Ficool

Chapter 151 - SÜRGÜN EMRİ VE GERÇEK DERS

 SÜRGÜN EMRİ VE GERÇEK DERS

"Hiçlik Kapısı..."

Sera'nın dudaklarından dökülen bu iki kelime, Taht Salonu'nun o ağır, efsunlu akustiğinde bir camın çatlaması gibi tiz ve geri döndürülemez bir yankı bıraktı. İmparatorluğun Işığı, babasının hükmü karşısında sendeledi. Bacakları, o ihtişamlı ipek elbisenin ağırlığını bile taşıyamayacak kadar güçsüzleşmişti. Çünkü o isim, bir coğrafi konumdan ibaret değildi. O isim, Solgard haritasının bittiği, medeniyetin donduğu ve efsanelerin bile korkudan sustuğu yerdi.

İmparator Valdrin Lyvannis, tahtının basamaklarında, siyah granitten yontulmuş bir heykel gibi duruyordu. Kael'in gözlerinin içine bakarken, bakışlarında ne bir nefret ne de bir babacanlık vardı. Sadece mutlak, tartışmaya kapalı bir Devlet Aklı vardı. "Orada," dedi Valdrin, sesi salonun soğuk duvarlarına çarparak büyürken. "Orada Komutan Arin var. O sana duygusal olmayı değil, hayatta kalmayı öğretecek. Eğer o kapıdan sağ dönersen... o zaman belki Sera'nın gölgesi değil, kalkanı olmayı hak edersin."

Kael, İmparator'un gözlerini kaçırmadı. Kalbinin atışları kulaklarında uğulduyordu ama bu korku değildi. Bu, gerçeğin soğuk duşuydu. Valdrin haklıydı. Kael, o limanda Sera'yı korumamıştı. Ona eşlik etmişti. Onun tehlikeli dürtülerine "Evet" demişti. Bir muhafızın görevi, efendisi uçuruma yürürken onun elinden tutmak değil, gerekirse onu zorla geri çekmekti. Kael'in iradesi, Sera'nın ışığı karşısında erimişti. Ve bu zayıflık, neredeyse hepsini Riza'nın masasına meze yapacaktı.

"Kabul ediyorum," dedi Kael. Sesi kısıktı ama netti. Sera hızla Kael'e döndü. Gözyaşları yanaklarındaki is lekelerini temizleyerek akıyordu. "Kael, hayır! Ne dediğini bilmiyorsun!" diye bağırdı Sera. Sonra babasına döndü, ellerini iki yana açarak ileri atıldı. "Baba, onları oraya gönderemezsin! Orası bir ölüm kampı! Onlar daha öğrenci!"

Mereyn Valdis, Sera'nın babasına yaklaşmasına izin vermeden, nazik ama kesin bir hareketle prensesin kolunu tuttu. "Geri durun Prensesim," dedi Mereyn. Sesi üzgündü ama görevi kesindi. "Bırak beni!" Sera çırpındı. İçindeki Işık Tınısı, kontrolsüz bir duygu patlamasıyla dalgalandı. Salonun aydınlatması titreşti. "Baba, yalvarırım! Onları ben sürükledim! Cezayı ben çekmeliyim! Beni sür!"

Valdrin, kızının bu histerik haline acıyarak değil, hayal kırıklığıyla baktı. Elini hafifçe kaldırdı. Bu basit hareket, salonun atmosferik basıncını aniden artırdı. Sera'nın ışığı, babasının Taç İradesi (Crown's Aura) altında ezilerek sönümlendi. "Senin cezan bu Sera," dedi Valdrin. Sesi buz gibiydi. "Senin cezan, verdiğin kararların bedelini en sevdiklerinin ödediğini izlemek. Sen inat ettin, onlar gidiyor. Sen 'Komutan' olmak istedin, şimdi yalnız kalan bir asker olacaksın."

İmparator, salonun gölgelerinde bekleyen Kraliyet Muhafızlarına, o altın zırhlı "Güneşin Mızrakları"na kısa bir işaret yaptı. "Götürün."

Dört muhafız, metalik bir senkronizasyonla öne çıktı. İkisi Malik'e, ikisi Kael'e yöneldi. Malik, devasa yumruklarını sıktı. Omuzlarındaki Toprak Aurası, içgüdüsel bir savunma refleksiyle kabardı. Babasının dükkanını, Kael'i, Sera'yı korumak için her şeyi yapardı ama İmparator'a karşı gelmek... Bu isyandı. Kael, Malik'in koluna dokundu. "Yapma," dedi fısıltıyla. "Direnme Malik. Haklılar." Malik, Kael'e baktı. Gözlerindeki o saf öfke, Kael'in dokunuşuyla yumuşadı, yerini derin bir kedere bıraktı. "Bizi ayırıyorlar Kaptan," dedi Malik, sesi titreyerek. "Ayırmıyorlar," dedi Kael. Bakışlarını tahttaki adama dikti. "Biliyorlar."

