olduğu yer burası. Aura'nı ellerine topla. Isıtma. Sadece... baskı uygula. Molekülleri kaydırmamız lazım."
Malik, devasa elleriyle demir plakanın kenarını kavradı. Derisi grileşti, sertleşti (Demir Deri). Dişlerini sıktı. Alnındaki damarlar şişti.
GIIIRÇÇÇ.
Soğuk metal, Malik'in saf kaba kuvveti ve aurasının baskısı altında inleyerek bükülmeye başladı. Malik, plakanın kenarını kendi üzerine katlayarak kaba bir "tutma yeri" oluşturdu. Bu estetik bir kalkan değildi. Bu, Malik'in koluna geçirip düşmana çarpabileceği, kenarları keskin, yüzeyi ezici bir Demir Blok'tu.
Kael ise kendi silahıyla, o burgu miliyle ilgileniyordu.
Milin ucu küt ve kırıklıydı. Kael, mili bir kayanın üzerine koydu. Başka bir sert taş parçasını eline aldı.
"Yontmak..." diye fısıldadı. "Metali metalle değil, sabırla yontacağım."
Kael, taşı metale sürtmeye başladı. Bu bir bileyleme değildi. Bu, metalin ucunu sivrilterek delici bir forma sokma çabasıydı.
Saatler geçti. Ellerindeki yaralar tekrar açıldı. Soğuk, parmaklarını hissizleştirdi. Ama durmadılar.
Torben, bir fıçıya yaslanmış onları izliyordu. Arada bir matarasından bir yudum alıyor, sessizce mırıldanıyordu: "Deliler. Safkan deliler."
Şafak sökmeden hemen önce, iş bitmişti.
Malik'in kolunda, artık bir parçası gibi duran, kenarları pürüzlü, yüzeyi darbelerle dolu o devasa Kazan Kalkanı vardı. Bu şeyle savunma yapılmazdı; bu şeyle saldırı yapılırdı. Birine çarptığında kemiklerini toz ederdi.
Kael'in elinde ise, ucu acımasızca sivriltilmiş, gövdesi spiral yivli, kapkara bir Demir Asa/Mızrak duruyordu. Bir kılıcın keskinliğine sahip değildi ama bir mızrağın deliciliğine ve bir sopanın ezici ağırlığına sahipti.
Kael, asayı (Mili) çevirdi. Ağırlığı bileklerini zorluyordu ama bu zorlanma hoşuna gitti. Bu metal, onun gücünü taşıyabilirdi.
"Bunlar güzel değil," dedi Malik, kalkanına bakarak. "Babam görse ağlardı."
"Bunlar silah değil Malik," dedi Kael. Gözleri, karanlığın içinde parlayan o burgu miline kilitlenmişti. "Bunlar hayatta kalma araçları. Güzellik... hayatta kalanların lüksüdür."
Torben yanlarına geldi. Kael'in elindeki mile baktı.
"Ona bir isim verecek misin?" diye sordu. "Silahlar isim ister."
Kael, elindeki paslı, ağır, yivli demire baktı. Siyah Diş'in zarafeti yoktu. Gölge Pençesi'nin hızı yoktu. Bu sadece... inatçı bir demirdi.
"Sessiz," dedi Kael. "Bunun adı Sessiz. Çünkü konuştuğunda, geriye söylenecek söz kalmayacak."
Malik kalkanına vurdu. GÜM. Ses tok ve korkutucuydu. "Buna da Duvar diyelim. Çünkü arkasında durduğum sürece kimse geçemez."
Garnizon borusu, sabah içtiması için çaldığında, Kael ve Malik hurdalıktan çıktılar. Ellerindeki paslı, kaba yapım aletlerle, birer asker gibi değil, kıyametten sağ çıkmış iki savaşçı gibi görünüyorlardı.
Ve o gece, Kimeralar tekrar geldiğinde, karşılarında korkmuş çaylaklar değil; ellerinde paslı ölüm taşıyan iki demirci bulacaklardı.
