Ficool

Chapter 27 - Eski Zamanın Şimdiki Çamuru

Buz gibi nehrin acımasız akıntısı, Devranna'nın hırpalanmış bedenini çamurlu ve sığ bir kıyıya fırlattığında, ciğerlerine dolan suyu şiddetli ve boğuk öksürüklerle dışarı attı. Rrnaun ile girdiği o ölümcül çarpışmanın izleri, bu yeni ve oldukça zayıf bedeninin her köşesinde sızlıyordu. Üzerindeki o kahrolası "ket" laneti hâlâ damarlarında dolaşıyor, özel gücüne ulaşmasını duvar gibi engelliyordu. O hâldeyken uçurumdan aşağı, köpüren sulara atlamak tam bir delilikti ama Luxaris şövalyesinin elinde parçalanmamak için tek şansı buydu.

Sırılsıklam olmuş saçları yüzüne yapışmışken, vakit kaybetme lüksü olmadığını biliyordu. Acıdan sızlayan sağ bacağına yüklenmemeye çalışarak zorlukla ayağa kalktı. Titreyen adımlarla, topallayarak kıyıdan ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladı. Zihni acıyı bastırmaya çalışırken, asırlar önce, o kanlı Son Yakarış savaşında kendi elleriyle yaptırdığı gizli sığınaklardan birinin yerini bulmak için harıl harıl çalışıyordu. Yönünü bulmalı, toparlanmalıydı.

Saatler süren ve her bir adımı işkenceye dönüşen yolculuğun ardından, kulaklarına tanıdık, gürleyen bir su sesi çalındı.

Şelaleye ulaştığında hiç tereddüt etmeden o dondurucu ve tazyikli su perdesinin içinden geçti. Suyun hemen arkasında, kayaların arasına gizlenmiş uzun, karanlık ve dar bir taş delik vardı. Devranna omuzlarını sert kayalara sürterek, yaralı bedeniyle o daracık delikten içeri doğru sürünmeye başladı.

Ancak daha deliğin sonuna ulaşıp asıl sığınağa adımını atmadan, içerideki havanın değiştiğini fark etti. Bir şeyler feci şekilde yanlıştı.

Dudakları sinirle seğirdi. Havadaki o kadim büyü kokusu tamamen silinmişti. Sığınağı koruması gereken görünmez mühürler, izinsiz girenleri küle çevirecek olan o ölümcül tuzak büyüleri tamamen etkisiz hâle getirilmiş, adeta vahşice koparılıp atılmıştı. Bunu içeri adım atar atmaz anladı.

Karanlık sığınağa girdiğinde karşılaştığı manzara, son umut kırıntılarını da ezip geçti. İçerisi tam bir harabeydi. Duvarlardaki gizli bölmeler parçalanmış, asırlık parşömenler yırtılmış, zulaladığı silahlar, iksirler ve değerli ne varsa yağmalanmıştı. Yerde sadece kırık camlar ve ezilmiş tahta parçaları vardı.

Devranna yumruklarını sıktı. Aslında bu manzaraya şaşırmamalıydı; bu çok normaldi. Bir zamanlar Kıdemliler'den biri olan Valerith'in bu sığınağı ve buradaki tuzakların nasıl bozulacağını bilmemesine imkân yoktu. Kendi eski müttefiki, kendi sığınağını deşmişti.

İçindeki o yorgunluk ve çaresizlik, saniyeler içinde dizginlenemez, vahşi bir nefrete dönüştü. Tırnaklarını avuç içlerine kanatırcasına geçirirken, başını o yıkık taş tavana doğru kaldırdı. Sığınağın duvarlarını sarsacak, boğazını yırtacak kadar yüksek, öfke dolu bir sesle haykırdı:

"Sürtük... Seni lanet sürtükkkkkk!"

Devranna, sığınağın yağmalanmış zemininde göz gezdirirken, köşeye fırlatılmış, toz ve toprak içinde kalmış siyah bir cüppe gördü. Yıpranmış kumaşı hızla yerden alıp üzerine geçirdi. Cüppe, şu an içinde bulunduğu bu zayıf ve genç bedene o kadar büyüktü ki etekleri yerlerde sürünüyordu. Kumaşı sıkıca bedenine sararak sığınaktan adeta bir gölge gibi hızla dışarı fırladı.

Durup dinlenemezdi. Valerith aptal bir kadın değildi. Eğer Devranna'nın bir şekilde hayatta kaldığını ve geri döndüğünü öğrendiyse, ilk bakacağı yerlerin buralar olduğunu çok iyi biliyordu.