Muhafızlar Kael'in kollarına girdiğinde, Kael onları itmedi ama destek de almadı. Kendi ayakları üzerinde durdu. Yaralıydı, yorgundu, Tınısı tükenmişti ama onuru hala omurgasındaydı. Sera, Mereyn'in kollarında çırpınmayı bıraktı. Artık bağırmıyordu. Sadece hıçkırıyordu. O şımarık prenses maskesi düşmüş, yerini hatasıyla yüzleşen, kalbi kırık bir kız çocuğuna bırakmıştı. "Yazacağım!" diye seslendi Sera, onlar kapıya sürüklenirken. Sesi salonun kubbesinde yankılandı. "Size her gün yazacağım! Sizi oradan aldıracağım Kael! Yemin ederim!"

Kael, devasa kapıların eşiğinde durdu. Son kez arkasına baktı. Altın varaklı sütunlar, obsidyen zemin ve o ulaşılmaz taht... Hepsi şimdi ona o kadar uzak, o kadar yapay geliyordu ki. Sera'ya baktı. Kızın gözlerindeki o çaresiz ışığı gördü. Beni kurtaramazsın, dedi içinden. *Henüz değil. Önce benim, seni kurtarabilecek güce erişmem lazım.*Kael, Sera'ya hafifçe başını eğdi. Bu bir veda değildi. Bu, "Bekle" demekti.

"Yürü," dedi muhafızlardan biri, Kael'i hafifçe iterek. Büyük kapılar, gök gürültüsü gibi bir sesle kapandı. *GÜMMM.*Işık geride kalmıştı. Sera geride kalmıştı. Şimdi önlerinde, sadece sarayın soğuk, meşalelerle aydınlatılmış uzun koridorları ve o koridorların sonunda onları bekleyen belirsiz bir kader vardı.

Saray Koridorları - "Demir Yol"

Muhafızların eşliğinde, sarayın hizmetçi ve askerlerin kullandığı o daha az süslü, daha gri taşlarla örülü koridorlarında ilerliyorlardı. Malik, Kael'in yanında, sessiz bir dağ gibi yürüyordu. "Kaptan," dedi Malik, fısıldayarak. Muhafızlar konuşmalarına engel olmadı; hüküm verilmişti, kaçacak yerleri yoktu. "Hiçlik Kapısı... Babam orası hakkında hikayeler anlatırdı. Orası... orası sadece askerlerin değil, canavarların da olduğu yermiş. Kuzeyin en ucu. Bariyerin en ince olduğu yer."

Kael başını salladı. Coğrafya kitaplarını, haritaları ezbere biliyordu. Hiçlik Kapısı Garnizonu. Solgard'ın bittiği yer. Medeniyetin son kalesi. Oraya gidenler ya kahraman olarak dönerdi ya da tabutla. Çoğunlukla tabutla. "Biliyorum Malik," dedi Kael. "O yüzden gidiyoruz. Burada, bu sarayın duvarları arasında, bu yumuşak yataklarda asla sertleşemeyiz. Engerek... Riza... Onlar gibi adamlarla savaşmak için, onların geldiği yerin dilini konuşmamız lazım."

Koridorun sonunda, onları bekleyen bir siluet vardı. Kael, o duruşu, o pelerinin dökülüşünü, o "her şeyi gören ama hiçbir şeye karışmayan" tavrı dünyanın öbür ucunda olsa tanırdı. **Halid İbn Valyr.**Muhafızlar durdu. Halid, Kael ve Malik'e doğru yürüdü. Yüzünde ne bir acıma ne de bir öfke vardı. Sadece soğuk, analitik bir değerlendirme. Halid, Kael'in önünde durdu. "Başın dik," dedi Halid. "Güzel. En azından İmparator'un önünde ağlayıp sızlamadın."

"Biliyordun," dedi Kael. Bu bir soru değildi. "Bizi oraya göndereceğini biliyordun." "Ben önermedim," dedi Halid dürüstçe. "Ama itiraz da etmedim. Valdrin haklı Kael. Sen bir muhafız değilsin. Sen bir takipçisin. Sera sana 'atla' dediğinde atladın. 'Koru' dediğinde kendini feda ettin. Bu sadakat değil. Bu intihar." Halid, elini Kael'in omzuna, zırhın üzerine sertçe koydu. "Kuzey'e gidiyorsun. Orada Sera yok. Orada seni kurtaracak, arkasını toplayacağın, nazını çekeceğin bir prenses yok. Orada emir verecek kimse yok. Sadece Arin ve onun buzdan kuralları var."

Malik araya girdi. "Bize yardım etmeyecek misin Halid Usta? Sen de gelmiyor musun?" Halid başını iki yana salladı. "Benim görevim burada. Gölge Loncası'nın izini sürmek. Sizin göreviniz ise hayatta kalmak. Orada kendi sesinizi bulacaksınız." Halid elini çekti ve geri adım attı. "Arin'e selamımı söyleyin. Ve ona deyin ki: 'Eti gönderdik, çeliği bekliyoruz.'"

Muhafızlar tekrar harekete geçti. Kael ve Malik, sarayın yan çıkışına, zırhlı nakliye araçlarının beklediği avluya doğru yürümeye devam ettiler. Dışarıdaki hava serindi ama Kuzey'in soğuğu şimdiden Kael'in kemiklerinde sızlamaya başlamıştı. Sera yoktu. Lüks yoktu. Güvenlik yoktu. Sadece önlerinde uzanan uzun, karanlık bir yol ve sırtındaki Mührün sessiz ağırlığı vardı. Sürgün başlamıştı. Ve bu sürgün, Kael Vael'thra'nın çocukluğunun resmi olarak bittiği andı.

More Chapters