Ormanın nemli karanlığına karışırken dişlerini sıktı. "O sürtük her şeyi biliyor..." diye fısıldadı kendi kendine, nefesi soğuk havada buharlaşırken. Adımlarını hızlandırmaya çalıştı ama bacağı feci şekilde sızlıyordu. "Eğer Yuria yaşıyorsa... Onu bulmam lazım. Sadece o bana yardım edebilir."

Aradan geçen iki gün tam bir işkenceydi. Devranna, bu ölümlü bedenin sınırlarını zorluyor, boğazından tek bir lokma geçmeden ve doğru düzgün bir uyku uyumadan ormanın derinliklerinde ilerliyordu. Eski, tanrısal gücünden eser yoktu; şimdi sadece açlık, susuzluk ve yorgunlukla terbiye edilen etten bir kafesin içindeydi.

İkinci günün akşamına doğru, ağaçların seyreldiği bir açıklıkta cılız bir kamp ateşi gördü. Ateşin başında tek başına oturan yaşlı bir adam vardı; hemen arkasında ise toprağa kıvrılmış, burnunu patilerinin arasına gömmüş yaşlı bir köpek yatıyordu.

Devranna temkinli adımlarla ateşin ışığına doğru yaklaştı. Adamın başı ona doğru döndüğünde, Devranna yüzündeki o sert ve yorgun ifadeyle, "En yakın yerleşim yeri nerede?" diye sordu kısaca.

Yaşlı adam, ateşin aydınlattığı bu genç kıza şaşkınlıkla baktı. Devranna'nın üzerindeki o devasa cüppenin altında nasıl zangır zangır titrediğini, yüzündeki o solgun çaresizliği fark etmemesi imkânsızdı. Soruyu cevaplamadan önce uzanıp, ateşin üzerinde çevirdiği küçük bir daldaki pişmiş balığı ona doğru uzattı.

Devranna, içindeki asırlık gurura rağmen bedeninin açlıktan attığı çığlıkları susturamadı. Bu teklifi reddetmedi. Balığı adamın elinden çekip alarak, ateşe çok yaklaşmadan, biraz uzağa, kuru bir kütüğün üzerine oturdu. Yıpranmış elleriyle balığı parçalayarak, neredeyse hiç çiğnemeden yutarcasına yemeye başladı.

Kısa sürede biten balığın ardından yaşlı adam hiçbir şey söylemeden ona bir balık daha uzattı. Devranna onu da sessizce alıp aynı hızla midesine indirdi.

Adam elindeki sopayı ateşe doğru dürterken, yumuşak bir sesle konuştu. "Senin gibi genç ve güzel bir kız... kimden kaçıyor gecenin bu vaktinde?"

Devranna'nın zihni asırların entrikalarıyla doluydu ama şu an yalan uydurmak için bile çok yorgundu. Hedef şaşırtmak için hiç düşünmeden, donuk bir sesle, "Evden kaçtım," dedi sadece. Başka tek bir kelime bile etmedi.

Yaşlı adam ona inanmış görünüyordu. Gözleri, Devranna'nın ateş ışığında parlayan yüzüne daldı. Bu yüz, sıradan bir köylü kızına ait gibi dursa da içinde taşıdığı o kadim, karanlık bakışlarla tuhaf bir tezat oluşturuyordu.

Devranna'nın omuzlarına dökülen saçları, tıpkı Lysera'nınkiler gibi açık bakır rengindeydi. Gözleri ise ateşin yansımasıyla kahverengiden çok turuncuyu andıran, tuhaf ve delici bir renge sahipti.

Bu benzerlik bir tesadüf değildi. Devranna'nın kendi asıl bedeni yüzlerce yıl önce tamamen yok edilmişti. Ancak o karanlık, güçlü ruhu asla silinmemiş, yıllarca arafta dolaştıktan sonra kendine yeni bir kap bulmuştu: Yeni doğan masum bir bebek. Devranna, yüzlerce yıllık anıları, nefreti ve zekasıyla o bedende yeniden hayata gözlerini açmıştı.

O beden... Kaelrin, Lysera ve Auren'in en büyük ablasına aitti.

Ateş çıtırdarken Devranna ocağın sıcaklığına biraz daha sokuldu. Geçmişin kanlı anıları ile bu genç ölümlü bedenin yorgunluğu birbirine karışırken, zihninde sadece tek bir amaç yankılanıyordu: Yuria'yı bulmak ve Valerith'in gırtlağını kendi elleriyle parçalamak.

More Chapters